Çakırgil ve Türkmen "Türkiye’de İslami Uyanış Süreci”ni Anlattılar

18.04.2015 00:17
Çakırgil ve Türkmen "Türkiye’de İslami Uyanış Süreci”ni Anlattılar
Özgür-Der Üniversite Gençliği tarafından gerçekleştirilen “Türkiye’de İslami Uyanış Süreci” konulu panelde konuşmacılar Selahattin Eş Çakırgil ve Hamza Türkmen’di.

Ali Ekber Konuk / Haksöz Haber

Vezneciler’de yer alan Siyasal Vakfı’nda gerçekleştirilen panelde moderatör Atalay Uğurlu idi. Selamlama konuşmasında panel konusuna genel hatlarıyla değinen Uğurlu, 60’lı yılların ortalarında çeviri temelli başlayan Türkiye’de İslami uyanış sürecine dair kaynakların kısıtlı olduğundan bahsetti. Sağlıklı bir gelecek tasavvuru için tarihe dair bilgilenmenin zaruretinden söz eden Uğurlu, söz konusu zaruret gereği bu programı düzenlediklerini ifade etti. İlk olarak sözü alan Hamza Türkmen, konuşmasında genel hatlarıyla şunlara değindi:

turkmen-20150418-00.jpg“Uyanış diyorsak uyumuşluk halini ifade etmiş oluruz. Hastalığı kabule işaret eder yani. Camiamızdan da olan bazı kalemler hastalığı dışta arar. Uyanmak için meseleyi vahyi ölçülerle değerlendirmek yerine medeniyet kavramını sıklıkla kullanırlar. Her şeyi medeniyet ile açıklamaya çalışıyorlar. Osmanlı medeniyeti durduruldu, diyorlar. Keşke öyle olsaydı. Öyle olmadı, medeniyet çöktü. Rabbimiz eceli gelen ümmetlerin öleceğini haber veriyor. Bizim tarihimizde medeniyet diye bir kavram yoktur. Üretilmiştir, aşağılık kompleksi itkisi ile bu yapılmıştır.

Kökler

En önemli ıslah hareketi 19’uncu yy’da vücut bulan Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh’un öncülüğünü yaptığı Urvetu’l-Vuska hareketidir. Afgani’nin ıslah düşüncesine dair serdettiği 5 öncül/madde, kendisinden sonra oluşan ıslah hareketlerini de derinden etkilemiştir.

Urvetu’l-Vuska çizgisini takip eden hareketler, Müslüman coğrafyanın dört bir yanında hareketliliğe sahip olmuştur. Mısır’da, Suriye’de, Cezayir’de, Hint kıtasında, Anadolu’da bu özelliğe sahip örgütlenmeler mevcut olmuştur.

Bu hareketliliğin örneği olarak bazı kişi ve eserler sayılabilir. Menar ekolüne öncülük eden Abduh ve Reşit Rıza, daha çok eriyen, gücünü kaybeden Kur’an’i kavramlarımızın üzerinde durmuş, bu kavramları yeniden hayata döndürmenin çabasını gütmüştür. Said Halim Paşa, Buhranlarımız adlı başyapıtıyla toplumun yeniden İslamlaşmasının gereğine vurgu yapmıştır. Mevdudi İslami uyanışın siyasal boyutuna yönelik önemli katkılar sağlamış, Saltanat ve Hilafet kitabıyla bizlere tarih perspektifi sağlamanın çabasını gütmüştür.

1921’de Kahire Antlaşması ile coğrafyamız dizayn edilmiştir. Bu antlaşma ile toplumlar, ulus devletlere bölünmüştür. Düşkünlüğümüzün göstergesidir bu. Bu tarihlerde Bilad-ı Rum da işgal altındaydı. Bu güçlere karşı Ankara merkezli otoritenin nizami ordusu tek kurşun sıkmamıştır. Lozan’da Batılılarla anlaşan işbirlikçi kadro ile bu işgal sona ermiştir. Lozan antlaşmasının son maddesi bu bağlamda manidardır. 5 yıl içinde bütün şeri kanunların kaldırılacağı, yerine Batı menşeli kanunların ikame edileceği şartını koymuştur bu madde. Sözü edilen işbirlikçiliğin ve zelilliğin en somut ifadesidir bu dayatma.

İnkıta ve Diriliş

Yaşanan koyu dikta yıllarından sonra gelen çok partili dönemde Müslümanlar, karşıtına sığınarak var olmaya, mücadele sahasında bulunmaya çalışmıştır. Neden böyle bir tavır içine girilmiştir? Urvetu’l-Vuska’dan kalan birikimin bakiyesi, tek parti döneminde sindirilmiş, katledilmiş, bastırılmıştır. Dolayısıyla topluma bu süreçte yol gösterecek kadro yoktur. Sahnede milli dindarlar vardır artık.

60’larla dünya ıslah birikimi, Türkiye’ye ağır ağır yansımaya başlamıştır. Bu süreçte ilk olarak çevrilen kitaplar, pek anlaşılmamıştır. Okur kesimin milliyetçi perspektife sahip olması bu durumun oluşmasında etkilidir. Babanzadeler’in çizgisini bir süre sonra, 70’lerde yakalamaya başladık. Özellikle üniversiteli kesimde, gençler arasında yaygınlaşan bir süreç yaşanmıştır.

Bu dönemde önemli addedilecek 3 kitap söz konusudur: Kur’an’a Göre Dört Terim, Fizilai’l-Kur’an, Yoldaki İşaretler. Malatya’da müftü olan Hatip Erzen, Ankara İlahiyattan Tayyip Okiç ve Muhammed Hamidullah, döneme dair bilinmesi gereken isimler. Hizbu’t-Tahrir de örgütsel bazda etkili olanlardandır.

70’lerde Türkiye, tevhid, Kur’an, mütevatir sünnet gibi kavramların anlaşılması için çorak topraklardı. Çok şükür, bugün bu topraklar için aynı şeyi söyleyemeyiz. Çalışmalar neticesinde artık verimli topraklara sahip olduğumuzu söyleyebiliriz.”

Türkmen’in ardından sözü alan Selahattin Eş Çakırgil’in konuşmasında satır başları şunlardı:

cakirgil-20150418-00.jpg“Bir toplum ya ilimle ya zulümle idare edilir, der bir sultan sözü. Biz ne zaman zulümle idare edilmeye başladık? Müslüman halklar olarak istişare mekanizmasını Hulefa-i Raşidin’den sonra kaybettik. Bu süreçten sonra ulemaya karşı kılıçlar kalktı. Denebilir ki 14 asır böyle geçti.

Yönetim sorunsalı Hz. Osman’dan sonra başlıyor. Hz. Ali’den sonra güçlü olanın, kılıcı güçlü olanın yönetime geçtiği dönem başladı. Bu dönemden itibaren ulema, yönetimin emrine girmiştir. Sorunlarımızın kökeni burasıdır.

Bu bağlamda son 3 asra iyi bakmak lazım. Düşüş nerede, nasıl başladı?

Yenilginin Kökeni

1699 Karlofça Antlaşması ile Osmanlı, yenilgiyi yazılı bir antlaşma ilk kez kabul ediyor. Bir kısım toprağını kaybediyor. Burada asıl yenilgi dünyayı okuyamamaktır. Savaşlardaki askeri teknik dengesizliği buna örnektir. Arnold Tonybee, Müslüman dünyayı anlatırken ‘Karlofça ile Osmanlı’nın başına kement geçirildi. Beden o kadar güçlüydü ki sıkmak için iki asır geçmesi gerekti’, der.

Esas yenilgi olan dünyayı okuyamamaya Osmanlı’dan çeşitli kesitler örnek gösterilebilir. 1500’lü yıllarda ve öncesinde Avrupa’da korkunç katliamlar yaşanmıştır. O dönemde Osmanlı en gösterişli günlerini yaşamaktadır. Ancak Avrupa’daki olumsuzluklardan haberdar olamamıştır. Ulema da fetvalarıyla bu durumda etkili olmuş, mesela elçilikler açılmasına cevaz vermemiştir. Bu dönemin bihaberliğini sonralarda da sürdürmüş, Osmanlı Avrupa’nın yükselişe geçtiği 1500-1800 arası dönemde de bu coğrafyayı yakından takip edememiştir.

Bahsedilen yükseliş döneminde Batı, buhar gücünden yararlanarak 30-40 yıl içinde demiryolu ağını genişletmiştir. Bizim ulemamız ise Mehmet Akif’in ifadesiyle ne dünyadan ne ahiretten haberdar olmuştur. Bazı fıkhi meselelerde devinip durmuşlardır.

Dış dünyadan öylesine bir kopukluk söz konusudur ki, Napolyon Mısır’ı işgal ettiğinde Osmanlı, topraklarının işgalinden habersizdi.

Batı bilgi alanında zirveye ulaştıktan sonra Osmanlı, yeni yeni bu dünya ile irtibat kuruyor. Örneğin Japonlar o dönemde Batı teknolojisine çoktan ayak uydurmuştur.

Müslümanların içinde bulunduğu durum adeta kurgulanan bir tiyatro oyununa benzemektedir. Toplum, her şeyden bihaber şekilde yönlendirilmeye müsait halde değişime açık hale gelmiştir.

Cumhuriyet tanım olarak, halkın yönetime ortak olması anlamında olumludur. Fakat Cumhuriyet ilan edildiği zaman yöneticilerin bile haberi olmamıştır. İçki sofrasında, meclisi dahi dikkate almayan bir anlayışla karar alınmıştır.

Önemli olan bilgiye sahip olmak değil bilgiye sahip olan güç olmaktır. Müslümanların bugün dahi sorunları, bu minvaldedir.”

Program, soru-cevap faslının ardından sona erdi.

cakirgil_turkmen-20150418-01.jpg

cakirgil_turkmen-20150418-02.jpg

cakirgil_turkmen-20150418-03.jpg

cakirgil_turkmen-20150418-04.jpg

cakirgil_turkmen-20150418-05.jpg

cakirgil_turkmen-20150418-07.jpg

cakirgil_turkmen-20150418-06.jpg

Fotoğraflar: Afgani Türkmen

  • Yorumlar 4
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim