Çağrı-Der’de “Hicret ve Biz” Semineri

12.12.2011 00:27
Çağrı-Der’de “Hicret ve Biz” Semineri
Zonguldak'ta faaliyet gösteren Çağrı-Der her hafta cuma günleri düzenlediği sohbetlerini sürdürüyor. Bu hafta Mustafa BOZACIOĞLU "HİCRET VE BİZ" konusunu işledi:

Zonguldak'ta faaliyet gösteren Çağrı-Der her hafta cuma günleri düzenlediği sohbetlerini sürdürüyor. Bu hafta Mustafa BOZACIOĞLU "HİCRET VE BİZ" konusunu işledi:

‘Rabbimiz dilimizdeki düğümleri olduğu gibi, aklımızdaki, kalbimizdeki ağırlıkları da kaldırsın ki anlayalım, anlaşılalım, doğru anlatalım ve doğruyu anlatalım, doğrular doğru anlaşılsın, söylenenler karşılık bulsun, bizdeki yanlışlar Allah’ın istediği doğrularla değişsin’ duası ile sözlerine başlayan Mustafa Bozacıoğlu,  ‘faaliyetlerimizin ‘ben’ bilincinde, nitelik sahibi bireylerin ‘biz’ bilincine taşınması adına hak olan sözü hikmetle kendimizden başlayarak, iğneyi de çuvaldızı da kendimize batırarak, nasihat, öğüt ve uyarı olsun için Salih amel olarak gerçekleştirmeye çalışıyoruz’ dedi. ‘Van’da enkaza ‘sesimizi duyan var mı?’ diye seslenilmesi gibi biz de diri olan, ‘sağır ve kör’ olmayan çevremize bu çağrıyı ulaşabildiğimiz doğrular çerçevesinde ulaştırma çabasındayız’ diye ekledi

‘Kavramlar konusundaki hassasiyetimizi daha önceki sunumlarımızda ve en son da Murat Konak hocamızın sunumunda vurgulamıştık. Bundan önce gerçekleşen Mustafa Mancar hocamızın ‘Mekke dönemi’ başlıklarıyla temelini attığı ve arka planını, tarihi sürecini anlattığı sunumlarının akabinde, gündemde olması hasebiyle, bu haftaki sohbetimizi bir kavram olarak ‘hicret’ olarak belirledik. Bu temelin üstüne inşallah hicretin anlam ve önemi çerçevesinde, bir başka okuma ile, olayın sırf bir anma, tarihi vakıa ve takvim olayına indirgenmesinin yanlışlığının tashih edilmesi amacıyla inşa çabasında olacağız’ diyerek konusunu vurguladı.

‘Şimdi size iki kutlama mesajı sunacağım, bunları askıya/paranteze alın, ama ana sunumu kaçırmadan üzerinde düşünün, ilerleyen dakikalarda bunları tekrar askıdan indirip analizimizi sürdüreceğiz’ diyerek iki kutlamasını sundu:

1-Hicrî yılınız kutlu olsun!

2-Bugünkü hicretinizi Allah kabul etsin!

Alıntılara da yer verdiği konuşmasını şöyle sürdürdü: Hikmet Ertürk’ün yazısından Ali Şeriati’nin hicret tanımını okudu. Bu tanımdaki ‘Hicret önce zihnen, sonra da amel ve davranışlarımız olarak gayri İslami durumlardan arınılması, her şeyin Allah’ın dinine hizmet için terk edilmesi, geri dönüş ve hesap sorma eylemi’ vurgularının açılımlarını sundu. Mehmet Durmuş’un yazısındaki ‘mağara, güvercin, ağ ve yılan’ etrafında örülen menkıbeleştirmeyi anlam kaymasına, şekil ve kabukla yetinilmesine örnek olarak verdi. Aynı yazıdan ‘mültecilik ve münzevilik’ olarak düşünülemeyecek hicretin, peygamber ve beraberlerindekilerin azim ve kararlılığının, mücadele ve fedakârlığının örnek alınarak, öne çıkarılması gereğinin üzerinde ısrarla durdu. Ahmet Alkan’ın yazısından ‘Allah için terk edilemeyecek hiçbir şey yoktur’ vurgusunun altını çizdi. Şükrü Hüseyinoğlu’nun yazısından ‘hanif’ örneklemesini öne çıkararak, ‘bugün egemenler nezdinde o günkü hanif algısı kadar bir algıya mı indirgenmiş durumdayız?’ diye sordu. Bu algıdan devam ederek; Mekkelilerin Hz Muhammed ve ashabıyla aynı ortamı, aynı günlük gailelerle paylaştıklarını, ne zaman ki vahiy Mekke sokaklarında yankılanmaya (gizli/bireysel ve içe dönük tebliğ, toplum katmanlarına okunmaya/teklif edilmeye ve de Hz. Hamza ve Ömer’in İslam’la şereflenmeleri akabinde ‘La ilahe illallah’  tüm gerçekliğiyle açıkça ilan edilmesi) başladı, o zaman dozajı her an artan tepkiler, ayrışmalar meydana gelmeye, renkler belirginleşmeye, saflar ayrışmaya başladı, keza aynı oranda rüşvet ve pazarlıkları da gündeme gelmeye başladı. Ta ki, ‘..tamam sizin Rabbinize de ibadet edeceğiz!’ son noktasına kadar geldiler’ dedi. ‘Onlar bu tavırlarında nettiler, ne ile karşı karşıya olduklarını biliyorlardı, bunun neleri değiştireceğini, kendi şer düzenlerinin yıkılacağını iyi biliyorlardı, işte bunu için nettiler. Kendi düzenlerinin ve elerli ile yapıp yedikleri putlarının ‘güçsüzlüğünün’ farkında idiler. Bunun için ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Hz. Musa’nın sihirbazlarla girdiği ayrışmada sihirbazların Musa’nın getirdiklerinin/attıklarının sihir olmadığını fark edip anında iman etmeleri gerçekliğindeki gibi, ama tersine!’dedi. Yine Hz. Muhammed ve ashabı da netti; imanlarından o kadar emin idiler ve dayanıp güvendikleri Allah’ın ‘gücünün’ de o kadar bilincinde idiler ki her teklifi reddediyor, her türlü zulmü göğüslüyorlardı’ diye ekledi.

‘’İşte ‘şimdi ve buradan’ mukayese yaptığımızda içinde bulunduğumuz atalet, eklemlenmişlik, kanıksama, hal ve gidişat ile o gün asla ve kat’a hicret gündeme gelmez, buna gerek de olmazdı! Al gülüm ver gülüm geçinip gidilirdi’’ dedi.

‘Havuç sopa’ politikasının da Mekkeli müşriklerden-daha öncesi bir tarafa- miras alındığını, aynı taktiklerin bugün de sürdüğünü, çağın egemen ve müstekbirlerinin bu noktada net olduklarını, belki biraz daha kurnaz davrandıklarını, lakin karşılarında ne yazık ki aynı netlik ve tutarlılıkta bir İslam iddiası sahiplerinin -yeterli ve yetkin evsafta-bulunmadığını ekledi. ‘Onlar geldi geçti, siz onların yaptıklarından sorulmayacaksınız’ ayetinin bizlere yüklediği sorumluğa talip olunmadan, aksine hiç yüksünmeden onların yaptıklarından ‘nemalanmak’ tutarsızlığı sergilendiğini vurguladı. ‘Göç’ anlamındaki hicretin esasen, asıl göçülecek mekân ‘ahireti’ hatırlatması gerekirken –maalesef-  daha kötüsü tamamen tersine akışla aşağılara göçmek, taviz üstüne tavizle alçalmak, değersizleşmek anlamında cereyan ettiğini söyledi. Ne kadar çok mazeretimizin olduğunu, ‘ama’ ile başlayan bir sürü cümle kurabildiğimizi, özürlerimizin hiç bitmediğini ekledi. ‘Şeytanın sağdan yanaşması’ ve ‘aldatıcının/şeytanın Allah adına kandırması’ tehlikesine karşı uyardı. ‘Âmâya sorumluluk yok, topala sorumluluk yok..’ ve ‘verecek bir şey bulamayan senin de techiz edemediğin, bundan dolayı üzüntü ile dönüp gidenlere de kınanma yok..’ anlamındaki ayetlerin yanlış okunduğunu/yanlışa yorulduğunu, bu manada bedenen olmasa da düşünce ve algı olarak ‘özürlü’ sayılabileceğimizi belirtti. ‘Kimseye gücünün üstünde teklifte bulunulmadığını..’ belirten ayete rağmen herkesin gücünü hafife aldığını, yanlış ve eksik takdir ettiğini, dininin/Allah’ın gücünün farkında olmadığını hatırlattı. Bu gücü herkesin kendine göre takdir etme hakkı olmasına rağmen,’kendince’ takdir etme hakkının bulunamayacağını belirtti. İşte bu noktada herkesin hicretinin de kendine göre olacağını, ancak asla ve kat’a ‘kendince’ olmaması gerektiğini ısrarla vurguladı. Çünkü bu noktada zan, heva ve heves, nefis ve şeytanın devreye girmiş olacağını söyledi. Birbirimizi uyarma, hatırlatma, yanlışa karşı ikaz etme sorumluluğumuz rağmen, hesaba çekme hakkımızın ve haddimizin olmadığını, herkesin hesabını kendi verecek olmasına binaen sunduğu özür ve mazeretinin Allah tarafından kabul edilebilir şeyler ise ve yapıp edilenlerden Allah razı olacaksa –ki O nelerden razı olup nelerden razı olmayacağını Kur’anda belirtmiş, onun ilk açıklayıcısı ve hayatı ile örnekleyicisi Hz. Muhammed’in şahsında ve siretinde gözler önüne serildiğini ve hicretin de bu misyon etrafında gerçekleştiğini unutmadan- bir sorun olmadığını vurguladı! Yine bu bireysel hesap ve kurtuluş algısının asla topluma yönelik sorumluluk ve kurtuluştan ayrı düşünülemeyeceğini ekledi ve başta söylediği ‘biz’ vurgusuna, Âl-i İmran 104. ayete de tekraren atıfta bulundu.

Bu beklenti ve seviyenin söylendiği, anlatıldığı kadar olmadığını, bir sonraki aşamada o gün de inananların” hatalar, yanlışlar yapabildiklerini, ‘günah’ kavramının insan için mümkünlük dairesinde oluşunu,’Bedir, Tebuk, Uhud, Huneyn, Talut ile Calut, İsrailoğullarının Bakara kıssası ile ve (Sen ve Rabbin gidin savaşın.. ve Sen gelmeden de sıkıntı çekiyorduk, sen geldikten sonra da..)aymazlıkları’ vb. örneklerin analizi ve güncel okumaları çerçevesinde açıkladı. ‘Ey iman edenler iman edin..’ayetinin bu manada tahlilini yaptı. ‘Etimizin budumuzun, çapımızın ortaya çıkmasından korkumuz var’ ki  ‘bulanık suyun durulması işimize gelmiyor’ diye ekledi.

‘Çaycı, çöpçü, temizlikçi olunursa tesettüre - özellikle başörtüsü demiyor, erkekleri de kapsadığı için tesettür diyorum diye de belirtti- geç/evet, denildiğini, ne zaman ki Allah, din, İslam, sınır, sorumluluk, hatırlatır olur, toplumsal görünüm arz ederse ‘hop/dur’ denildiğini, buna rağmen sürecin/havuç sopa politikalarının müslümanım diyenleri nerelere savurduğunu; aynı durumu, çöp kanalizasyon taleplerinde ses çıkarılmayıp, sistemin dinamikleri noktasında hangi tavizlerle nereye kadar yol verildiğini yaşayarak görmekteyiz’ diye de ekledi.

Ateşle barut yan yana nasıl olamazsa, kurtla kuzunun beraber olması nasıl muhalse, bunlardan daha net olarak hak ile batılın hiçbir şekilde bir arada düşünülemeyeceğini ısrarla vurguladı.

‘Demek ki biz ne Mekke’ye ne de Medine’ye talip olacak durumda değiliz, kötüsü ‘konforumuz’ bozulacak diye bırakınız fiilen/bedenen/fiziki olarak talep etmeyi, zihnen dahi gündeme gelmesinden kendimiz rahatsız olacak duruma düşmüş durumdayız’ dedi.  Mekkelilerin zihnindeki, yaşamındaki ‘hanifler’ gibi miyiz, hata onun bile bazen avantaj sayılabileceği bir derekede miyiz?’ diye sordu. ‘’ ‘Devekuşu’ meselinde olduğu gibi, ‘yük’ gündeme geldiğinde kuş, ‘uçmak’ gündeme geldiğinde deve olduğumuzu savunur hale gelmişiz ne yazık ki!’’ diye de ekledi.

‘Oysa bir tercih yaptığımızı iddia ettiğimizi, bu iddianın bizi ne hale soktuğunu, tercihimizin dünümüz ile bugünümüz arasında bir fark oluşturup oluşturmadığının muhasebe ve murakabesinin (herkesin kendine göre yapılmasını, ama yine ‘kendince’ yapılamaması )gerektiğinin altını çizdi. ‘Hz. Muhammed’in toplumda ‘emin’ olarak tanınmasının akabinde, rahatlıkla ‘Size şu dağın ardında düşman var desem..’, hitabını sunmuş ve  ‘inanırız..’ cevabını aldıktan sonra da ‘tevhid’ ilanında bulunmuştu; biz bugün kaç kişiye ‘Şu dağın ardında…’ diye başlayan cümleyi kuracak bir ilişki biçimi gerçekleştirebildik, iyi düşünmemiz gerekir’ diye vurguda bulundu.

‘’ ‘Gül peygamberi, kutlu doğum, kandiller ‘ vb. kutlamalar gibi ‘hicret’ olayının da doğru okunmadığını, anlamak eyleminden, tefekkürden, tezekkürden, olayın muradının ve amacının kavranarak sorumluluk almak gereksiniminden uzak bir biçimde sırf ‘anma’ olayına, şekle indirgendiğini, bu sebeple, gereken mesajın alınmayıp, tarihi bir olay, takvim konusu kılınmakla iktifa edilip birkaç ‘mesaj’la işin geçiştirilmek durumuna düşüldüğünü’’ söyleyerek, şimdi en başta sunduğumuz birinci kutlamamızı askıdan indirip, yerli yerine koyalım, herhalde kastımız anlaşılmıştır’ dedi.

Muharrem günleri dolayımında konu ile paralellik kurularak, ‘aşure’ dağıtımının, ‘Her gün aşura, her yer Kerbela!’ sloganının ve ardında yatan gerçeklerin önüne geçtiğini, üzerini örttüğünü, aynı tutarsızlıkların burada da sergilendiğini, anmaların anlamanın önüne alındığını, ‘gönlümüz seninle, kılıçlarımız başkasıyla’ özrü kabahatinden büyük itiraf ve ifadesinin bugün iyi tahlil edilmesi gerektiğini söyledi. Başta ‘Aleviyim’ diyenler olmak üzere, hepimizin bu tutarsızlığı, tenakuzu, başımızı iki elimizin arasına alarak düşünmemiz gerektiğini vurguladı. ‘Daha yeni ‘kurban’ ibadetini idrak etmişken fedakârlık ne yana düşer, nice bir iştir iyi düşünmemiz gerekir’ dedi.

Nisa suresi 97. ayette ‘mustaz’af’ kavramının ne manada alındığını, hicret etmeyenler üzerine muhacirlerin bir sorumluluklarının olmadığını beyan eden ayetlerin açılımı ile anlamamız gerekenleri sundu. ‘Ayrıca yanlış anlaşılmaması isteği ile Hz. Yunus’un kaçışını da ‘bari kaçtı/neyse ki kaçtı’ olarak- peygamberlik misyonunu bir hariç tutarsak- bize mukayese ile tersi bir okumaya tabi tutsak ne dersiniz?’ dedi.

Namazın, orucun, zekatın, haccın, kurbanın, cihadın ibadet/kulluk boyutları ile birer hicret talimi, birer hicret nüvesi/prototipi/örneği oluşunu izah ederek; şimdi en başta sunduğumuz ikinci kutlamamızı askıdan indirip, yerli yerine koyalım, herhalde kastımız, bu manada burada da zamandan, farklı meşguliyetlerden, öne sürülebilecek bir sürü mazeret rağmen bu davete –ki burada yapılıp edilenler Allah’ı razı etmek, O’nun dini anlaşılsın, yücelsin için yapılma endişesi taşındığından- icabet etme fedakarlığı, yönelişi gösterilmesi anlamında inşallah doğru anlaşılmıştır’ dedi.

‘Söylediklerimiz, yaşanmış bir değer ve yüksek nitelikli bir olgu olarak ‘hicret’ olgusunun bizim için ifade ettiği kıymeti azaltmaz, aksine günümüze taşınarak gereken sorumluluğu açığa çıkarmak adına daha bir değerli hale getirir diye düşünülüyor; mecazlarla, sembollerle gölgelenmeyip daha iyi anlaşılmasına katkı sunulmak amaçlanıyor’ diye hasseten belirtti.  

‘Kimin hicreti Allah ve resulü içinse ona kavuşur, kimin de hicreti dünya ve nikâhlayacağı bir kadın içinse ona kavuşur!’ sözünün açılımlarını sunarak; kimimizin varlığıyla/bedenen, kimimizin de varlığıyla/maddi varidatı ile, kimimizin her ikisiyle, kimimizin de hiç birisiyle( farklı şekillerde/geçerli mazeretler/âmâ, topal örneklemesine afıtla) her daim imtihan olunduğumuzu, bu gerçeği hiç unutmamamız gerektiğini, tekraren söylersek, herkesin hicretinin kendine göre olacağını, ama asla ‘kendince’ olmaması gerçeğine dikkatleri çekti. Yılmaz Çakır’ın sunumundan ‘müslümanım diyenlerin ebreheden develerini talep eden Abdulmuttalip tavrında olamayacağı’ vurgusunun bir daha altını çizdi.

Ayrıca tersine göçe, Kur’anın mehcur bırakılması, anlaşılmadan, hayata istikamet vermesi amacı olmadan okunmasını; peygamberin şekil ve şemail boyutunda algılanıp, mücadele ve mücahedesinin görmezden gelinmesini; ibadet ve kulluğun mana ve muraddan uzak bir biçimde sıradanlaştırıldığını, kişiye ve toplum bir yansımasının olmamasını; rivayet edenlerin çokça bulunmasını ve fakat riayet edenin az bulunmasını önekler olarak sundu.

‘Bu sıralanan ve benzeri yanlışlıkların doğrultularak işe başlanması, en azından çağdaş cahiliyyenin -ki asla bilgisizlik anlamına gelmemekte, bile isteye, inadına, Allah’a rağmen, nefsin ve şeytanın adımlarının izlenmesi anlamındadır- günah ve isyan kaynağı, her türlü, bal kıvamında sunduğu ağu formatında tuzaklardan, pazarlıklardan zihnen hicret ederek doğru istikamete yönelinmesi gerekmektedir’ diyerek ve ‘Allah bizi hicreti gereği gibi idrak edenlerden kılsın, cahiliyyenin her tür ve miktarından ayrılma, kurtulma, hak ve hakikati layıkı ile temsil edebilme azim ve kararlılığı konusunda yardımcımız olsun’ dualarıyla sunumunu tamamladı.

Son olarak Elif İsmailoğlu’ndan ‘fırtınalar koparıp dev dalgalar oluşturamıyorsak bile durgun sular gibi kalıp kokuşmayalım’ alıntısını ekledi.

Dinleyicilerin ‘birbirimize ensar olabilmeliyiz..’, ‘muhacir ol ki ensarın olsun..’, ‘bugün batıl batılı kavram ve ideolojilerden, demokrasi, liberalizm, laiklik, muhafazakar demokrat vb. sapmalardan, öncelikle hicret etmeliler..’ katkıları ve soru cevap bölümünün ardından sohbet tamamlandı.

Haber: Hakkı Karagüzel 

mustafa_bozacioglu_02.jpg

  • Yorumlar 1
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim