1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Camiyi Yık Ama Adaleti Yıkma
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Camiyi Yık Ama Adaleti Yıkma

A+A-

İkinci halife Hz. Ömer (ra) zamanında, Suriye’deki Şam valisi, kente büyük ve güzel bir cami yapmak ister. Amacı, Şam’daki Müslümanlar’ın topluca biraraya gelebilecekleri merkezî bir ibadethanelerinin olmasıdır. Zira kentte Müsümanlar’ı biraraya getirebilecek böyle bir adrese ihtiyaç da vardır. Bu yüzden, yapılacak olan caminin kentin merkezî bir yerinde inşâ edilmesi gerekmektedir.

Şam valisi, inşâ edilecek olan cami için en uygun yeri belirlemek üzere ekip görevlendirir ve bunlar şehrin her köşesini “alıcı gözüyle” incelerler. Günler süren keşif ve taramadan sonra, cami inşâsı için en uygun yeri belirlerler. Ondan sonra hiç vakit kaybetmeden toprağa ilk kazmaları vurup inşaata başlarlar, tabiî ki.

Şam’daki Müslümanlar cami projesine öyle büyük bir aşk ve şevkle girişmişlerdir ki, başından beri bir şeyi hiç akıllarına getirmezler; o şevkten dolayı bir hususu unuturlar: Üzerinde cami inşâ ettikleri arsanın bir sahibinin olabileceği ve arsa sahibinden ne arsasının satın alındığı, ne de böyle bir inşaat için izin istendiği.

İşin garabeti şu ki, üzerinde caminin inşâ edildiği arsanın mülkiyeti bir Yahudî’ye aittir. Lakin, arsa sahibi Yahudî bir süredir Şam dışında olduğundan, bütün bu olanlardan habersizdir ve cami inşaatı nerdeyse bitmek üzereyken çıkagelir. Uzun bir süre sonra Şam’a geri dönen Yahudî, arsasının üzerinde inşâ edilmekte olan camiyi görünce hayretler içinde kalır, doğal olarak. Ve buna itiraz etmek için, valinin kapısına dayanır! Toprağının gaspedildiğini söyleyen Yahudî, cami yapımının durdurulmasını ister.

Ancak Şam valisi, Yahudî’nin şikâyetlerine hak vermekle birlikte, bu kadar emek ve masraf harcanmış olan bir inşaatın durdurulamayacağını söyleyerek bu talebi reddeder ve Yahudî’ye, arsayı değerinin çok üzerinde ücret ödeyerek satın almaya hazır olduklarını bildirir. Fakat Yahudî bu teklife olumlu yanıt vermez, her ne pahasına olursa olsun, arsasını satmaya razı olmadığını ve kesinlikle satmayacağını, üstelik, kendisine ait bir arsa üzerinde cami istemediğini belirtir.

Şam valisi, müteakip günlerde de defaatle aynı teklifi götürür ama Yahudî her seferinde bu teklifi geri çevirir. Şam valisi bu duruma çok bozulur; zira çoktandır inşaatına başlanan ve yapımı neredeyse bitmek üzere olan bir camiden feragat etmek olacak iş değildir. Yahudî’den her seferinde olumsuz yanıt alan ve sürekli fiyat yükseltmelerin de işe yaramadığını gören Şam valisi, işi gittikçe zora bindirmeye başlar. Yahudî’yi satışa razı etme çabası her denemede başarısız olunca, vali artık tekliflerini tehditvarî bir üslûpla yapmaya başlar. İş artık zûlüm boyutuna varmıştır; Yahudî’yi ikna çabaları, ona eziyet etme ve sıkıntı verme noktasına varmıştır.

Topraklarının zorla gaspedildiğini, buna karşılık hakkını geri alamayacağını düşünen Yahudî, Şam valisine haber göndererek, “Sizi halife Ömer bin Hattab’a şikâyet edeceğim; hakkımı almak için tâ Medine’ye gideceğim. İslam halifesi Ömer adaletli bir yöneticidir, inanıyorum ki beni gözetecektir” der.

… ve, yollara düşer! Tâ Medine’ye kadar gelerek Müslümanlar’ın halifesinin, Hattab’ın oğlu Ömer’in huzuruna çıkar.

Yahudî, Şam’da olan biteni başından sonuna kadar, olduğu gibi Hz. Ömer’e anlatır.

Yahudî’yi sükûnetle ve büyük bir dikkatle dinleyen Hz. Ömer, hiçbir şey söylemez ve etrafındaki yardımcılarına, “Çabuk bana ölmüş bir hayvanın kemiğini bulup getirin” diye emreder. Dışarı çıkan Müslümanlar, bir süre sonra ellerinde bir kemikle geri gelirler ve Ömer’in bunu ne yapacağını bilmedikleri için büyük bir merakla kendisine verirler.

Halife Ömer, kemiğe bir şeyler yazar ve Yahudî’ye verir. Sonra da der ki: “Bu benim Şam valisine mektubumdur. Bunu götür ve kendisine ver!”

Hz. Ömer, Şam valisine bir mesaj yazmıştır ve bu mesajı da kâğıda değil, bir kemiğe yazmıştır, hayvan kemiğine.

Yahudî bunu alır ve günler süren bir yolculuktan sonra Şam’a geri döner. Döner dönmez de Şam valisinin huzuruna çıkar. Vali, onun kendisini şikâyet etmek için Halife Ömer’in yanından geldiğini bildiğinden, merak içinde beklemektedir. Yahudî, Hz. Ömer’in yanından geldiğini, hakkını aramak için Medine’ye kadar gittiğini söyleyince, Şam valisi, “Söyle o zaman, Ömer sana ne dedi?” diye sorar. Bunun üzerine Yahudî, “Ömer bana tek kelime bile etmedi, hiçbir şey söylemedi. Sadece size şunu gönderdi” diyerek elindeki kemiği Şam valisine uzatır.

