Buzdolabında Bekleyen Raf Ömrü Uzun Bir Ürün...

11.04.2016 10:05
Buzdolabında Bekleyen Raf Ömrü Uzun Bir Ürün...
Yıldıray Oğur, çözüm sürecinin kronolojisini verdiği yazısında, Kürt halkını katletmiş, Esed’le kendine bir gelecek arayan ve hükümeti devirmeyi kendine amaç edinmiş PKK'nın müzakerelerde Türkiye ve Türkiye Kürtlerinin muhatabı olmadığının altını çizmiş.

Yıldıray Oğur / Türkiye

“Kanunlarla sosisler birbirine benzerler, yapılırken görmemek en iyisidir” demişti Bismarck. Aynısı barış süreçleri için de söylenebilir. Ve biz son beş yıldır o sosisin yapımını neredeyse canlı canlı izledik.


1993, 1998 çözüm girişimlerinden sonra AK Parti iktidarları üç kez PKK meselesini çözmek için masaya oturdu.  2005’te Erdoğan’ın Diyarbakır konuşmasıyla başlayan MİT’in PKK ile temasları, 2009’daki Demokratik Açılım ve ardından Habur’la sonuçlandı.


Sınırda özel mahkeme kurulmasına rağmen, içeri giren PKK’lıların üniforma çıkarmama ısrarları, karşılama törenleriyle Batı’da ortaya çıkan negatif havayla bir çuval incir berbat oldu. Ardından yaşanan Reşadiye Baskını’na rağmen görüşmelerin yeniden başladığını ise internete sızdırılan ses kaydından duyduk.


O ses kaydını kim buldu, internete sızdırdı kısmı hakkında tahminler var ama kesin bilinen bu ses kaydının ilk önce PKK’ya ait bir haber ajansı tarafından deşifre etme heyecanıyla haber yapıldığıydı.


Bütün bu tecrübelere, sızdırmalara, yan çizmelere rağmen aynı iktidar 2011 seçimleri öncesinde de Öcalan’ın “Barış konseyinde” anlaştık diye duyurduğu yeni bir girişim başlattı. Leyla Zana’nın Hürriyet’e “Bu işi Erdoğan çözer” dediği o girişim de seçimlerden bir ay sonra PKK’nın Silvan Baskını ve birkaç saat sonra Diyarbakır’da özerklik ilan etmesiyle bitti. PKK, Suriye krizini fırsata çevirmek için Devrimci Halk Savaşı ilan etti. 2011-2013 arasındaki iki yılda PKK’nın saldırılarında 280 asker ve polis, 100 sivil vatandaş hayatını kaybederken, Uluslararası Kriz Grubu’nun raporlarına göre 1000’in üzerinde de PKK’lı öldü.

 

Devrimci Halk Savaşı’na yine halk katılmadı, PKK’nın final yılı ilan ettiği bir yıl daha bir fantezi uğruna yüzlerce insanın ölümüyle sonuçlandı.


İşte son çözüm süreci; bütün bu ağır bilançoya, önceki iki denemede PKK’nın yan çizmelerine, dünyadaki benzer görüşmelerde daha önce bir kez Tamil Kaplanlarının yaptığını yapıp görüşmelerin içeriğini sızdırmalarına rağmen başlatıldı.


Toplum hazırlandı, herkes heyecanlandı. Öcalan silahlı dönemin bittiğini ilan etti, PKK Kandil’de basın toplantısı düzenleyip çekilme takvimini açıkladı. Başbakan çekilme sırasında PKK’lılara dokunulmayacağı garantisini verdi. 

 

Kronolojiyi yeniden hatırlamak isteyenler için 


http://www.turkiyegazetesi.com.tr/yazarlar/yildiray-ogur/587467.aspx

 

Peki PKK ne yaptı? Gezi sonrası karakol inşaatları diyerek çekilmeyi durdurdu. Çözüm sürecini “bitti, biter” diye tehdit ederek geçirdi. İmralı’da yapılan ilk görüşmeyi sızdırdı. (Bknz. Milliyet’teki İmralı Notları)

 

Yetmedi, en son görüşme notlarından kitap dahi çıkardılar.

 

Kitabın otantikliği şüpheli. Ama şu kısmı muhatap hakkında çok şey anlatıyor. Ağustos 2013 tarih. Çözüm sürecinin çok erken vakitleri. İmralı’daki görüşmede Selahattin Demirtaş, Öcalan’a anlatıyor:


“Demirtaş: Kandil’deki arkadaşlar işlerin bu tarzda yürümesinin imkânı olmadığını herhangi bir adım atılmadığını, üslubun bile değişmediğini, yol haritasının ortaya çıkmadığını, tek bir somut belge ve tutanağın olmadığını, bu nedenle zorlandıklarını belirtiyorlar. Zihniyetin değişmediğini dostların bile 'Siz bu kadar riski nasıl aldınız' diye hayretle yaklaştıklarını belirtiyorlar. Önderliğimizin belirlediği 1 Eylül tarihinin kendileri açısından şantaj olmadığını, ciddi olduğunu herkesin bilmesi gerektiğini iletiyorlar...


Öcalan: (Gülerek) Tamam, konuşacağız bunları...”

 

Bütün bu isteksizliğe rağmen, hükümet yasalar çıkararak, paketler açıklayarak, Akil İnsan heyetleri oluşturarak çözümün peşini bırakmadı. HDP’nin PKK’nın partisi olduğunu görmezden geldi, ona siyaset yapacak büyük bir alan açtı, KCK davalarında tutuklu isimleri serbest bıraktı, Kürt siyasetçilerin meşruiyetinin güçlenmesine yardım etti.

 

Öcalan’ın silah bırakma, silahlı mücadele döneminin bittiği mesajlarına rağmen PKK ise çözüm sürecine karşı hep isteksizdi, halkı Rojava üzerinden mobilize etmeye, AK Parti ve Erdoğan’a karşı kışkırtmaya devam etti. Sonunda 6-8 Ekim olayları oldu.

 

Buna rağmen Başbakan Akil İnsanları topladı, çözüm sürecinde yeniden gaza basıldı, Dolmabahçe’ye kadar giden adımlar atıldı. Toplum atılan adımları sonu hayır ve barış olduğu için destekledi, en azından görmezden geldi.

 

Ama Dolmabahçe gibi Türkiye’de halkın çoğuna fazla gelecek bir adımı bile hemen ertesinde Demirtaş ve Kandil’dekiler boşa çıkaran açıklamalar yaptılar.

 

Sonra tümüyle Erdoğan karşıtlığı üzerine yürütülen seçimler. Seçimlerden sonra “Barajlar” bahanesiyle bitirilen ateşkes, zaten kendilerinin yönettiği yerlerde özyönetim ilanları, özsavunma adı altında hendekler kazıp, milislerle başlatılan şehir savaşları...

 

400’e yakın asker ve polisin şehit edilmesi, çatışmalar arasında kalan onlarca sivilin ölmesi, 400 bin insanın göç etmesi, eline silah verilip milis yapılmış bini geçen sayıda gencin ölümüne sebep olmak yetmezmiş gibi bir de üstüne Ankara’nın ortasında canlı bombayla evine gitmeye çalışan, otobüs bekleyen insanlara yönelik iki katliam...

 

Manzara böyle.

 

Ve şimdi bütün bunlardan sonra PKK, aracılar, siyasetçiler üzerinden tekrar masaya dönmek istediğini söylüyor. Avrupa’daki liderlerden biri PKK’ya silah bırak çağrısı yapan ABD’den bunun için ricacı oldu.

 

Başbakan PKK’nın silah bırakıp Türkiye’den çekileceğini açıkladığı “2013 Mayısındayız biz hâlâ” dedi. PKK’nın ateşkesi bitirip cinayetlere başlamasından sonra bile “Çözüm sürecini buzdolabına kaldırdık” diyen Cumhurbaşkanı, konuşulacak bir şey olmadığını sert sözlerle anlattı.

 

Peki şimdi ne yapılacak?

 

Önce “zaten hep böyle oldu olur, 2013’ten de önce çok sayıda insan ölmüştü ama çözüm masası kuruldu yine” diyenler, son çözüm sürecinin herkesin gözü önünde olduğunu, sosis yapılırken herkesin izlediğini unutuyor. Ayrıca günün sonunda bunca külfete rağmen kimsenin midesine de sosis gitmedi ve ortada büyük hayal kırıklığı, öfke ve güvensizlik var. 2013 Mayıs’ından en büyük farkımız bu.

 

Atılan onca adıma rağmen, onca İmralı görüşmesine, Öcalan’ın çağrılarına rağmen PKK’nın kendi kitlesine bile anlatamadığı sebepler yüzünden tekrar silaha başvurduğunu, şehirleri terörize ettiğini, insanları yataklarında, kalleşçe tuzaklarda, şehirlerin ortasında bomba yüklü araçlarla katlettiğini herkes gördü. Çözüm süreci için oluşan toplumsal destek artık yok. Hiçbir iktidar buna rağmen artık bir adım atamaz.

 

Ayrıca 3 yıllık ateşkese, barış için alınan mesafeye rağmen, siyaset alanı bu kadar açıkken, HDP mecliste bu kadar güçlüyken, HDP/DBP’nin elinde bunca belediye varken özyönetim-özsavunma fantezileri için insanları öldüren, ölüme gönderen, 400 bin Kürt'ü evinden eden, canlı bombalarla katliamlar yapan bir örgütle hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam etmenin ahlaken de siyaseten de savunulması mümkün değil.  Ayrıca bu canice şımarıklığın ödüllendirilmesinin ilerideki bir olası çözüme ve barışa da katkısı değil ancak zararı olur. Türkler şahinleşir, Kürtler daha fazla PKK’ya rehin bırakılır.


 
Şimdi esas sorulara geçelim.


 
2005’ten bu yana her düzeyde ve her konuda görüşülen PKK’yla artık konuşulacak ne kaldı? 

 

“Önder”liğinin bile biri Dolmabahçe Sarayı’ndan, üçü milyonluk Newroz meydanlarından olmak üzere silahlı mücadele dönemi bitti çağrılarını dikkate almayan bir terör örgütü, daha hangi görüşmeyle silah bırakmaya ve çekilmeye ikna edilebilir?

 

Ayrıca ikna olduğunu söylese bile son üç tecrübeden sonra kim PKK’ya inanır?

 

Diyelim PKK’yla tekrar masaya oturuldu. PKK, silahtan vazgeçip çekilmek için Türkiye’den ne isteyecek? Özyönetim! Bunun için zaten aylardır savaşmıyor mu? Savaşarak elde edemediğini masada mı alacak?

 

Peki bu talebi kimin adına yapacak? İlanları 30 kişiyle yapılmış, ilan edilen yerlerde yaşayan halkın sahip çıkacağına kaçtığı, 200 kez sahip çıkma, yürüme, toplu namaz için yapılan çağrılara PKK’nın kendi has kitlesinin bile rağbet etmediği özyönetimin Kürtlerin bir talebi olduğunu artık kim iddia edebilir?PKK’nın yüzde 90 oy aldığı ilçelerdeki Kürtleri bile ikna edemediği özyönetime devlet nasıl ikna olacak?


 
Soruları daha da zorlaştıralım.


 
PKK’nın özyönetim gibi Kürtlerin reddettiğini açıkça gösterdiği fantezileri dışında zaten kendi siyasi tercihleriyle kendini yönetme hakkına sahip Türkiye’de yaşayan Kürtler için savaşmasına gerekçe olabilecek, silah bırakmak için şart olarak gösterebileceği herhangi bir talebi kaldı mı?

 

PKK’nın şu anda uğruna Türkiye’de çözüm sürecini ateşe verdiği Suriye’deki kantonları dışında bir varlık sebebi, motivasyonu, talebi var mı?

 

İçinde Suriye geçmeyen tek cümle kurmayan PKK en son ne zaman anadilde eğitimden bahsetti? Anadilde eğitim ya da yerel iktidarları güçlendirmek için elinin altında olan belediyelerde ne yaptı?

 

(PKK’nın şu anda ne istediğini Rus Dışişleri Bakanlığı’na yakın bir dergiye röportaj veren Cemil Bayık’ın röportajından okuyalım:

 

“Suriye'deki rejimin, devletin kısa sürede yıkılacağı düşünülüyordu. Baas ya da mevcut devlet içindeki tüm kesimlerin, aktörlerin saf dışı edileceği bir Suriye düşünülüyordu. Rusya’nın alana inmesiyle birlikte; yeni kurulacak Suriye mevcut rejimin de içinde olduğu farklı kesimlerin konsensüse dayanacak yeni bir Suriye olacaktır. Bu durum, geçiş aşamasından sonra demokratik seçimlerle yeni Suriye’nin oluşması biçiminde ifade edilmektedir. Bu nedenle artık batı da, hatta Baas’a çok karşı olan Türkiye de mevcut rejimin de içinde yer alacağı bir geçiş aşamasından sonra yeni bir siyasi sistemin oluşmasını kabul etmiştir...”


“Bizim Türkiye ve Kuzey Kürdistan'daki hedeflerimiz konusunda da şunları söyleyebiliriz. Türkiye'de gelinen aşamada ilk hedef AKP iktidarını düşürmektir. Gerçekten AKP iktidarı Türkiye açısından içeride ve dışarıda çok tehlikeli hâle gelmiştir. Bu yönüyle AKP iktidarının düşürülmesini önemli görüyoruz..”)

 

Kendi ülkesini iktidarı için yakmış, halkını katletmiş geri kalanını mülteci yapmış Esad’la kendine bir gelecek arayabilen, ama siyasi kanadı olan partisi Meclis’te iktidar ortağı olmaya bile yaklaşmış, belediyeleri, sivil, sosyal yapıları olan Türkiye’de çözüm sürecinde onları muhatap almış ilk hükümeti devirmeyi kendine amaç olarak edinmiş bir örgütle kim ne konuşabilir? Birinci amaç olarak devirmek istediğini söylediği hükümet ne konuşabilir? İstifa şartlarını mı?

 

Bu PKK’nın artık muhatabı Türkiye ve Türkiye Kürtleri midir yoksa uğruna Türkiye’deki Kürtlerin kazanımlarını ateşe verdiği Suriye rejimi mi? PKK artık bir Türkiye örgütü müdür yoksa Suriye örgütü mü?


 
Peki buradan nasıl çıkılacak?


 
Bu sorunun cevabını en iyi PKK biliyor. Bizzat yaşadığı iki tecrübede saklı cevap çünkü.

 

PKK, 10 yıl süren müzakerelere, Türkiye’de siyasi mücadelenin önünün açılmasına, Kürtlerin elde ettiği onca kazanıma rağmen, liderinin çağrı yapmasını bile takmayarak Türkiye’de silahtan vazgeçmedi. Ama 2011 yılında yakaladığı PKK’lıları idam eden, hiçbir siyasi mücadele imkânı olmayan İran’da hiçbir şey talep etmeden, neredeyse masaya bile oturmadan silahlı mücadeleyi bitirip, PJAK militanlarını İran’dan geri çekti.

 

Çünkü İran ordusu karşısında silahla yol alamayacağını gördü. Müzakereyle silahı bırakmaya ikna olmayan örgüt, güçle, silahla buna ikna edildi.

 

Türkiye de PKK’yı siyasi yollarla, konuşarak medeni bir şekilde silahlı mücadeleyi bitirmeye ikna etmeye çalıştı, olmadı. Şimdi de PKK silahın yol olmadığına askeri olarak ikna edilmeye çalışılıyor. Yine bir Prusyalı’dan örnekle bunu açalım; Prusyalı meşhur general Clausewitz “savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir” der. O halde şu anda yürüyen sürece de askerî müzakere dönemi denebilir.

 

PKK’nın kendi isteğiyle ve kararıyla Türkiye’de silahtan vazgeçmeyeceğini anlayan bir devlet de bundan başka bir ikna yolunu denemeyecektir. PKK,  büyük kayıplar verdi, veriyor. Çözüm için yeniden başlayan girişimlerin altında bir mola ihtiyacı olması muhtemel.

 

İran’da PJAK’ın yaptığı gibi PKK’nın önündeki birinci, epey acılı olan yol.

 

İkinci yol biraz daha eski. 1999’da yakalanmasından sonra Öcalan, PKK’lılara Türkiye’den çekilme emri vermiş, PKK’lılar Avrupa’da basın toplantısı düzenleyip silahlı mücadeleyi bitirdiklerini açıklamışlardı. Hatta PKK, eski kötü şöhretinden kurtulmak için adını da KADEK olarak değiştirdi.

 

Öcalan bunları yakalanmadan önce yürüttüğü gizli saklı temaslara güvenerek yapmıştı. Ne siyasi yollar açılmıştı, ne açıktan müzakere yürüten bir devlet vardı ortada, ne de Anayasa’daki vatandaşlık tanımını değiştirmeyi vadeden, Andımızı kaldıran, asimilasyon ve inkârı bitirdik diyen, Kürtçe kanal açan, okullara Kürtçe seçmeli dersler koyan bir hükümet...

 

PKK, Kürt bile diyemeyen eski Türkiye’den esirgemediğini, neredeyse koalisyon ortağı olarak yönetecek mesafeye geldiği yeni Türkiye’den herhâlde esirgemez.

 

Bunun için kimseyle oturup görüşmesine de gerek yok. 10 yıl boyunca bu görüşüldü ve karara bağlandı zaten. Talep belli, yapılması gereken de.

 

Tıpkı 1999’da olduğu gibi PKK, bizzat kendi kararı olarak, Türkiye’deki silahlı faaliyetlerini bitirdiğini ilan edip, güçlerini sınır dışına çekebilir.1999’dan farklı olarak bunu yaparken operasyon yapılmamasını talep edebilir, bunun için görüşmeler yürütülebilir.

 

Eğer PKK kendiliğinden bunu yaparsa, hem Türkiye’deki Kürtlerin sırtından silah, terör yükünü almış olur, bu Kürtlere yapacağı en büyük iyilik olacaktır. Çözüm süreci gibi bir tecrübeyi kaldırmayacak ama barışa ihtiyacı olan Türkiye’yi de rahatlatır. PKK’nın siyasi kanadı da kriminalize olmaktan kurtulur, önüne açılan alan iyice daralmaz. PKK, bunu yaparsa, çok sevdiği, uğurlarına maceralara girdiği uluslararası müttefiklerinin de elini kolaylaştırmış olur. Ayrıca askeri olarak da tek bir kurşun atılmasını meşrulaştıracak tek bir gerekçe bulunamayacak Türkiye yerine güçlerini silahın hükmünün daha uzun yıllar süreceği Suriye’deki savaşa kaydırmış olur.

 

Bu iki yol dışında çözüm sürecini buzdolabından kimse çıkarmayacaktır.

 

Türkiye riskleri alarak, sosis yapımını vatandaşlarına da göstererek çözüm sürecini yürüttü, bu tecrübe sırasında tuhaf bir şekilde Kürtler çözüm sürecini yürüten AK Parti’den koptu, HDP büyüdü. Ama ne zaman PKK süreci manasız yere bozup, savaşı başlattı, çatışmalar başladı, yine tuhaf bir şekilde bu kez AK Parti Kürtleri yeniden kazanmaya başladı.

 

Çözümle olmayan, savaşla oldu. PKK’nın silahı Kürtler için yük olmaya başladı, 30 yıldır askeri üstünlüğü hep elinde tutan devlet ilk kez PKK’nın ana kaynağını kurutacak ahlaki üstünlüğü ele geçirdi.

 

Çözüm süreci PKK’nın silah bırakmasıyla sonuçlanmadı ama PKK’nın silahının anlamsızlaşmasıyla sonuçlandı.

 

Belki çok daha kalıcı ve hayırlı bir sonuç oldu bu.

 

Şimdi hükümete düşen zaman geçtikçe kendi kendinin kurdu olan, hendeğini kazan PKK’nın kendi kendini yenmesine fırsat vermek, bu arada adım atmayarak PKK’nın Türkiye’de silahla ilişkisi hakkındaki nihai kararını vermesini beklemek, beklerken de güvenlikten taviz vermemek, silahlı gruplara karşı mücadeleyi sürdürmek, bunu yaparken de Kürtlerin kalbine dokunmaya, PKK’nın savaşı için bulamadığı gerekçeleri ona vermemek, Kürtleri incitecek kıracak dilden uzak durmaya devam etmek olmalı.

 

Çözüm süreci buzdolabında duruyor. Raf ömrü uzun. Havalar zaten ısınacak.

 

PKK, kendi kendine masayı kurup, müzakeresini yapabilir...

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim