1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. “Çağdaş Kavramlar- Modernizm” Semineri
“Çağdaş Kavramlar- Modernizm” Semineri

“Çağdaş Kavramlar- Modernizm” Semineri

Siverek Özgür-Der'de Cengiz ORHAN “Çağdaş Kavramlar- Modernizm” başlıklı bir seminer sundu.

A+A-

Özgür-Der Siverek Temsilciliğinde alternatif eğitim seminerleri Cengiz ORHAN’in sunduğu “Çağdaş Kavramlar-Modernizm” semineri ile devam etti.

Orhan’ın seminer notları;

Modernite, Avrupa'da yaklaşık olarak 17. yüzyıl civarında ortaya çıkan, zamanla tüm dünyaya yayılan toplumsal değerler sistemine ve organizasyonuna verilen isimdir. Genel anlamda gelenek ile karşıtlık ve ondan kopuşun; bireysel, toplumsal ve politik yaşam alanlarının tamamındaki dönüşümü ya da değişimidir. Marxist felsefeye dayalı tarihsel materyalizme dayanan bu düşünceye göre özellikle modernite öncesi ile modernite arasında oldukça belirgin bir kırılma söz konusudur. Modernite, toplumsal ve bireysel hayatın her aşamasını hem derinden, hem de geniş bir açıdan sarsmış ve değiştirmiştir.

Modernizmin Özellikleri ve Gelişimi

Modernizm bir aydınlanma projesi olarak ortaya çıkmış ve zaman içinde bazı değişmeler göstererek günümüze kadar gelmiştir. Aydınlanmacılık akılcı bilim anlayışıyla 18. yüzyılda insan düşüncesini dinin baskısından kurtararak özgürleştirme projesi işlevini görmüştür. Ama akılcılık zaman içinde nitelik değiştirerek bu özgürleştirici işlevini kaybetmesi yüzünden günümüzde eleştiri konusu olmaya başlamıştır.

Aydınlanma projesi, bilime, ahlaka ve sanata ilişkin bu kabullerinin ve temelde insan aklına güvenmenin, o zaman kadar görülenden daha özgür, daha eşitlikçi, insanların daha mutlu olacağı toplumların gelişmesine neden olacağını savunuyordu.

Aydınlanmanın başlangıcında da insanları özgürleştiren akılcılık; bu şekilde zaman içinde araçsal akıl ya da teknik akıl haline gelerek onların özgürlüğünü sınırlayan bir nitelik kazanıyordu.

Modernizmi sadece bilgiye yaklaşımıyla kavramaya çalışmak, bu yaklaşımın toplumsal işlevlerini kavramamız açısından yeterli olmaz. Aynı zamanda da ne tür bir toplum içinde yer aldığına, bu toplum içinde ne tür işlevler gördüğüne de bakmakta yarar vardır. Modernizm belli özellikleri olan bir toplum içinde yer alıyor ve ondan etkileniyordu. Modern toplumu gelenekselden ayıran özellikler;hızlı değişme, bu değişmenin tüm yeryüzünü kapsaması ve kendine özgü kurumsal yapılar geliştirmesiydi. Toplumsal ilişkilerin yerel bağlamdan kurtarılıp yeni ve yerele bağımlı olmayan bir zaman ve mekân bağlamına oturtulması demek, toplumdaki kişilerin eskiden bilmedikleri tehdit ve risklerle karşılaşması demektir.

İşte modernizmin bilime ve ahlak alanına yaklaşımının ulus-devlet aşamasını gerçekleştiren toplumun bu gereksinmelerini karşılamakta işlevsel olduğu söylenebilir.

Modernizm projesi de toplumsal gelişmeden etkilenerek bazı değişiklikler geçirmiştir. Tek bir temsil biçiminin olduğu kabulü, dünyada sosyalist hareketin gelişimi ile birlikte gevşemeye başladı, onun yerini evrensellik savlarını da koruyan, bir relativizm almaya başladı. Bir başka gelişme ise bilimin, eylemin tek yol göstericisi kabul edilmesinin sonucu olarak ortaya çıktı. Bu inanç bilginin uygulamada başarılı olmasını gerektiriyordu. Oysa başarısızlık şu ya da bu şekilde ortaya çıkıyordu.

Tarihsel Süreç

Bir süreç olarak modernite, ekonomik ve toplumsal koşulları itibariyle esas olarak 16. yüzyıldan itibaren ele alınıp değerlendirilmelidir.

Felsefi gücünü 18.yüzyıl Aydınlanma felsefesinden alan modernite , aklı ve insanı merkez olarak belirler, toplumsal yaşamı rasyonalize eder, dini toplumsal yaşamda arka plana iter ve laikliği ilke olarak benimser. Öznenin ve özgürlük fikrinin yaygınlaşıp güçlenmesi ve bunların tüm siyasal ve felsefi düşüncenin merkezi durumuna gelmesiyle anlamını bulur. Ayrıca terimin gelişen anlamlarının, 18. ve 19. yüzyılların keşifleri ve buluşlarıyla da ilişkili olarak boyut kazanmış olduğunu da belirtmek gerekir. Özet olarak modernite, düşünsel olarak Aydınlanma Çağı'na, politik olarak Fransız Devrimi'ne ve ekonomik olarak da Sanayi Devrimi'ne bağlıdır.

Modernleşmenin oluşumu

EVRENSEL OLAN SÜREÇ (Uzam ve Zaman içinde antropolojik ve Biyolojik gelişim süreci) TARİHSEL SÜREÇ Rönesans, Reform, Laiklik, Fransız ihtilali, Sanayi devrimi, Kapitalizm Gelişmekte olan ülkelerin liderleri ve aydınları tarafından izlenen seri politikalar sonucu

Modernleşme nedir?

Sosyal ve siyasal bir değişimdir.

Sanayileşme sonrası batı uygarlığında görülen sosyal ve siyasal değişimler

Modernite üzerine görüşler:

Karl Marx, Emile Durkheim ve Max Weber modernitenin sosyoloji alanında üç önemli savunucularındandır. Marx, modernitenin kurumsal değişiminin nedeni olarak kapitalizmi verirken, Durkheim sanayileşme sürecini ön plana çıkarır. Durkheim'a göre kapitalizm etkili olsa da merkezi olmadığını savunmaktadır. Weber ise teknoloji ve rasyonelleşmenin modernitenin etkilerinden en önemlileri olduğunu ve bürokrasinin bu sürecin birincil sonucu olduğunu ileri sürer. Giddens, bu tür ayrımların kesinliğine karşı bir tartışma öne sürmektedir. Ona göre modernite bütün bu nitelikleri içeren çok yönlü bir gerçektir.

Bu düşünce tarzı  Bozulmuş, tahrif edilmiş, insan eliyle çığırından çıkarılmış bir kutsal kitabın ve güya bu kitabın öğretisine dayalı bir Hıristiyanlığın bunalttığı ve hayatından bezdirdiği Batı insanı, kurtuluşunu dini/Hıristiyanlığı ve dine ait olan herşeyi toptan reddetmekte bulmuştur. Bu reddediş, kolay bir şey değildi. Çünkü bu, kelimenin tam anlamıyla bir redd-i mirastı ve yaklaşık 1500 yıllık bir Hıristiyanî birikimin hayatın içinden atılması, yani hayatın dini olan şeylerden yana boşaltılması anlamına geliyordu. Oysa hayat dinamikti ve kesinlikle boşluk kabul etmezdi. Öyleyse bu boşluk mutlaka bir şeylerle doldurulmalıydı.

Fakat ne ile doldurulucaktı, bu boşluk?

Gerçekten işi çok mu çok zordu Batı/Avrupa insanının.

Bu zor işi başarmak uğruna Batının cins kafaları büyük uğraşlar verdiler, büyük çilelere katlandılar ve kimi zaman sonu ölüme kadar varan çok büyük riskleri göze aldılar. Bütün bu uğraşların sonunda ise, hem 1500 yıllık Hıristiyanî birikimin reddiyle kafalarda ve gönüllerde oluşan büyük boşluk doldurulacak, hem de huzura ve mutluluğa hasret kalan Batı insanı huzura ve mutluluğa kavuşturulacaktı.

Sanat ve edebiyatla başlayıp, giderek hayatın bütün alanlarını içine alacak şekilde genişleyen ve asırlarca süren bu çileli arayış döneminin literatürdeki adı, “Aydınlanma Çağı”dır. Ve bu çağ, modernizm dahil, Batı kökenli bütün “izmler”in beslendiği ana kaynaktır. Hal böyle olunca, modernizmden daha önce aydınlanmanın ne olduğuna bakmamız doğru olmaz mı?

Immanuel Kant 1784’lerde aydınlanma ile ilgili olarak, şunları söylüyordu:

“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını, bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür. Bunun nedenini de aklın kendisinde değil; fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini göstermeyen insanda aramalıdır”.

“Aklını kendin kullanmak cesaretini göster”, sözü, şimdi bu gün aydınlanmanın parolası olmaktadır.

“Doğa, insanları yabancı bir yönlendirmeye bağlı kalmaktan çoktan kurtarmış olmasına karşın, tembellik ve korkaklık nedeniyledir ki, insanların çoğu bütün yaşamları boyunca, kendi rızalarıyla erginleşmemiş olarak kalırlar. Ve aynı nedenledir ki, bu insanların başına, gözetici, ya da yönetici olarak gelmek başkaları için çok kolay olmaktadır.“Benim yerime düşünen bir kitabım; vicdanımın yerini tutan bir din adamım…” oldu mu zahmete katlanmama hiç gerek kalmaz. Para harcayabildiğim sürece düşünüp düşünmemem de pek o kadar önemli değildir.

Şimdi de modernizmin ne olup ne olmadığını konunun uzmanlarının kaleminden özetleyelim:

“Modern sözcüğü, tarihî uzantısı belli olmayan, ama mekanı Avrupa kıtası olarak belirlenen bir yeri kapsamaktadır. Bir Çin uygarlığı veya doğu bilimi için modern sözcüğü kullanılmamaktadır”.( Mesela bir Endülüs (711-1492) uygarlığı Avrupa'ya modernizm bağlamında çok şey kazandırmıştır.Ancak literatürde hiç bahsedilmez.)

“Moderniteyi ilk kez Hegel kullanmış olup, İngiltere’deki yeni zamanları belirtmektedir”.

“Modernite, Avrupa’da 17. yüzyıldan bu yana ortaya çıkan, daha sonrasında etkileri açısından, az ya da çok, dünya ölçeğinde yaygınlaşan hayat biçimlerine, ya da örgütlere işaret eder.” (A. Giddens)

“18. yüzyıl aydınlanma dönemi ile başlayan akıl çağı, modernizm(modern) kavramını gündeme getirerek, bu yüzyıldan günümüze dek gelen çağların modern çağlar olarak nitelenmesine yol açmıştır. Modernizm, ya da modern çağları betimleyen temel kavramlar şunlardır” (N. Kale):

“Rasyonellik, aklın egemenliği, mantık, bilimsel/evrensel doğrular, bilimsellik, sistematik düşünme, pozivitizm...”

“Modern'in kelime anlamı, çağcıl, çağdaş, yeni, asrî olup; modernizm, çağcıllık, yenilikçilik demektir. Modern teriminin içeriği her çağda, her dönemde yeni olan şeylerle değişmekle birlikte, eskiden yeniye geçişi ifade etmekte; çağcıl, yeni olan şeyleri irdelemek için kullanılmaktadır. Bu nedenle belirli çağları, içerdikleri yenilikler açısından değerlendirirken kendilerinden önceki çağlara göre modernlik niteliği atfetmekteyiz.

“Ayrıca tarihsel çizgi içinde Ortaçağdan sonraki çağları modern çağlar olarak niteleme eğilimi de vardır. Bunun da nedeni, insanın Ortaçağda yüklendiği dinsel kulluk görevini, modern çağlarda bırakıp, kendini  merkeze alması, bilimin, bilimsel düşüncenin, pozivitizmin ,yaşamın tüm alanlarına nüfuz etmesidir”.

“Modern, yeninin, yakın zamanın eş anlamlısı haline gelirken, gündelik yaşamda ve kültürde modaya uygun tutumlara da modern denilmektedir”.

“Aslında modern radikal bir değişimden sonra ortaya çıkanı adlandırır. Sözgelimi, tarımsal dünyanın yerini, sanayileşmiş modern dünya almıştır”.

“5. yüzyılın son döneminde ortaya çıkan Latince modernus terimi, puta tapma karşısında yükselen hıristiyanlık gerçeğini nitelemiştir.” ilginç

“Modern olmak, düne ait olmayan bir dünyada yaşamak demektir”.

“Aydınlanma düşüncesi, ilerleme fikrine kucak açarken, herşeyde aklı egemen kılarak insanları kaderci yaklaşımdan kurtarmak istemiş; bilimsel, kültürel, teknik ve endüstriyel devrimlere öncülük etmiştir.

Modernlik, 18. yüzyılda Aydınlanma düşünürlerinin nesnel bir bilim, evrensel bir ahlak ve yasalarla özerk bir sanat geliştirme amacı güden düşünceleriyle biçimlenmiştir”.

“Modernizm, Aydınlanma felsefesiyle ortaya çıkan, insanlığı, içinde bulunduğu bağnazlıktan, hurafelerden, geri kalmışlıktan kurtarmayı amaçlayan; toplum bilimlerinde insan uygarlığının, genellikle sanayileşme ve laikleşme aracılığıyla uğradığı ekonomik, siyasal, toplumsal bir dönüşümdür ve ilerleme olgusunu temel alarak, insanlığın gittikçe daha iyi ve üstün amaca doğru hareket ettiğini kabul eder”.

“Modern dönemlerde aşama aşama her alan kurumsallaştırıldı. Bilim, ahlak ve sanat yaşam dünyasından kopmuş, özerk otoriter alanlar durumuna getirildi. Ortaçağda Tanrının, dinin kulluğunda olan insan, bu sefer de modern çağın yücelttiği olguların, otoritelerin kulluğuna soyunmuş oldu”.

“Ortaçağdaki papazın yerini, modern çağda bilim adamı almıştır. O artık ussallığın temsilcisidir. Ön yargılardan kaçınan, doğmatikliğe saplanmayan kişidir.”

“Modernizm de bilim bilgisinin kültür ve gelenekten bağımsız, öznellikten arınmış olduğuna inanılır. Bu bilgi kişiden kişiye, toplumdan topluma, kültürden kültüre değişmez.

“Teknik ve iktisadî ilerleme, toplumsal, siyasal, fikrî ve ahlakî ilerlemenin çekici gücüdür. Modernlik için büyülü kelime ilerlemedir,ilericiliktir. Bu ideoloji böyle bir denklem içinde algıladığı ilerlemeyi, bir tarih kanunu olarak görür.

Modernizm, insanların kendi iradelerinden başka her türlü aşkın otoriteyi reddederek,özgürlüklerinin önüne yine kendilerinin koydukları engelleri aşma kararlılığı ve kişisel özgürlükle bir arada yaşamanın gereklerinin birbirlerini kısıtladığı değil, zenginleştirdiği bir toplum, daha doğrusu bir dünya yaratma hayalidir.

Böylesi bir yaklaşımın Aydınlanma felsefesiyle birleşmesi sonucunda iki kavram güç kazanarak ortaya çıkar: Pozitivizm ve laiklik. Bunların ilki insanın ve insan aklının doğa üstündeki deneysel bilgiye dayalı egemenliğini vurgulamak ve pekiştirmek için kullanılır.

Modernist mantık içinde birey pozitivizmle doğa; laisizmle de aşkınlık –tanrı- karşısında güçlenir.

.. Toplumu ve bireyi denetleme ve örgütlemenin söz konusu olduğu her yer ve noktada da merkezi bir otoritenin belirleyici gücünden söz açmak gerekir. Bu merkezi otorite, 1789 Fransız Devrimi’nden sonra üniter-ulus devlet olmuştur ve bu gelişme gerek Aydınlanma felsefesinin gerekse de modernizm diye tanımlanan dünya

görüşünün tıkanmasının temel gerçeğini hazırlamıştır.

Modernizm Ve Toplum Mühendisliği

Habermas’a göre, modernlikle birlikte bilgi üç ayrı alanda aranmaya başlandı: Bilimsel teknolojik, ahlaki-pratik, estetik-dışavurumsal.Devlet, bir yandan merkezi planlamayla hem yeni düzeni sağlam ve akılcı bir zemin üstüne oturtacak, böylelikle pozitivizmin bir gereğini yerine getirecek, bir yandan da bilgiyi elinde bulunduranların ona dayanarak geliştirdikleri otoriter tutumlarını kendisiyle bütünleştirmesine olanak sağlayacaktır :

Toplum mühendisliği.

Bu, önceden’ tanımlanmış bir toplumsal gerçekliği oluşturmak için belli programlar üretmek ve onları toplumun önüne kabul etmesi için koymaktır. Burada sorun, toplumsal gerçekliğin ne ve nasıl olduğunu önceden belirlemek, bunu da kuramsal bir başlangıçtan yola çıkarak yapmaktır. Bu tavır ve tutum tüm totaliter yak laşımlarda büyük kuramlarda geçerlidir. Bu nedenle, totaliter yaklaşımların hemen tümü toplumsal kalkınmadan, büyüme ve ilerlemeden, büyük sanayileşme etkinliklerinden söz açarlar.

Devlet Modernleşme Çelişkisi

Aydınlanma felsefesi, özünde burjuvaziyle (köylü, işçi (proletarya)  sınıfına dahil olmayıp, özelliğini zenginliğinden ve şehirliliğinden alan kentli kişi) birlikte doğan, onunla birlikte gelişen ve nihayet burjuvazinin sınıfsal bir güç olarak kendisini siyasal alanda öne çıkarmak istemesiyle birlikte siyasallaşan bir olgudur.

Dolayısıyla, modernizmin bünyesinde özgürleşme, bağımsızlaşma türünden kaygılar bulunsa da bunlar, sonuçta, yeni bir düzen kurmak için vardırlar. Moderni hazırlayan Aydınlanma felsefesi, sonuçta 1789 Fransız Devrimi’yle birlikte siyasallaşmıştır ve bu gelişmeyi milli burjuva demokratik devrimi diye tanımlamak olanaklıdır. Bu devrim, bir yandan burjuvazinin siyasal bir erke dönüşmesini sağlamış, bir yandan da parlamentarizmi toplumsal bir olgu olarak geliştirmiştir. Başlangıçta özgürlük kavramıyla bütünleşmiş ve gene burjuvazinin geliştirdiği bir kavram olan bireyliğin, zamanla yurttaşlık kavramıyla yer değiştirmesi olmuştur.

Feodal dönemin aşkın gücü (Tanrı) ve onunla özdeşleşmiş olan senyör (derebeyi) karşısında hiçbir hakkı bulunmayan kulun MBDD’yle (milli burjuva demokratik devrimi) birlikte hakları olan yurttaşa dönüşmesi son derecede önemli ve ilginç bir gelişmedir. Yurttaş, artık aşkın güç olan devletin karşısında bir dizi hakkı olan, bu haklarını yasalarla güvence altına almış, fakat devletin erki karşısında onları kullanamayan birisidir.

Kısacası, bireylik olgusu, modernist devletin gücü ve iradesi önünde gerilemiş yeni bir kul tipi olan yurttaş-kul doğmuştur. Yurttaş-kulun birey olarak kendisine ait hakları gözetmesine, onları aramasına ve kovuşturmasına gerek yoktur; çünkü devlet onun adına (halkçılık) onun için gerekli olan kararları vermektedir. Ona düşen devlete saygılı, onun aldığı kararları uygulayan yurttaş-kulluğu sürdürmesidir. Devlet, bu amaçları sağlamak için de belli kavramları kullanmak zorundadır ve bunların başında toplum mühendisliği ile onu teme11endirecek olan merkezi planlama gelir. Bu, önceden tanımlanmış bir toplumsal gerçekliği oluşturmak için belli programlar üretmek ve onları toplumun önüne kabul etmesi için koymaktır. Burada sorun, toplumsal gerçekliğin ne ve nasıl olduğunu önceden belirlemek, bunu da kuramsal bir başlangıçtan yola çıkarak yapmaktır. Bu tavır ve tutum tüm totaliter yaklaşımlarda büyük kuramlarda geçerlidir. Bu nedenle, totaliter yaklaşımların hemen tümü toplumsal kalkınmadan, büyüme ve ilerlemeden, büyük sanayileşme etkinliklerinden söz açarlar.

Modernizm ve İnsan

Modernizm, aydınlanma ile gelen zihinsel dönüşümün ortaya çıkardığı bir ideoloji ve bir yaşam biçimidir; insana, doğaya, tarihe, hayata yeni bir bakıştır. Modernizm bilgide, kültürde ve siyasette gelenekten köklü bir kopuş mahiyetinde yeni bir hayat tarzına geçiş, yeni bir bilinç oluşumu, zihinsel bir devrimdir. Dünyaya ve hayata, öncekinden kökten farklı, yeni bir bakıştır. Rönesans ve reform çağının bir devamı olan aydınlanma felsefesi, modern hayat görüşünün ve düşünüş tarzının oluşumunda doğrudan etkili olmuştur.

Gelenekle köprüleri atmış olan modernizm doğaya, insana, eşyaya rasyonel, seküler ve hatta kimi zaman pozitivist bir bakışı ifade eder. Dolayısıyla modernizm, belli düzeyde siyasi bir ayrışmayı da uhdesinde barındırır. Bununla beraber belirtmek gerekir ki, kendilerini ‘modern’ olarak tanımlayanından, en gelenekçi zümrelere kadar, kavramın mahiyeti üzerinde tam bir görüş birliği sağlandığı da söylenemez. Bir bakıma, herkesin modernizmi kendine göredir. Kendilerini modernizm çizgisinin en uç noktasında görenler, bunu, çizginin diğer ucundaki -geleneksel- zümrelere karşı bir ‘koz’ olarak kullanma eğilimi gösterirken, gelenekçi zümreler de çoğu zaman, karşı tarafa, bir ‘rüşdünü ispatlama’ çabasına koyulmaktadırlar.

Modernizm ne yazık ki, Türkiye gibi toplumlarda insan, doğa ve ahlak üzerinde birçok yıkıcı etkiyi de beraberinde taşımıştır. Aslında modernliğin tanımının müşkil olmasına; herkesçe kabul edilebilir, sabit bir anlamın ortaya konamamasına rağmen, modernizmin tek bir tanımı varmış gibi hareket etmek, dolayısıyla modern adı verilen tek bir yaşam tarzını herkese dayatmak,  ancak fanatizmle izah edilir bir tutumdur.

Her kavramın olduğu gibi, modernizmin de, siyasi fanatizmlere boğulmadan, olabildiğince objektif ilmî/siyasî kıstaslarla insana getirdikleri ve götürdüklerinin mukayeseli bir şekilde tartışılması gerekir.

Modernleşme, mutlak bir bireyciliği tevlid etmektedir. Bunun, modernizmin kaçınılmaz bir sonucu olup olmadığı tartışmaya açıksa da, vakıa böyledir. Oysa bireycilik (individualizm), bizim gibi yardımlaşmayı seven, evde ve okulda çocuklarına yüzlerce kez, yaşlılara yardım etmeyi, toplu taşıma araçlarında büyüklere yer vermeyi öğreten bir cemiyetin ruhunu öldürebilir. Bireyciliğin adeta bir ideoloji haline geldiği bir toplumda egoizmi, bencilliği, benmerkezciliği ve menfaatperestliği nasıl önleyeceksiniz? Birey olmakla bireyciliği de birbirine karıştırmamak gerekir. Birey olmak, kişinin şahsiyetinin gelişimidir ve son derece önemlidir.

Modernizmin rant tutkusu ne yazık ki şehirlerimizi şehir olmaktan çıkartıp, birer beton sütunlar galerisine dönüştürmekte; mahalle ve sokak kavramlarını unutturmakta, şehirlerin ruhu denilen şeyi katletmektedir. Bu katliamdan doğa da nasibini almaktadır. Modern bireyler doğayı bencilce kullanmaktadırlar. Doğa, bizzat orayı kirletmekte kullanılan, “kullan, at!” türü naylon araç gereçler gibi kullanılıp atılmaktadır. Modern birey, doğayı zevkine göre sorumsuzca kullanmakta, kendisinden sonrasını tufan olarak görmektedir.

Kuşkusuz değişim bir gerçektir. Yunan filozofu Herakleitos’un, “bir nehirde iki kere yıkanılmaz” sözü, doğal değişimin belki de en iyi ifadesidir. 21. Yüzyıl toplumlarının, değil yüzlerce yıl, on yıl öncesi gibi olmasını bile bekleyemez ve isteyemeyiz.

Michelet ise modernizmi rönesansla birlikte başlayan "dinden bağımsızlaşan" bir süreç olarak ortaya koyar. Gerçekten de Antik Yunan dönemiyle birlikte Batılı insan diğer dünyalardan farklı olarak eşya ve hadiseleri yeni bir yöntem ve üslupla yorumlamayı keşfetmiştir. Batılı insan dinden, gelenekten ve mitolojiden bağımsız olarak akılla evreni; eleştirel, şüpheci ve önyargısız biçimde yorumlamaya başlamıştır. Ancak miladın ilk yıllarıyla birlikte Hıristiyanlığın tüm dünyada etkisini göstermesi, felsefenin ya da felsefi düşünme biçiminin de bu dinin etkisi altına girmesini kolaylaştırdı. Kilisenin de kurumsallaşarak gücünün farkına varmasıyla birlikte söz konusu düşünme biçimi kilisenin (dinin) bir aracı haline geldi. Ancak aklı dinin doğrularına uyarladığını iddia eden kilise bu silahı biraz da insafsız kullanmış olacak ki, bir takım oluşumların ortaya çıkmasının da zeminini hazırladı. Birileri dinin doğrularıyla kilisenin doğrularının özdeşleştirilemeyeceğini açık açık konuşmaya başladı. Bir bakıma Michelet’in deyimiyle "Allah’tan başka her şey Allah’tı .

Kilisenin otoritesinin sarsılması için öncelikle bir araç olarak kullanılan felsefenin özgünlüğüne kavuşturulmasının ve ardından Kilise’nin evren, bilim, din, insan vb. konularda ki anlayışlarının sarsılmasının gerektiğine inanılıyor.

Kilisenin otoritesinin sarsılması diğer alanlardan ziyade özellikle din alanında ortaya çıkacak yeni görüşlere ve yeni yorumlara bağlıydı. Nitekim Martin Luther’le birlikte mevcut din anlayışına müthiş bir darbe vuruldu. Martin Luther Katolik yoruma, Kilise’ye ve din adamları sınıfına karşı çıktı ve 1517 yılında Wittenburg kilisesinin kapısına astığı ünlü 95 teziyle yeni bir din anlayışı getirdi. Ona göre Kilise’ye, din adamları sınıfına ve dolayısıyla aracılara gerek yoktu, tüm insanlar İncil’i direkt olarak anlayabilirlerdi.

Modernizmin temellerinden biri de bu dönemde ortaya çıkmış "hümanizm" akımdır. Yani insan anlayışının değişmesidir. Bir bakıma hümanizm, modern insanın yeni hayat anlayışını ve duygusunu dile getiren-getirecek bir akımdı. Hümanizmle birlikte insan evrensel bir organizmanın renksiz bir üyesi olmaktan kurtuluyor ve kişiliğini arayan, benliğinin özel renklerini bütün canlılıklarıyla ortaya koymak isteyen "birey" haline geliyordu.

Rönesans dönemi evren, insan, din, bilim anlayışıyla bir bakıma modernizmin felsefi temellerinin ortaya konulduğu dönemdi. Batı dünyası her alanda hızlı bir değişim geçiriyordu. Aydınlanma dönemi ise artık modernizmin ilkelerinin tamamen netleştiği en azından felsefi, sosyolojik ve kültürel temellerine oturduğu dönemdir.

Rasyonalizasyonu ve ilerlemeyi temel alan Aydınlanma düşünürlerinin diğer önemli bir özellikleri ise Ortaçağ’dan ne almışlarsa onu sekülerleştirmeleridir. Bir bakıma Aydınlanma ile birlikte modernizmin temel ilkeleri olan, evrenin birliği ilkesi, ilerleme, rasyonalizasyon ve sekülerizm belirginleşmiş oluyordu.

Ortaçağ’ın ussallığına koşut olarak modern ussallık Tanrı’nın merkezde olduğu yere bu kez insan’ı yerleştirmiştir. Bilim ve akıl yeni otorite olmuştur.

Her şeyi tekilciliğe indirgeyen ussallık, sonunda tek din, tek dil, tek bayrak istemleriyle farklılıklara savaş açmıştır. Aydınlanma bu dönemin felsefi arka planını oluştururken, pozitivizm yöntemini belirlemiştir. Aydınlanma, aklı kullanma özgürlüğünü, pozitivizm de bu aklın ve özgürlüğün nasıl kullanılacağını belirlemiştir.

Özgürlük, eşitlik, insan hakları, demokrasi gibi kavramlar aydınlanmayla birlikte gündeme gelmiştir. Artık insan için mutlu olmanın yolu açılmıştır. Bu mutluluk vaadi ise daha önceki dönemlerde olduğu gibi genelleştirme yöntemiyle ortaya çıkan bir tür egemenlik istemini de beraberinde getirmiştir. Bu kez, egemenlik isteminde bulunan akıldır.

Abel Jeanniere göre ise modernizme geçişi belirleyen dört olgu vardır bunlar; bilimsel, siyasal, kültürel ve teknik olgulardır.

Bunlar daha da açılacak olursa modernizm kaynakları bir bakıma:

a) Aydınlanma geleneği b) Rasyonalizm  c) İlerlemeye dayalı bilimsellik anlayışı

d) Ulus - devlet e) Sekülerizm biçiminde ortaya çıkmaktadır.

Modern dönemle birlikte ortaya çıkan değişimleri ise başlıca dört öbekte kümelendirmek de mümkündür:

1) Kapitalist ekonominin evrensel boyutlarda gelişmesi ve sanayi devrimi sonrası döneme özgü sınıflı toplumsal yapılanma, bu sürecin giderek pekişmesi ve yerleşmesi.

2) Rasyonel çalışan merkezi bürokrasinin giderek daha fazla etkin gelişmiş devlet aygıtlarının yapılanması ,yaygınlaşması.

3) Devrimsel nitelik alan bilimsel - teknik gelişmelerin sonuçlarının ve etkilerinin dünya ölçeğinde artması, genişlemesi.

4) İnsanların günlük yaşamlarının her geçen gün giderek biraz daha rasyonalize olması.

Kuşkusuz modernleşmenin ortaya çıkışı salt felsefi ve fikri akımlarla izah edilemez. Modernizmin ortaya çıkışında ki sosyal ve kültürel temeller de gözardı edilmemelidir. Batının ve modernizm oluşumunda Antik Yunan düşünürlerinin görüşleri kadar, coğrafi keşif ve seyahatlerin, kilisenin otoritesine karşı verilen siyasal ve sosyal mücadelenin, sosyal hareketlerinin ve değişimlerin hızlılığının da etkisi vardır. Hatta bunlar yapısal olarak daha önceye düşer.

Yaşamımızı biçimlendiren modernlik, aslında yaşamımızı biçimlendirmeyi zorunlu kılan bir hegomanyadan farklı değildir. “eskinin dışlanması, yeninin kutsanmasıdır modernlik ve esas itibariyle on dokuzuncu yüzyıl ile birlikte gündelik hayatları tanzim etmeye girişen buyurgan bir sistem haline almıştır.” Bu köklü bir değişimdir. Bu değişim, toplumun yeniden örgütlenmesini ve yeni ilişkilerin oluşmasını içinde barındıran bir dönüşümdür. 

On yedinci yüzyılda ortaya çıkan ve gününüz dünyasını biçimlendiren modernizm, toplumların yeniden yapılanmasında ve örgütlenmesinde köklü değişimler ortaya çıkarmıştır.

Toplumsal dönüşümün yönünü belirleyenler yenileşmeyi ve gelişimi, aslında bir hegomanya olarak kullanmışlardır. Azgelişmişler bu hegomanya alanına girmek zorunda kalmışlar ve kendi toplumsal değişimlerini toplumlarına rağmen yapmışlardır. Kuşkusuz değişimde kaçmak, ona kapalı olmak sürekli değişen dünya da mümkün değildir. Ama değişimin bir elbise gibi toplumun üzerine sorgulanmadan geçirmek değişimin kabulünde sorunlar yaratmaktadır. Halen Avrupa Birliğine girmeye çalıştığımız şu günlerde de bu hegomanya alanın çalıştığını görmekteyiz. Değişim bizim için, bizim adımıza, ama bizden habersiz gerçekleşmektedir.

Özet

İçinde bulunduğumuz çağa verilen adlardan biri de Bunalım çağı’dır. En geniş anlamıyla bunalım, belirsizlik demektir; bir başka deyişle, çağda ya da toplumda uygulanan, uygulanmakta olan ilkelerin, akıl yürütme biçimlerinin yaşamda ortaya çıkan olgular karşısında yetersiz kalması, onlardan kopması, kısaca artık işe yaramamasıdır. Bu bir tür kargaşa durumudur. Anlam yükleyemediğimiz olgu ve olaylarla karşı karşıya kalmaktır, sahip olunan evren ve dünya tasarımlarının parçalanması, iletişim bozukluklarıdır, şiddetin yaygınlaşmasıdır... Böylesi bir durumda insan kendini yeniden kurma, oluşturma zorunluluğu ile karşı karşıya kalır. Bunun anlamı, insanın şimdiye değin yapıp ettikleriyle, kendisini oluşturan ve kuranlarla bir tür hesaplaşmaya girmesidir.  

HABERE YORUM KAT