Kısa bir şaşkınlık geçiren vali, merak ve hayretle kemiği eline alır ve üzerindeki yazıyı okumaya başlar. Yazıyı okuyan Şam valisinin yüzü kıpkırmızı olmuş, şaşkınlıktan gözleri açık kalmıştır. Kemiğin üzerinde aynen şunlar yazılıdır:

“VALİİİ, VALİİİ! CAMİYİ YIK AMA ADALETİ YIKMA!”

 * * *

İsviçre’de 29 Kasım Pazar günü yapılan “Minare Referandumu”, iki açıdan İsviçre tarihine kara bir leke olarak geçecektir: Birincisi, referandumda yüzde 57’lik bir çoğunluğun “minare karşıtı” oy kullanması, diğeri ve aslında daha kötüsü ise, din ve ibadet özgürlüğüne doğrudan müdahale anlamına gelen böyle bir referandumun bizzat gerçekleştirilmesi, devletin böyle bir referanduma imkân tanıması.

Bir noktayı gözden kaçırmamak gerekiyor: Sözkonusu referandumda caminin kendisi için değil, sadece minaresi için oylama yapıldı. Başka bir ifadeyle, karşıt oy verenler “cami istemiyoruz” değil, “caminin minareli olmasını istemiyoruz” demiş oluyorlardı. Bu referandumla bir anda dünyanın ilgi odağı haline gelen İsviçre’de halihazırda minareli dört cami bulunuyor.

Alpler’in güzel ülkesi İsviçre’de yaşanan bu olay, doğal olarak hepimizi üzdü ve derinden yaraladı. Salt Müslümanlar değil, Yahudîler ve Hristiyanlar, hatta bizzat Vatikan bile referanduma tepki gösterip din ve ibadetlerle ilgili konuların halkın referandumuna sunulmasının yanlışlığına ve sakıncalarına işaret etti. Tüm dünyada ve İslam aleminde olduğu gibi, Türkiye’de de İsviçre’ye karşı büyük ve kitlesel tepkiler gelişti.

Özellikle Türkiye’de geliştirilen tepkilerin dozunun bir hayli yüksek olduğunu ve İsviçre’ye karşı tepkilerde mantığı zorlayan haksız ve ölçüsüz söylem ve davranışların sergilendiğini gözlemledik. Türkiye’de devlet adamından gazeteci ve yazarına, siyasetçisinden iktisatçısına, bilim adamından sanatçı ve hatta sporcusuna varıncaya kadar herkes ağızbirliği etmişçesine İsviçre’nin “ırkçı” ve “İslam düşmanı” olduğunu dile getiriyordu. İsviçre ile ilişkileri kesmekten tutun, orada yaşayan vatandaşları sokağa dökmeye davet eden çağrılara, İsviçre bankalarındaki paraları geri çekip o devletin ekonomisini çökertme çağrısı yapandan tutun, referandumu Haçlı Seferleri’nden başlayarak tahlil etmeye ve zorlama yorumlarla bunu Avrupalılar’ın genlerindeki İslam düşmanlığına ve ırkçı kökenlerine dayandırmaya varıncaya kadar envai çeşit “akıllara ziyan” orijinal fikir ve teklifleri hep beraber dinledik.

Asıl hayret verici olan ise, İsviçre’nin “ırkçı” ve “İslam düşmanı” olduğu noktasında sağcısından solcusuna, kemalistinden İslamcısına, Türkçüsünden Kürtçüsüne herkesin ortak bir mutabakat halinde, tam bir fikir birliği içinde olmasıydı. Doğrusu “ortak akıl” diye bir deyimi çok duydum ama “ortak akılsızlık” durumuna ilk defa bu olayda şahid oluyordum.  

“Irkçı” ve “İslam düşmanı” gibi nitelemeleri Belçika, Almanya ve özellikle Fransa için kullanmak pek de itiraz edebileceğim bir durum değildir ancak bu çirkin ve aşağılayıcı ifadeleri İsviçre, Norveç ve Finlandiya gibi medenî ülkeler için kullanmak ne derece “adil” bir davranıştır? Dahası, “ırkçı” ve “İslam düşmanı” gibi nitelemelerde bulunanların bizzat kendileri, bu çirkin ve aşağılayıcı ifadelerden ne derece beridirler?

İsviçre’deki referandum elbette ki kabul edilebilir bir olay değildir. Bunun bu ülkeye yakışmadığını söylüyoruz! Ancak olayları değerlendirirken, bu talihsiz gelişmelerden en çok da bizzat İsviçreliler’in utanç duyduklarını, rahatsızlıklarını da kitlesel olarak ortaya koyduklarını neden göz ardı ediyoruz?

Biz Müslümanlar, hangi şart ve durumda olursa olsun, hangi zamanda ve hangi coğrafyada bulunursak bulunalım, adaletle hüküm vermek ve olaylara adil bir şekilde yaklaşmakla mükellef değil miyiz?

Yıllardır Avrupa’da yaşayan ve Avrupa ülkelerini karış karış gezmiş bir insan olarak, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde iliklerime kadar hissettiğim ırkçılık ve yabancı düşmanlığını, defalarca gittiğim İsviçre’de bir kez olsun hissetmediğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

Din ve inanç hürriyeti anayasasının 15. maddesinde – sözde değil, özde – güvence altına alınmış, çoğunluğu Türkiye ve Balkan kökenli olmak üzere 311 bin Müslüman’ın geldikleri Türkiye ve Balkan topraklarından kat be kat daha fazla özgürlüğe sahip olarak yaşadığı ve bunların da 37 bininin bizzat İsviçreli olduğu, Müslüman hanımların ilkokuldan üniversiteyi bitirene kadar başörtüyle öğrenim görebildiği, başörtünün hiçbir resmî dairede - veya sizin çok yakından tanıdığınız ifadeyle “kamusal alanda” – aşağılanıp horlanmadığı, dışlanmadığı, Müslüman İsviçreli askerler için orduda, evet orduda, Cuma namazı vaktinde izin verildiği ve Müslüman askerler için kışlanın içinde mescîdlerin açıldığı İsviçre nasıl olur da “İslam düşmanı” olur?

Aynı şekilde, ülkede hiçbir etnik kökenin diğer etnik kökenden üstünlüğünü dayatmamış, tam 4 tane resmî dili olan, evet, ülkede ne kadar dil konuşuluyorsa hepsinin “resmî dil” statüsünde olduğu, hangi yerleşim biriminde hangi dili konuşanlar yaşıyorsa o beldenin isminin de o dilde olduğu, kimsenin kimseyi asimile etmediği, hiçbir dilin yasaklanmadığı, bir tane köyünün adını bile zorla değiştirmemiş, tamamen dağlık bir ülke olmasına rağmen bugüne kadar bir tane bile dağının üzerine “Ne Mutlu Almanım Diyene” yazdırmamış, bir tane tepeye bile “Bir İsviçreli Dünyaya Bedeldir” gibi şoven sloganlar yazdırmamış olan İsviçre nasıl olur da “ırkçı” olur?

Burada sorulması gereken iki soru var:

1 - İsviçre için “ırkçı” ve “İslam düşmanı” gibi çirkin ve aşağılayıcı ifadeleri kullanmak ne derece adil bir davranıştır?

2 – İsviçre’ye “ırkçı” ve “İslam düşmanı” gibi nitelemelerde bulunanların bizzat kendileri, bu çirkin ve aşağılayıcı ifadelerden ne derece beridirler? Bu kişiler hiç aynaya dönüp kendi suratlarına bakmayı denediler mi?

* * *

Yukarıdaki sorulara ayrı ayrı cevap vermek mümkündür ancak şayet biz İsviçre ile Türkiye’yi şöyle bir kıyaslarsak, sanırım her iki soruya aynı anda yanıt vermiş oluruz:

- Başörtüsü İsviçre’de ilkokuldan üniversiteye kadar serbesttir. Hiçbir kız çocuğunun eğitim ve öğretim hakkı, başörtü takıyor diye elinden alınamaz. Hatta başörtüyle avukatlık, memurluk, belediye başkanlığı bile yapabilir. Türkiye’de ise başörtüyle değil ilkokul, ortaokul ve lise, üniversiteye girmek bile mümkün değildir. Değil avukatlık veya belediye başkanlığı yapmak, başörtünün “kamusal alana” girmesi bile yasaktır. Türkiye’de başörtü takıyor diye eğitim ve öğretim hakları elinden alınan binlerce genç kızımız vardır. Bunlar toplumun en mağdur kesimini oluştururlar. Bu kızlardan imkânı olanlar okumak için yurt dışına gitmek mecburiyetinde kalmıştır ki gittikleri ülkelerden biri de bizzat İsviçre’dir.

- 17 Ocak 2009 tarihli …… Gazetesi’nde benim imzamı taşıyan bir haber: “ZÜRİH - İsviçre ordusundaki Müslüman askerlerin gelecek yıllarda önemli bir sayıya ulaşacağı kaydedildi. Ordu, şimdiden kendini multikültürel bir yapılanmaya hazırlıyor. Avusturya ordusunda ise karargâhlarda seccadelere şimdiden alışıldı. Mayıs 2009'da İsviçre ve Avusturya ordusundan üst düzey yetkililer bir araya gelip fikir alışverişinde bulunacak ve tecrübelerini paylaşacaklar. Bu önemli buluşmada İslam itikadı hakkında bilgiler sunmak amacıyla bir de imam yer alacak. İsviçre Ordu Papazı Urs Aebi, gelecekte orduda Müslüman askerlerin sayısında önemli oranda artış kaydedileceğini belirterek, ‘Her geçen zaman daha çok Müslüman'ı orduya alıyoruz’ dedi. Ordunun farklı din ve milletlerden askerleri bünyesinde barındırması nedeniyle bazı düzenlemeler yapılmasının kaçınılmaz olduğunu belirten yetkililer, İsviçre ordusunun gerekli standartlara kavuşturulması için çalışmalar yapmanın gerekliliğine işaret ediyorlar. Bu bağlamda en önemli proje ise, oluşturulan Psikolojik Pedagojik Kurum (PPD)'un Hristiyan Olmayan Ordu Mensupları İçin Ordu Papazı Gazetesi ve Kader ile ortak çalışma içine girmesi. PPD grubu bünyesinde çalışanlar arasında iki tane de Müslüman uzman var. Bu Müslümanlar, projeye tecrübe ve birikimlerine aktarıyorlar. İsviçre ordusu içindeki Müslüman askerler için gerekli düzenleme ve itina gerektiren sorunlar arasında üç konu, adeta mihenk taşı. Bunlar ibadet (namaz, oruç), dînî bayramlar ve helal yemek. PPD Başkanı Peter Bolliger, İsviçre ordusundaki Hristiyan olmayan askerlerin ordu ile entegrasyonunun ancak iki yolla, hoşgörü ve karşılıklı uzlaşma ile aşılacağını dile getirdi. Bu bağlamda bütün acemi birliklerde farklı inançtakiler için imkânlar sağlanmasının önemine işaret eden Bolliger, Müslüman askerlerin bulunduğu tüm karargâhlarda mescîd açılmasını teklif etti. İsviçre ordusu yetkilisi Peter Bolliger, ‘Müslüman olan her İsviçre askeri, beş vakit namazını kılabilmelidir’ dedi. İbadet imkânının yanı sıra dînî gün ve bayramlar konusunu da ele alan İsviçre ordusu, nasıl ki Hristiyan askerler Noel veya Paskalya günlerinde izin yapabiliyorsa, aynı hakkın diğer inançtaki askerlere de verilmesi gerektiği ve onların da kendi dînî bayramlarında izne ayrılma hakkı olmasının şart olduğunu belirti. Domuz eti yemeyen Müslüman ve Yahudî askerler için ise mutfakta özel yemekler pişirilmesi karara bağlandı. İsviçre ordu yetkililerinin konu görüşülürken sarf ettikleri en ilginç söz de şu oldu: ‘Dînî vecibeleri yerine getirmek ve bu vecibelere göre düzenlemeler yapmak, zannedildiği gibi zor bir iş değil. Yeter ki bunlar gerçekten yapılmak istensin.’ İsviçre ordusunda kaç tane Müslüman asker bulunduğu ise bilinmiyor. Zira güvenlik açısından, ordu tarafından dînî kimlikler ile ilgili dışarıya kati surette hiçbir bilgi verilmiyor. Ancak ordu basın sözcülerinin, ‘Ordu içindeki dînsel ve etnik mozaik, İsviçre genel toplumundaki dînsel ve etnik mozaik ile doğru orantılı olarak şekilleniyor’ şeklindeki açıklaması, ordu içinde nasıl bir demografik yapının belirdiğini anlamaya yetiyor. İsviçre ordusunun yapma kararı aldığı düzenlemeler komşusu Avusturya ordusunda 2004 tarihinden itibaren yapıldı ve 5 yıldır başarıyla uygulanıyor. Avusturya ordusunda Müslüman asker bulunan her karargâhta mescîd bulunuyor. İsviçre ordusu bu konuda kendine Avusturya ordusunu örnek aldı.” Peki ya Türk ordusunda durum nasıl? Orası “Peygamber Ocağı” (!) olduğu için yorum yapmıyoruz; yaparsak günâha gireriz çünkü.

- Eylül 2009 tarihine ait …… Gazetesi’nde yine benim imzamı taşıyan bir haber: “RHEİNECK - İsviçre'de federal mahkeme, vatandaşlık verme hakkını belediyenin elinden almak istiyor. Federal Mahkeme'nin St. Gallen kantonunda bulunan Rheineck belediyesinin İsviçre vatandaşlığı için başvuran göçmenlere bu hakkı verme yetkisini elinden almak istemesi, ülkede vatandaşlık konusunu yeniden gündeme taşıdı. Rheineck'te ikamet eden Müslüman göçmenlerin vatandaşlık başvurusunu hiçbir gerekçe göstermeden üç kez üst üste reddeden Rheineck belediyesi, karşısına devleti aldı. Federal Mahkeme, Rheineck belediyesine bir mektup yazarak, İsviçre vatandaşlığı için başvuruda bulunmuş olan göçmen kökenli insanların, geçerli sebep olmaksızın başvurularının red edilmesinin kanunlara aykırı ve kabul edilemez olduğu hatırlatıldı. 2005 ve 2007 yıllarında yapılan başvuruları gerekçe göstermeden veya gülünç gerekçeler göstererek red eden Rheineck belediyesi, ‘vatandaşlık verme hakkını’ kaybetme ile karşı karşıya kaldı. Rheineck, İsviçre pasaportuna sahip olmak için 2005 yılında başvuran bir Müslüman'ın başvurusunu Müslüman olduğu gerekçesiyle, 2007 yılında başka bir göçmenin başvurusunu ‘ailesindeki bazı fertlerin yeterince dil bilmemesi’ nedeniyle geri çevirmişti ki bunların hiçbiri, İsviçre vatandaşı olabilmek için gerekli şartlardan değil. Belediyenin en son Haziran 2008'de yapılan bir vatandaşlık başvurusunu red etmesi, bardağı taşıran son damla oldu.” Bu mu “ırkçı” ve “İslam düşmanı” dediğiniz İsviçre?

- İsviçre’deki okullarda Müslüman ve Yahudîler’e Hristiyanlık eğitimi zaten verilmez; fakat Hristiyanlar’ın kendi aralarında da herkes kendi mezhebine göre eğitim alır. Protestan’san Protestanlık mezhebine göre, Katolik’sen Katolik mezhebine göre eğitim alırsın. Hiçbir Protestan’a Katolik ve hiçbir Katolik’e de Protestan dînî eğitim verilmez. Türkiye’de ise ister Şafiî ol ister Malikî veya Hanbelî, hatta istersen Şiî – Caferî veya Alevî ol, ne olursan ol Hanefî mezhebine göre dînî eğitim alırsın. Diyanet Teşkilâtı da sadece Hanefî’dir.

- İsviçre’de kiliseler de sinagoglar da camiler de devletin tekelinde değildirler; özgürdürler. Hatta kilise papazları devletin resmî politikalarını ve yanlış buldukları siyasetlerini rahatça eleştirebilirler. Türkiye’de ise camiler devletin kontrolündedir ve bu camilerde sahih İslam anlayışı yerine resmî ideolojinin ve laik rejimin razı olacağı dîn anlayışı egemendir. Cami hocaları, devletin ellerine tutuşturdukları metin haricinde hutbe vaaz edemezler.

- İsviçre vatandaşı olmak istediğiniz zaman ne dîninizi, ne de isminizi değiştirmek zorundasınız. Hatta İsviçre Millî Futbol Takımı’nda oynayan pek çok Türkiye kökenli futbolcu vardır ve bunlar İsviçre forması giyiyorlar diye isimlerini değiştirmek zorunda kalmamışlardır. Mesela Kubilay Türkyılmaz’ın adı “Kevin Türkyılmaz” yapılmamıştır, Murat ve Hakan Yakın kardeşlerin adları “Marco ve Hans Yakın kardeşler” yapılmamıştır, Eren Derdiyok’un ismi “Erich Derdiyok” yapılmamıştır. Fakat Türk vatandaşı olan yabancı kökenli futbolcuların önce isimleri değiştirilir: Mert Nobre, Mehmet Aurelio, Gökçek Vederson gibi.

- İsviçre de tıpkı Türkiye gibi birden fazla dilin konuşulduğu ve farklı etnik kökenden insanların yaşadığı bir ülkedir. Fakat İsviçre’de hiçbir halk, diğer bir halkın dilini öğrenmeye, o dilde eğitim almaya, aslını inkâr edip kendini diğer bir etnik kökene ve kavme nisbet etmeye zorlanmaz. Alman’san Alman’sın, Fransız’san Fransız’sın, İtalyan’san İtalyan’sın, Romanş’san Romanş’sın. İsviçre’de “Alman kökenli Fransız” veya “Fransız kökenli İtalyan” gibi ucube nitelemelere rastlayamazsınız. Herkes kendisidir ve üst kimliği “İsviçreli” olmaktır; Alman, Fransız veya İtalyan olmak değil. Türkiye’de ise ister Kürt ol ister Laz, ister Gürcü ol ister Çerkez, “ister Mecusî ol ister putperest, yüz kere tövbeni bozmuş olsan da” sen gene de Türk’sün. Çünkü Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür. “Kürt kökenli Türk”, “Çerkez kökenli Türk” veya “Arapça konuşan Türkler”, “anadilleri Kürtçe olan Türkler” gibi bilimsel ve filimsel nitelemeleri de genelde akademik ünvanları olanlar kullanırlar; “Cehâletin bu derece büyüğü, ancak tahsil ile mümkündür” özdeyişini doğrularcasına. Ha, bir de “annem babam Kürt ama ben Türk’üm” de var tabiî; bu gibi “homo sapiens” tiplere de genelde meclis kürsüsünde veya sinema dünyasında rastlarız.

- İsviçre’nin tam 4 tane resmî dili vardır ve bu anayasanın 4. maddesinde belirtilir. Her etnik kesim, anaokulundan üniversiteyi bitirene kadar kendi anadiliyle eğitim alır ve ülkede konuşulan diğer hiçbir dili ömrünün sonuna kadar öğrenme gereksinimi bile duymaz. Çünkü yaşaması için herkese kendi anadili yeterlidir. Bir kantonda veya şehirde halk hangi dili konuşuyorsa, o bölgenin veya kentin resmî dili odur.  Meselâ Basel, Zürih, Schaffhausen, St. Gallen gibi kentlerde resmî dil Almanca, Neuchâtel, Fribourg, Lozan, Sion ve Cenevre gibi kentlerde resmî dil Fransızca, Bellinzona, Chiasso, Locarno gibi kentlerde resmî dil İtalyanca, Domat, Rhäzüns, Bonaduz, Trin gibi kentlerde resmî dil Romanş dillleri (Sursilvan, Sutsilvan, Surmiran, Putér, Vallader) olup bu durum ülkeyi ne bölmekte, ne de herhangi iç ve dış güçlerin hain emellerine hizmet etmektedir. Türkiye’de ise bir tane resmî dil vardır ve Türkçe bilmeyen bir Allâh’ın kulunun yaşamadığı yerlerde bile resmî dil Türkçe’dir. Türkçe dışındaki diller bırakın resmîyette tanınmayı, bizzat kanunla yasaklanmıştır ve Kürtçe konuştukları için 80 yıl boyunca pek çok insan hayatlarından dahi olmuşlardır. İsviçre’ye “ırkçı” diyen devlet büyüklerimiz, akademisyenlerimiz ve şakademisyenlerimiz, kendileri madem ki ırkçılığa bu derece karşıdırlar, aynı idarî düzenlemeyi ülkemizde de yapmaya razı olurlar mı? Madem siz İsviçre gibi ırkçı değilsiniz, Diyarbakır’da resmî dil Kürtçe, Hatay’da resmî dil Arapça, Rize’de resmî dil Lazca, Artvin’de de resmî dil Gürcüce olsun; kabul mü? Türkiye’de böyle bir teklifte bulunmak bile “vatan hainliği” ile suçlanmanıza ve hayatınızın, istikbalinizin kararmasına yetecektir. Biz de canımızı sokakta bulmadığımız için böyle bir şeyi aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz, tabiî ki.

- Yukarıdaki paragraf hoşuma gitti; ayrıca “uzmanlık alanım” olduğu için bu konuya devam edeyim: İsviçre’de her yerleşim biriminin ismi, orada yaşayan halkın konuştuğu dildedir. Az önce zikrettiğimiz şehir isimlerine baktığınızda da rahatça müşahade edeceğiniz üzere, nerede hangi dil konuşuluyorsa oradaki beldelerin isimleri de o dildedir. İsviçre’de hiçbir yerleşim biriminin adı zorla değiştirilmemiş, ona uydurma ve asimileci bir isim verilmemiştir. Türkiye’de ise Cumhuriyet tarihi boyunca 12 bin 211’i köy ismi olmak üzere tam 28 bin yerleşim biriminin ismi zorla değiştirilmiş, Kürtçe, Ermenîce, Arapça, Rumca, Lazca, Çerkezce isimler ortadan kaldırılıp bunlara uydurma Türkçe isimler verilmiştir. İsviçre’ye “ırkçı” diyen devlet büyüklerimiz, akademisyenlerimiz ve şakademisyenlerimiz, kendileri madem ki ırkçılığa bu derece karşıdırlar, isimleri zorla değiştirilen yerleşim birimlerimizin, köylerimizin ve şehirlerimizin gerçek isimlerini tekrardan iade etmeye razı olurlar mı? Madem siz İsviçre gibi ırkçı değilsiniz, o halde Hakkari’nin adı tekrar “Çolamerg”, Şırnak’ın adı tekrar “Şehr-i Nûh”, Bitlis’in adı tekrar “Zûlqarneyn”, Diyarbakır’ın adı tekrar “Diyarbekir”, Şanlıurfa’nın adı tekrar “Riha”, Adıyaman’ın adı tekrar “Semsur”, Tunceli’nin adı tekrar “Dersim”, Bingöl’ün adı tekrar “Çêwlîk”, Artvin’in adı tekrar “Livane”, Trabzon’un adı tekrar “Tirapezun”, Tokat’ın adı tekrar “Dar’un- Nasr”, Osmaniye’nin adı tekrar “Cebel-i Bereket”, Mersin’in adı tekrar “Zefirya”, Isparta’nın adı tekrar “Hamidâbâd”, Balıkesir’in adı tekrar “Balakhisar-ı Karesî”, Bursa’nın adı tekrar “Hûdavendigâr”, Denizli’nin adı tekrar “Ladik”, Edirne’nin adı tekrar “Endiriye”, Kırklareli’nin adı tekrar “Kırkkilise”, Manisa’nın adı tekrar “Saruhan”, Nevşehir’in adı tekrar “Muşkara”, Niğde’nin adı tekrar “Nahide”, Tekirdağ’ın adı tekrar “Rodosto”, Karaman’ın adı tekrar “Larende”, Yalova’nın adı tekrar “Yalakâbâd” olsun; kabul mü? Bunu ülkemizdeki Kürt, Laz, Gürcü, Çerkez, bütün halklar istiyoruz. Siz İsviçre’yi beğenmediğinizi söylüyorsunuz ama ben istiyorum ki her yönümüzle İsviçre gibi olalım, çikolata çarpsın ki.

- İsviçre’de bırakın şehirleri ayrı ayrı incelemeyi, aynı şehrin semtlerinde bile bu durumu görebilirsiniz. Örneğin başkent Bern’de, Almanca konuşanların oturdukları semtlerin adı Almanca, Fransızca konuşanların oturdukları semtlerin adı Fransızca, İtalyanca konuşanların oturdukları semtlerin adı İtalyanca, hatta  Yahudî nüfûsun yaşadığı Bethlehem semtinin adı İbranice’dir. Madem siz ırkçılığa bu derece karşısınız ve ırkçılıktan o derece nefret ediyorsunuz ki Avrupalılar’ı gidip teyzeoğlunuz Obama’ya bile şikâyet ediyorsunuz, o halde siz de Türkiye’deki metropollerde Kürtler’in yaşadığı semtlere Kürtçe isimler versenize. Mesela Adana’nın Barbaros ve Dağlıoğlu mahallelerine, İzmir’in Kadifekale semtine, Bursa’nın Yavuz Selim mahallesine Kürtçe isimler vermeye gönlünüz ve “iman dolu” göğsünüz hazır mıdır? For example, Barbaros’a “Berxwedan”, Dağlıoğlu’na “Drêjan”, Kadifekale’ye “Kaniya Spi”, Yavuz Selim mahallesine de “Selahaddin Eyyubî” isimlerini versek, İzmir’deki sarışın kız ile Diyarbakır’daki esmer genç biribirlerine taş atmayı bırakıp eline gül alırlar mı; bu iki yaramazı kulaklarından tutup hocaya götürsek, nikâh düşer mi?

* * *

İkinci halife Hz. Ömer (ra), adil bir yönetim göstermesiyle ve adalet konusundaki hassasiyetiyle tanınır. O’na “adaletin timsali” denmiştir. Çünkü Hz. Ömer, adaleti uygularken Qûr’ân ahlakına göre hareket ettiği için herkese eşit davranmış, hüküm ve yargıda dîn, dil, ırk, soy, akrabalık, makam, mevki ayrımı yapmamıştır; farklı coğrafya ve zamanlardaki aynı hadiseler hakkında farklı kararlar vermemiş, yanlı hükümler ifa etmemişir.

Zira bir fiil eğer bir yerde çirkinse, o fiil başka bir yerde güzel olarak addedilemez; ırkçılık ve İslam düşmanlığı, cinayet, zulüm, sömürü ve baskı eğer bir coğrafyada kınanıyor ve mâhkum ediliyorsa, aynı ırkçılık, İslam düşmanlığı, cinayet, zulüm, sömürü ve baskılar başka coğrafyada olduğunda da aynı şekilde kınanmalı ve mahkum edilmelidir. Farklı coğrafyalarda cereyan eden ve fakat mahiyet olarak aynı olan olaylar karşısında aynı ve eşit tepkiyi ortaya koyamıyorsak, adil ve tutarlı olduğumuzu iddiâ edebilir miyiz?

Hristiyan veya Yahudîler’in Müslümanlar’a yaptığı zulümlere karşı böylesine izzetli ve kitlesel tepkiler ortaya koyan bizler, aynı zulmü Müslümanlar Müslümanlar’a veya Müslümanlar ğayr-i müslimlere yaptıklarında susuyor ve görmezden geliyorsak, bunun İslam ahlakına yakışır erdemli bir tavır olduğunu söyleyebilir miyiz?

Farklı zaman ve mekânlarda, farklı coğrafyalarda cereyan eden hadiseler karşısında biribiriyle çelişik tutumlar içine girmek, iki ayrı coğrafyada cereyan eden ve fakat mâhiyet olarak aynı olay iki olaya karşı farklı ve biribirini inkâr eden tepkimelerde bulunmak, adalet terazisini dengede tutmamak, o coğrafyanın ve toplulukların kimliğine, etnik – dînî kökenlerine bakarak yanlı hükümler vermek ne derece erdemli ve İslamî bir davranıştır?

Oysa Allâh Tebareke we Teâlâ’nın bizden istediği, hangi şart ve zamanda olursa olsun, dünyanın neresinde ve hangi hususta olursa olsun, her zaman için âdil olmak, adaletle hüküm vermek değil midir? Eğer bir kavmin / topluluğun inkârı, sindirilmesi, evlatlarının öldürülmesi, ekinlerinin ve birikimlerinin sömürülmesi, konuştukları dilin yasaklanması veya tüzel kimlikten soyutlanması, kurdukları ve yüzyıllarca, binyıllarca, nesiller boyu üzerinde yaşadıkları yerleşim birimlerinin, köylerinin ve kentlerinin isimlerinin zorla değiştirilmesi, o coğrafyanın tarihinin ve edebiyâtının inkâr edilmesi bir “zûlüm” ise, bu bakış açısı, dünya üzerindeki bütün coğrafyalar ve halklar için aynı olmalı değil midir? Bu nasıl bir anlayıştır ki, herhangi bir coğrafyadaki bütün hak ve özgürlük taleplerine koşulsuz ve tereddütsüz destek verirken, başka bir coğrafyadaki aynı hak ve taleplerin karşısına da ilk başta biz dikiliyoruz? Bu nasıl bir davranış biçimidir ki, yeryüzündeki bir toprak parçasında en ateşli “özgürlükçü” kimliğe bürünürken, başka bir toprak parçasında en katı “yasakçı” durumuna düşebiliyoruz?

Halbuki Qadir-i Mutlaq olan Allâh-û Ekber, toplumlar ve kavimler arasında hüküm verirken de, tıpkı bireyler arasında hüküm verirken olduğu gibi adaletle hükmetmemizi emretmekte, dilemektedir.

“Ey imân edenler! Âdil şâhidler olarak, Allâh için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allâh’tan korkup sakının. Şüphesiz Allâh, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Mâide, 8)

Hem ilâhî, hem insanî, hem de âdil olan tavır budur. Zira eğer sizin bir şeyde hakkınız varsa, aynı şeyde benim de hakkım vardır; benim yoksa, sizin de olmaması gerekir. Sizin hangi talepleriniz haklı ve fıtrî ise, benim de öyledir. Benim hangi talebim, hangi arzum “ayrımcılık” ve “fitne”ye sebebiyet veriyorsa, sizin de aynı talep ve arzularınız “ayrımcılık” ve “fitne” sebebi olarak görülmelidir.

Bu nasıl bir halet-i rûhiyedir ki, İsviçre’deki bir minare yasağı karşısında ortalığı velveleye verir ve dünyayı ayağa kaldırırken, kendi coğrafyasındaki başörtü yasağı hakkında ağzını bile açmaz, binlerce genç kızın eğitim ve öğretim hakkının gaspedilmesini, hayatlarının ve istikballerinin kararmasını görmez, görmek istemez?

Bu nasıl bir halet-i rûhiyedir ki, Danimarka’da birkaç gazete bozuntusunun bizzat sorumsuz başbakanlarından yüz alarak Peygamber Efendimiz (saw)’e küstahça hakaret etmesi, İsviçre’de ırkçı bir partinin marifetiyle minare yasağı gibi ilkel bir yasağın kabul edilmesi karşısında haklı olarak tepki gösterirken, hızını almaz, ölçüyü ve adaleti elden kaçırıp işi o ülkelerin bayraklarını yakmaya kadar vardırır? Ne birkaç küstah gazeteci ve karikatürist bütün Danimarka’yı, ne de bir ırkçı parti tüm İsviçre’yi temsil edebilir. Fakat Danimarka bayrağı bütün Danimarka halkının, İsviçre bayrağı da bütün İsviçre halkının ortak değeridir. Danimarka ve İsviçre bayrakları yakanların, bu ülkelerde yüzbinlerce Türkiye vatandaşının yaşadığını ve böyle yapmakla, o vatandaşlarının durumlarını zorlaştırdıklarını, oradaki vatandaşlarının hayatlarını zorlaştırdıklarını hesaplamaları gerekmez mi? Bir ülkenin bayrağını yakmak bu kadar basit bir iş midir? Bizdeki kiliseleri bahane eden İsviçreliler veya Danimarkalılar, sokağa dökülüp Türkiye bayrağı yaksalar ve biz de bu görüntüleri televizyondan izlesek, ne yaparız? O saatten sonra Türkiye’de yaşayan İsviçre ve Danimarka vatandaşlarının can ve mal emniyetinin güvence altında olacağını kim söyleyebilir? Türkiye, İsviçre, Danimarka, her üç ülkenin bayrağı da aynı renkleri taşıyor. Peki, bizim kırmızımız “şehit kanı” da onlarınki ketçap mı?

Bu nasıl bir adalet anlayışıdır ki İsviçre’yi dîn düşmanı olarak nitelerken, kendi ülkesindeki dîn düşmanlığını aklına bile getirmez? Müslümanlar’ın göğsünü gere gere “Ben Müslüman’ım” diyebildiği ve hayatın her alanında da İslamî kimliğiyle var olduğu İsviçre ırkçı, din düşmanı, yabancı düşmanı, fakat Hristiyan, Musevî, Süryanî, Ermenî vatandaşlarımızın dînlerini ve kimliklerini açıklamaktan bile korktukları Türkiye herkes için güllük gülistanlık, öyle mi? Hristiyan veya Yahudîler’in Müslümanlar’a yaptığı zulümlere karşı böylesine izzetli ve kitlesel tepkiler ortaya koyan bizler, aynı zulmü Müslümanlar Müslümanlar’a veya Müslümanlar ğayr-i müslimlere yaptıklarında susuyor ve görmezden geliyorsak, bunun İslam ahlakına yakışır erdemli bir tavır olduğunu söyleyebilir miyiz? Avrupa devletlerinin Müslümanlar’a zûlüm ve baskı uyguladıklarını dile getirenler, söylemlerinde yüzde yüz haklı bile olsalar, Anadolu coğrafyasındaki milyonlarca Rum ve Ermenî’nin nereye gittiklerini açıklamak zorundadırlar. Ve tabiî, niçin gittiklerini de.

Al tarafı bir tane minare için kıyameti koparıp ortalığı velveleye verenler, bizzat devlet bakanlarının ağzından, İsviçre’yi boykot etmeye ve bankalarındaki paraları çekmeye çağıranlar, neden Türkiye’deki başörtü yasağından, anadilde eğitimin olmamasından, binlerce yerleşim biriminin adının değiştirilmiş olmasından aynı derecede rahatsızlık duymazlar? Sayıları milyonlarla ifade edilen Müslüman hanımların izzeti ve onuru, sayıları milyonlarla ifade edilen Kürt halkının şeref ve haysiyeti, nasıl olur da bir minare kadar değer görmez? Bir taş ve beton yapı, nasıl olur da insan onur ve haysiyetinden daha kıymetli olur?

Bu nasıl bir devlet anlayışıdır ki, daha geçen yıl, evet 2008 yılı yazında, İsviçre’de düzenlenen “Kültür Haftası” etkinliklerine Türkiye’nin “konuk ülke” olmasını fırsat bilerek, hem de o ülkedeki en yetkili mercileri olan büyükelçilerin ağzından, oradaki Türk nüfûsu ileri sürerek İsviçre devletine “Türkçe İsviçre’nin 5. resmî dili olsun” gibi inanılması hakikaten güç bir teklifi bile açıkça yapmaktan imtina etmezken, kendi ülkelerinde Türkçe dışındaki hiçbir dilin bırakın resmî dil olmasını, okullarda “seçmeli ders” olarak bile kabul edilmediğini ve yıllardır yasaklandığını görmezden gelebilir? Devlet adamlığı ve adalet sıfatları bir yana, bu nasıl bir insanlık ve nasıl bir Müslümanlık’tır? Bu nasıl bir kardeşliktir?

Bu nasıl bir devlet anlayışıdır ki, yıllardır Alman devletine iki talebi, “okullarda Türkçe’nin de seçmeli ders olması” ve “okullarda okutulması gündemde olan İslam din derslerinin Türkçe olarak verilmesi” tekliflerini ısrarla ve inatla yapmaya devam ederken, bunu Alman devletine kabul ettirebilmek için buradaki büyükelçilerini, başkonsoloslarını ve özellikle DİTİB cemiyetini ve din görevlilerini seferber ederken, Doğu ve Güneydoğu’daki camilerde hutbelerin Türkçe olarak verildiğini ve Kürtçe’ye hayat hakkı bile tanınmadığını gözünün önüne getirmez?

En ilginci ve beni hayretlere düşüren de şu: Alt tarafı bir minare için Fas’tan Pakistan’a, Mısır’dan Endonezya’ya varıncaya dek, bütün bir İslam alemi ayağa kalkarken, Dar’ul- Beyza’dan Kahire’ye, Şam’dan İslamâbâd’a, Jakarta’dan Kuala Lumpur’a insanlar kitleler halinde sokaklara dökülürken, aynı Müslüman dîn kardeşlerimiz, nasıl olur da bugüne kadar bir kez bile olsun, Türkiye’de ve Tunus’ta yıllardır uygulanan ve binlerce kızımızı ve onların ailelerini mağdur eden başörtü yasağına karşı sokaklara dökülmemiş, gösteri yapmamıştır? Başörtü yasağı yıllardır bütün acımasızlığıyla sürerken, Türkiye’deki ve Tunus’taki bu yasağa karşı bugüne dek hiçbir İslam ülkesinde gösteri yapılmamasının, insanların kitleler halinde sokağa çıkıp başörtü yasağını kınamamasının bize garip gelmemesi, garabetin en büyüğü değil midir? Bir tane minare, milyonlarca Müslüman hanımın onur ve haysiyetinden, özgürlüğünden ve eğitim hakkından daha mı önemlidir? Şu gözünü sevdiğiminin İslam dünyası neden bir kerecik de olsun Türkiye’deki dîn kardeşleri için sokaklara dökülmez?

Allâh-û Teâlâ yüce kitabımızda sürekli olarak “adalet”e vurgu yapıp bizi “adil” olmaya çağırmıyor mu?

“Şüphesiz Allâh, emanetleri ehline (sahiplerine) teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emrediyor. Bununla Allâh, size ne güzel öğüt veriyor! Doğrusu Allah, işitendir, görendir.” (Nisa, 58)

“Aralarında hükmedecek olursan adaletle hükmet. Şüphesiz Allâh, adaletle hüküm yürütenleri sever.” (Mâide, 42)

“De ki: ‘Rabbim adaletle davranmayı emretti. Her mescîd yanında (secde yerinde) yüzlerinizi (O’na) doğrultun ve dîni yalnız kendisine has kılarak O’na dûâ edin. Başlangıçta sizi yarattığı gibi döneceksiniz.’” (Araf, 29)

“Allâh adalet yapanları sever.” (Mümtehine, 8)

Yok eğer hâlâ, Türkiye’deki başörtü yasağı, küçük çocuklarımızın gittiği Qûr’ân kurslarının Türk medyasında “terör yuvaları” gibi gösterilmesi, milyonlarca insanın anadillerinin yasaklanması ve tüzel kimlikten soyutlanmış olması, binlerce yerleşim biriminin adının zorla değiştirilmesi sizi “miskale zerretin” rahatsız etmediği ve bütün bunlara karşı sesinizi çıkarmadığınız halde, kalkıp İsviçre’deki bir cami için dünyayı ayağa kaldırmaya ve ortalığı velveleye vermeye devam edeceksiniz, size söyleyecek hiçbir sözümüz yok!

Bizim yok ama Hz. Ömer’in var. Bakın, İslam halifesi Hz. Ömer (ra) size nasıl sesleniyor:

 “MÜSLÜMANLAAR, MÜSLÜMANLAAR! CAMİYİ YIKIN AMA ADALETİ YIKMAYIN!”

sediyani@gmail.com

YAZIYA YORUM KAT

19 Yorum