Çakallar Kan Kokusu İstiyor

22.10.2011 12:49

Nuray Kayacan

Doğuya Gidiyorum Gelen Var mı?

Cümleyi kurmamla herkesin yüzüne yerleşen bir şok, tozu dumana katan ünlem işaretleri, akabinde keskin bir “sen salak mısın bacım!” bakışı, yer yer alay, bol imâ ve sınırsız ahkâm ile karşılaştım. Neden Tazmanya’ya gideceğim dediğimde bu kadar tepki almazken kendi ülkemin bir vilayetine gitmeye niyet ettiğimde fütursuzca yuhalandım?

Nasıl bir ülkede yaşıyoruz Allah’ım? Dışarısı içerisinden daha güvenli... Hırsız korkusuyla evinde duramayıp, karanlık sokaklarda derin “oh”lara sarılan paranoyak insanlara hangi arada bir dalaverede dönüşüverdik! Güvensizliğimiz en çok kendi bünyemizi zehirledi, peki biz nasıl bu hale geldik? Aslında biz hep böyleydik, neden başka bir bünyeye dönüşüp, evrimleşemedik?

İyi İfade Edilmiş Bir Problemin Yarısı Çözülmüş Demektir  (Charles f. Kettering)

               

Kendine güvenmeyen insan zelil olmaya mahkûmdur. Zihniyle arbede halinde olan insan kabuğundan dışarı adım atamaz. Keza hedef ve ana gaye de budur. Tamam dış mihraklar komplo teorileri, böl parçala yönet stratejileri, rakip ülke güçlenmesin diye her daim bir sorun var edeceksin formülasyonları hepsine birden toptan eyvallah. Her olayda olduğu gibi müsebbip Amerika ve Siyonist güçler, eee sonuç ne? Sebepleri bilmek sonucu değiştirmiyor nitekim. Kanser oldum sigara yüzünden ama tedaviyi boş vereyim. Var mı böyle bir lüksüm benim?

Mardin Projesi Yalan Mı Oldu?

Mardin turizm sektörü açısından örnek bir çalışmanın ürünü… Seneler önceki konumundan bu günlere gelebilmesi, herkesin görmek isteyeceği otantik bir şehir havasına bürünmesi ne kadar da önemli. Peki şimdi ne olacak, yine olağanüstü haller konuşulmaya başlandı. Kim canını dişine takıp bölgeye gider; kim para vererek canını riske atar? Benim gibi bileti elinde olsa da gitsem mi gitmesem mi ikileminde gidip gelir. Açık yüreklilikle söyleyeyim, doğuya giderek kendimi savaş muhabiri gibi değilse ne gibi hissedeyim!

Paraya, emeğe, defalarca ve defalarca üzerine su dökülerek, kokusu acı siyah bir tütsüye dönen ateşi söndürmek değil mi bu, yazık değil mi peki? Turizm gibi sermayesi en az, getirisi en fazla bir sektörden, tarım ve hayvancılığa sert iklimi ve engebeli yeryüzü şekli ile müsait olmayan bölgeler için turizm oksijen gibi elzemdir. Yoksa bu bölgeler göç, terör, kargaşa ve açlık girdabında boğulmaya maalesef ki mahkûmdur.

Birbirine Söven Değil, Birbirini Seven Toplum Olabilmek…

Terörizme turizm mi çözüm olur diyenlere, siz çözüm üretin o halde diyorum. Çok boyutlu iyi değerlendirme gerektiren bir vaka farkındayım. Ben alanımla ilgili naçizane bir öneri sunuyorum. Muhalefetin derdi çözüm değil, onlar problemlerle nemalanma derdinde. Çözüm bahane, sorun şahane formunda salınmakta demirbaş parti liderleri. Muhalif ikilinin biri varlığını Kürt sorununa borçlu bu da gayet açık. Çözülse kendileri de varlık nedenleri kalmadığından çorap söküğü modunda ya sevecek ya terk edecek bu memleketi. İhmal edilmiş bir dondurma gibi eriyip kaybolacaklar.

 

Söylenip etrafa okkalı küfürler savurmakla neticeye varılmıyor. Sizde çözüm üretin, saçma, mantıksız, işlevsel değil önemi yok. Küfrü ağzınıza yakıştırmaya son verin ve çözüm üretin. Havası, karası fark etmez, hiçbir harekâtla bu iş yürümeyecek bu gerçeği idrak edin. Arkadaşına sataşırken onun saldırısına muhtaç haylaz çocuğa o ilk tekmenin tadını artık vermeyin. Bir kez bile olsa vakur, mantıklı, sağduyulu, akl-ı selim oluverin.  Haydi, artık ona buna kızmayın, topu başkasına atmayın, medet ummayın ve çözüm üretin. Ortalarda dolaşan milyonlarca çözümün ikisi dahi uygulansa söven toplumdan birbirini seven topluma yükselebilir, daha mutlu ve daha huzurlu olabilir, aynı topraklarda birbirimize tahakküm kurmadan yaşayabiliriz belki, kim bilir? Dünya zaten topyekûn bizleri yoktan var edenin, ah bunu bir anlayabilsek.

Dünya Allah’ın, Aptallık Yapmayın!

Biz kimin malını kime vermemekteyiz. Hakkımız olan ne, bunu kimden talep etmekteyiz? Ülkemizi, memleketimizi, oturduğumuz evi geçin tepeden tırnağa kendi uzvumuzun dahi sahibi değiliz. Bolluğu da darlığı da veren “O” bunu bir kavrayabilsek. Dün alınıp bu gün iflas sarmalında yitirilmiş bir konut gibi dünya, bu gün var, yarını yok. İnsan da öyle, bu günü var, yarını yok. Defnedildiğimiz bir karış toprağın bile ebediyen sahibi olamazken, kemiklerimiz etimize veda edeli nice zaman olduğuna kanaat getirdiklerinde bile üzerimize başka definler konuyorsa, hangi mantıkla ne toprağından bahsetmekteyiz?

Ben de Dağa Çıkayım O Zaman!

Ben Kürt halkından daha fazla ezilen bir azınlığım. Beyaz mıyım bilmem ama Türküm de üstelik. Doğduğumdan beri İstanbulluyum, binbaşı torunuyum. Ama okulundan atılmış, öğretmenlik yaptırılmamış, yollarda, araçlarda, kamu kurum ve kuruluşlarında hakarete uğramış, polis jopunun tadına varmış, gözaltına alınmış, dışlanan, kovulan, ötekileştirilen, bu ülkeden git nere gidersen git tehdidi altında yaşam mücadelesi veren pek çok müslümandan biriyim. Üst kimliğim bu: Müslümanım, mümin olabilmek derdindeyim.

Ben başkasının canını yakarak acılarımı dindirmeyi tercih etmedim. Akan kanlara gözyaşlarını katık edip rahatlayan bir bünyeye sahip değilim. Hakkını masum insanları öldürerek elde edeceğini sananlara ne diyeyim? Hak etmiyorsunuz, istediğiniz her neyse onu hak etmiyorsunuz. Gündeme oturabilmek için rastgele aldığınız her bir can hesap soracak size. Ahrette çekilecek cezanın yanında bu dünya hafif kalır, hangi ideal bir insanı öldürür, canını alır. Ardında akan gözyaşları, sitem ve bedduanın ağırlığını nasıl ve hangi vicdan nasıl bir cesaretle yüklenir ve taşır?

Bayrağımızın Alı, Makûs Talihimiz Midir, Nedir?

Bayrağımızdaki semboller kan, hilal ve yıldız. Kabul edelim ki o kana bakmaktan, ay doğmuş üzerimize, kan damlar yüreğimize, bak bir yıldız kaymış neyimize. O kısımlara geçemiyoruz. Topraklarımızı sulayan kana diktik gözlerimizi, tüm insanlığın ortak değeri ay ve yıldız silsilesine utançtan mıdır nedir bilinmez kaldırıp da başımızı bakamıyoruz. İnsan derdi tükendiğinde, kendini iyi hissettiğinde bakar gökyüzüne. Biz kendimizi iyi hissetmeyi beceremiyor, hüznü seviyoruz.  Ay ve yıldızları ensemizde birleştirdiğimiz kollarımızla yayıla yayıla ne hikmetse izleyemiyoruz işte izleyemiyoruz.

Ekonomiye Can Verin, Şu Kana Bir Son Verin!

Bölgede akan kanlar üzerine yazılıyor ve çiziliyor ben işin ticaretindeyim, öyle mi? Evet aynen öyleyim. Tüm bu savaşların temelinde para, mal-mülk hırsı yatmıyor mu? Oradaki insanlar çaresizlikten iç mi dış mı hangi şafın hoşafıysa birilerinin piyonu durumuna düşmüyor mu? Kalkınma, ekonomik refah düzeyi artmasıyla bilinç, bilgi, kültür düzeyi paralellik göstermiyor mu? Turizm sayesinde geliri artacak, istediğini yiyebilecek, istediği gibi giyinebilecek, bunlar yetmezmiş gibi sinemaya tiyatroya, ev işlerinde teknoloji desteği ile artan vakitlerinde kendini geliştireceği kurslara gidebilecek insanın dağda işi ne? Yokluğa, sıkıntıya, kan ve barut kokusuna, kendini bilir kaç insan talip olur? Hangi karnı tok insan eline tüfeği alır, dağların oyuklarında can bulur?

Hak İstenir ve Alınır Ama Kanla Değil!

Alplerde elinde tüfeklerle İsviçre kurtuluş hareketi gerillalarını bir düşünsenize, Ya da Hollwood tepelerinde topraklarını geri almak için mücadele veren Kızılderilileri… Sahi, neden Aborjinler kendi halinde yaşarken “ülkemizden defolun ulen” moduna geçip beyaz Avrupalılara savaş açmıyorlar? Ki orada da gerçek bir gasp ve soykırım var. Çünkü gasp, soykırım, temelinde haksızlık insan olanın molekülünde var. Peygamber torunlarının kesildiği, ilk kardeş Kabil’in Habil’i öldürdüğü bir ırkın tezahürüyüz. Neden şaşırıyoruz ki? Kürt meselesi ve türevi her coğrafyada var ve olacak. At gözlüklerimizi sıyırıp dünya örneğine baktığımızda, Kızılderililer ve Aborjinler gibi nice ırkın sükûnetinde refah düzeyinin önemi inkâr da etseniz var. Açlıktan kan ağlayan toplumlar kan akıtıyor. Terör bir şekilde aç insanın en büyük lüksü, çığlığı.

12 Eylül devrimcilerini sisteme entegre eden ceplerinde biriktirdikleri değil mi? Ne oldu halkların kardeşliğine. Çil çil ihanetlere dönüştü emek mücadelesi. Herkes birey ve tek oldu netice de. Karnı doyan bebekler gibi uysal ve sakin oluyoruz. O bebek ağlamasın, kendine ve bana zarar vermesin istiyorsak o sütü içmesinin bir yolunu bulacağız, başka yolu yok. Sağılacak anne sütü gibidir turizm.  Anneyi bulduk mu, süt kendiliğinden gelir. Birileri şu kadını kaçırmasın artık. Bu basit tuzaklara düşmeyecek her ırktan ve kültürden sağduyu sahipleri olmalıyız, evvel-ül evvelin…

Kışı Atlayıp, Bahara Girmemiz Lazım…

Yanımızdaki değil, kendi cahil zihnimizi eğitmemizle ülkemin ağaçlarında çiçekler açacak. Tomurcuklarımızı kezzap döken zavallılar bu kez galip olmamalı. Onlara aldırmadığımız sürece güçlü olacak, ayakta kalacağız. Türkiye kışa giriyor ama bizim kışı atlayıp bahara girmemiz lazım.

Tony Blair’in danışmanı ünlü bir sosyolog şöyle söylüyor: “Doğru uçlarda değildir, ortalarda bir yerdedir.” Bizim kitabımız ne diyor: “Orta yolu koruyun, aşırılığa gitmeyin.” Radikalizm hangi ülkede ne gibi pozitif sonuçlar vermiştir? Peki, hangi sosyo-okonomik durumu iyi bölge bu tür arayışlara girmiştir. Cevap her zaman ve daima: Hayır!

Misalen Rahşan Affı

Rahşan affını yazıya bağlıyorum hazır olun! Rahşan Ecevit’in müsebbibi olan af neden çok şiddetli tartışmalara neden oldu, bir düşünelim. Çıkanların çocuğunun benzer suçlar işleyerek kürkçü dükkânlarına geri dönmesi olabilir mi mesela? Neden dönüldü, burası önemli. Dışarıda aç açıkta kalan, güvencesi olmayan, sabıkasından dolayı iş bulmak da zorlanan, içerde değil asıl dışarıda kendini kapana kısılmış gibi hisseden mahkûmlar bir bir geldikleri mahpus damına geri döndü. Başlarında bir dam vardı sonuçta. Dağdan inenlere aş ve iş sunmazsanız yılanda olsa ona sarılır, medet hep yanlış kişilerde sanır.

Güneş Doğudan Doğar, Peki Neden Hep Doğu Karanlıktır?

Mızmız, memnuniyetsiz bir çocuk gibi söyleniyorum evet: Ben şimdi Peygamberler diyarını, Urfa’yı, Batman’ı, Diyarbakır’ı, balıklı gölü, Hasan Keyf’i, Mardin’in bir insan geçimliğinde daracık sokaklarını, konaklarını, taşın, kerpicin hâkimiyetini, yeşilden soyutlanmış tüm pastel tonlarıyla güneşin öncelediği kıraç yamaçları göremeyecek miyim? Kebabın hasını yiyemeyecek, türkünün çiğ köfte kıvamında acılarla yoğrulmuş güzelliyle kulakta nefis bir tat bırakan enfes halini dinleyemeyecek miyim? Ajitasyon mu, olsun. Tamam mı, hayır devam edeceğim: Gümüş işlemeli fincanlarda kahve höpürdetemeye hakkım yok mu? Dokumanın, kültürün, tarihin dibine vurmuş toprakları metropolzede aciz bir kul olarak bir nebze olsun yaşamak benim de hakkım değil mi?

Gezmeyi seven her beşer gibi ülkemin bir ucundan diğer ucuna tecessüsüm çok mu görülmeli? Herkes olduğu yerde mi durmalı; parsellemek benim mi, ötekinin mi hakkı? Ötekileştirdiğimiz kim, azınlık neye göre, çoğunluğun hükmünü kim bana ispat ede? Örtüsünden dolayı dışlanan ben, sizlerle empati kurabiliyorum. Ya siz? Yeterince daraldığımız dünya denen kafesi daha da daraltmaya çalışan kimseler, ya siz?

Doğuya Gitmek İçin Doğru Bir Zaman Mı?

Biz oraya geliyoruz, nasıl orada durumlar diyoruz. “Bim’i bile bombalıyorlar. İmam Hatip yurtlarını ateşe veriyorlar.” yanıtını alıyoruz. Ne de rahat anlatıyor. Ölümle arkadaş olan Filistinliler gibi rahat. Ya siz rahat mısınız, toplum mühendisliğine soyunan, Kürdünü, Türkünü piyonu sayan, oturduğu pofuduk koltuklarında Türkiye senaryoları yazanlar, kolay değil mi? Kahvelerde okeyi Taksim meydanı adam asmaca oyununa çeviren iskambil müptedisi bıyıkları sigara sarısı, başında yüzyılların küntü-emaneti kasketi ile atıp tutma gayretinde zaman katili amcamlardan farkınız ne, yaptırım gücünüz-kabiliyetiniz mi?

Cahilliği Giderin Ama İnsan Önce Karnım Doysun İster…

Savaş çığırtkanlığı yapmaktaki amaçları ne? Önce senin oğlun gidecek desen hangi milliyetçi, hangi sosyal demokrat o işaret parmağını sallayarak etrafına çemkirmeyi sürdürebilir. Somut öneri yahu, bu kadar mı zor! Savaşla olmuyor işte, bu yeni bir mesele değil, biraz ayaklarınızı yere basın, korkmayın acımaz. Yukarılarda dolanmaktan beyninize oksijen ulaşmıyor sanırım. Her daim aynı nakaratları tekerrür ettiğinize bakılırsa, yanılmıyorum sanırım. Kurulmuş saat gibisiniz, her şehitle birlikte kan isteriz, kan isteriz demektesiniz. Önden buyurun öyleyse, ama Kızılay’a bile bir ünite kan vermeye erinirsiniz. Siz mi bu ülkeyi kurtaracaksınız. Siz krizden karlı çıkma çakallığında uluyan zavallı uyanık geçinen zevatlar birliğisiniz.

Gelmeyin bunların oyununa. Bir de bunu deneyelim. Elele verip doğuya emanetini verelim. Sahra çöllerinde parlayan mübarek topraklara koşar gibi koşalım peygamberler diyarına. Karnı tok adamın ne işi olur dağla, silahla, kanla!!!

Misyoner Çağdaş(!)lardan Kurtarın Doğuyu!

Doğuyla ilgili ne yaptı toplum mühendisliğine soyunanlar. Aile planlaması, aman nüfus artmasın. İşe yaradı mı, Hayır! Buralarda eğitim verelim, halk cahillikten kurtulur gerisi gelir. Geldi mi, Hayır! Kendini çağdaş sanan zamane misyonerlerinin kardelen avı bir netice verdi mi, kızlarımız okula gitti, erkekleri dağdan indirdi mi, ona da mı Hayır! Siz eve geldiğinizde önce tv mi izlersiniz, kitap mı okursunuz yoksa? Elbet önce karnınızı doyurursunuz. Bu insanlar istihdam, iş, aş sonrası zaten senin benim gibi olduğundan elbet kendini geliştirir de, yetiştirir de. Karnı tok olan her insan bir diğerine eşittir neticede.

Amerika’da bir insanın tipi, rengi, dili, kıyafeti, kültürü, zihni diğerini tutmuyor. Birlikte huzur içinde yaşayabilmelerinin nedeni hepsinin bir şekilde karnı doyuyor. Doğu elinde pastasıyla kat kat göbeğini kaşıyan zengin derebeyi ve kendini de sürekli kırbaçlanan kuru ekmeğe muhtaç zavallı bir köle gibi gördüğü sürece kan akar.

Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler dediğimiz sürece bu insanlar kale kapılarında ayaklanacak ve bir gün kalenin önüne diktiğiniz körpe erler değil akan kan sizin ki olacak. Devam edin bakalım, görelim neler olacak. İlla kan aksın diyorsanız, siz müsebbipler akan kan inşallah sizinki olacak.

HABER7

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim