Çan çalmak gerek, adalet öldü!

24.06.2009 20:14

Orhan Miroğlu

Yargıtay’ın davaya bakan hâkimleri Uğur ve babası Ahmet Kaymaz’ın öldürülmesini, ‘oy ve vicdan birliğiyle’, ‘karşılıklı çatışma’ olarak yorumladı ve bu davada yargılanan dört polis memuru meşru müdafaadan beraat etti.

Vicdan birliği diyorum, çünkü bu karar her şeyden önce bir vicdan sorununa işaret ediyor ve ne yazık ki, karara muhalefet eden hâkim yok.

Yargı tarihinde böylesi az görülür.

Oysa baba ve oğlunun infazında karşılıklı bir çatışma olmadı.

Karşılıklı çatışma olmadığı için meşru müdafaa da yoktu, ‘karşılıklı mukatele!’ de.

Maktuller sadece Uğur ve babası Ahmet Kaymaz’dı.

TBMM ve Adli Tıbbın raporu, tanık beyanları çatışma olmadığını, düpedüz infaz yapıldığını apaçık gösteriyordu; ama bu raporlar görmezlikten gelindi, veya yok sayıldı.

Avukat Tahir Elçi’nin mahkemeye sunduğu 9.5.2006 tarihli dilekçeden okuyoruz:

“Maktul Ahmet KAYMAZ ile ilgili 03 Ağustos 2005 tarihli Adli Tıp Raporunun 6. sayfasının Sonuç Bölümünün 1. maddesinde; ‘ ...... kişinin vücudunda 6 adet mermi çekirdeği isabet etmiş olup, bunların oluşturdukları yaralardan göğüs ve karın bölgesine isabet edenlerden iç organ harabiyetine yol açtıklarından HER BİRİNİN BAŞLI BAŞINA ÖLDÜRÜCÜ NİTELİKTE OLDUĞU ...’ aynı maddenin devamında ‘...... Kişinin otopsisinde tarif edilen kalbinde harabiyet oluşturan yaralanmadan sonra atışa devam edemeyeceği...’ saptaması yapılmıştır. Aynı raporun diğer bölümlerinde yazılı, kurşunların çoğunun göğüs ve karın bölgesine/kalbine isabet ettiği dikkate alınırsa, maktul Ahmet Kaymaz’ın kurşun aldıktan sonra hareket edemeyeceği anlaşılmaktadır.

Maktul Uğur KAYMAZ ile ilgili 03 Ağustos 2005 tarihli Adli Tıp Raporunun 5. sayfasının Sonuç Bölümünde; maktulun vücuduna isabet eden 13 yabancı cisimden 9’unun mermi çekirdeği olduğu, her dokuz mermi çekirdeğinin maktulun sırtından girerek vücudunun ön tarafından çıkacak şekilde bir tiraje izlediği ve her on bir merminin de MÜSTAKİLEN ÖLDÜRÜCÜ NİTELİKTE OLDUKLARI, saptaması yapılmıştır.”

Yani Uğur ve babasının vücuduna saplanan ilk kurşunlar ikisini de öldürmeye yetmişti.

Çünkü vücutlarına saplanan mermilerin her biri, ‘müstakilen öldürücü’ nitelikteydi.

Bingöl’de, ‘terörle mücadele için yetiştirilen’ karakol köpeklerinin saldırısına uğrayan ve hayatını kaybeden Xezal Berü, Batman’da ailesiyle birlikte seyahat ederken aracın içinde infaz edilen Mizgin Özbek, Kızıltepe’de babasıyla beraber çalıştıkları tarlada vurulan Rozerin Aksu ve diğerleri.

Bu çocuk cinayetleri, insan ölümleri uzar gider bu ülkede ve hiçbir zaman ne hak yerini bulur ne adalet.

Sokaklara çıkıp taş atmak suçundan, yüzlerce yıl cezayla yargılanan bugünün çocukları hayatta kalabildikleri için, bilmem ki, şanslı mı sayılırlar acaba?

Emine, Ali ve Habib’in kardeşleri Uğur’un, hayatta kalma şansı olmadı o gece.

Uğur Kaymaz bir devlet dersinde öldürüldü!

Bir anda oğlunu ve torununu kaybeden anne Emine Kaymaz’ın o gece sorduğu sorunun cevabı yok hâlâ:

“Ne istiyorsunuz bizden, suçumuz ne, bizi niye öldürüyorsunuz?”

Emine, Ali ve Habib, babalarıyla kardeşlerinin öldürüldüğü o infaz gecesinden sonra Uğurlu rüyalar görüyorlar şimdi.

Bu Habib’in rüyası:

“Uğurla aynı okula gidiyorduk, aynı sınıfta da okuyorduk. Sonra beşinci sınıfa geçince birbirimizden ayrıldık. O, 5-C’ ye gitti, ben 5-A’ da kaldım. Bir gün okuldan dönerken, bir yıl sonra öldürüleceği o yerde düştüğünü hatırlıyorum, aldım onu yerden kaldırdım. Bir yıl sonra o düştüğü yerde de öldürüldü. Uğur avukat olmak istiyordu. Annem diyor ki, Uğur ve babanızı rüyada gördüm. Siz ölmediniz mi diyordum onlara, babanız da diyordu ki, hayır biz ölmedik, ama bunu kimseye söylemeyin.”

Bu Ali’nin rüyası:

“Uğur rüyada benden battaniye istiyordu, getirip veriyordum battaniyeyi.. uyandığımda çok şaşırmıştım..çok kısa sürdü rüya. O kadar kısa sürdü ki, beni şaşırttı bu kısa rüya..”

Bu da Uğur’un kız kardeşi Emine’nin rüyası:

“O geceden sonra, çok istiyordum ama babamı rüyada hiç görmedim, yalnız Uğur’u bir gece rüyada gördüm, öldürüldükten çok sonraydı bu. Bir sahnedeydi... tiyatro sahnesine benzeyen bir sahnede. Benden su istiyordu. O zaman da ben ona dedim ki, Uğur sana su getireceğim ama bir sorum var. Uğur sen ölmemiş miydin? Hayır diyordu Uğur, öldüğümü kim söyledi sana, yaşıyorum ben, işte gördüğün gibi buradayım ve ölmedim. Uğur’a tam suyu getirip vereceğim anda da gördüğüm bu rüyadan uyanıyordum ve bunun gerçek hayatta yaşadığım bir şey değil, bir rüya olduğunu anlıyordum.”

Adaletin öldüğünü Uğur’un kardeşleri de biliyor.

Bu karar, adaleti de, çocukların rüyalarını da öldürdü

Biliyor musunuz, dört yüzyıl önce, insanlar adaletin öldüğünü anladıklarında kilisenin çanını çalar, bu ölümü herkese ilan ederlermiş.

Portekizli yazar Jose Saramago yeryüzünde adaletin her gün biraz daha öldüğünü anlatmak için dört yüzyıl önce Floransa’da bir köyde geçen hikâyeyi anlatır:

“Köy sakinlerinin kimi evindeydi, kimi tarlasında çalışıyordu, her biri kendi işine dalmıştı ki birden kilisenin çanı duyuldu. O dindarlık günlerinde çanlar gün içinde birçok kez çalardı; dolayısıyla bunda şaşıracak bir yan yoktu. Ama çalan yas çanıydı, üzgün üzgün, ve bu evet şaşırtıcıydı, çünkü bildikleri kadarıyla kimse ölüm döşeğinde değildi. Bunun üzerine kadınlar sokağa döküldüler, çocuklar toplaştılar, adamlar tarlalarını ya da işlerini yüzüstü bıraktılar; bir süre sonra hepsi kilisenin avlusunda toplanmıştı, kimin için ağlayacaklarının kendilerine söylenmesini bekliyorlardı. Çan birkaç dakika daha çaldıktan sonra sonunda sustu.

Daha sonra bir kapı açıldı ve eşikte bir köylü belirdi. Bu adam her zamanki çan çalma görevlisi olmadığına göre, bu durumda köy sakinlerinin ona zangocun nerede olduğunu, kimin öldüğünü sormaları anlaşılır bir şeydi. ‘Zangoç burada yok, çanı çalan benim’ dedi köylü. Köy sakinlerinin ısrarla ‘peki ama ölen de mi yok’ diye sormaları üzerine köylü şöyle dedi: ‘Hayır ismi olan, insan görünümünde biri için değil, adalet için çaldım yas çanını, çünkü ölen adalet.

“Ne olmuştu? Yörenin açgözlü derebeyi topraklarının sınırını değiştiriyor ve köylünün küçücük toprak parçasının içinde ilerleyerek her defasında bir kısmını daha kendi topraklarına katıyordu. Mağdur köylü önce itiraz edip haksızlığa karşı çıktı, sonra yalvarıp yakardı ve sonunda resmî makamlara şikâyette bulunup adaletin himayesini talep etmeye karar verdi. Bütün bunlar işe yaramadı ve soygun sürdü.

“Bunun üzerine köylü, umudunu yitirip adaletin öldüğünü (hep orada yaşamış biri için köyü dünya kadar büyüktür) duyurmaya karar verdi.”

Adalet Uğur Kaymaz davasında bir kez daha öldü.

Uğur Kaymaz davasında adalet öldü diye çan çalan yok ama!

Yargıtay’ın; verdiği bu kararla adaleti öldürdüğünü cümle âleme duyurmak için şimdi çan çalmak gerek.

Adalet öldü!

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim