1. YAZARLAR

  2. Kürşat Bumin

  3. Bütün sorunlar 'egemenlik'ten çıkıyor
Kürşat Bumin

Kürşat Bumin

Yazarın Tüm Yazıları >

Bütün sorunlar 'egemenlik'ten çıkıyor

A+A-

Türkiye'nin çok derin bir siyasal rejim krizi içinde olduğu besbelli. Kriz "kuvvetler" arasındaki "medeni ilişkinin" (biliyorsunuz, bu ilişki tarzı Anayasa'nın Başlangıç bölümünün tavsiyesidir) geçici olarak bozulmasından kaynaklanmıyor. Tam tersine krizin nedenleri çok daha derinde yatıyor. Asıl olarak da devletin kuruluşundan itibaren bellediği ve benimsediği bir takım klişelerin neden olduğu bir kriz bu.

Bu kriz "içimizdeki Danimarkalı" vs gibi (yeri gelmişken: bir tartışmada düzlemler bu kadar karıştırılır mı?) adlarla anılan ve son günlerde gündemi esir alan gelişmelerden filan hareketle anlaşılabilecek bir şey de değil.

Kriz, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren sahip çıkılan bir tür siyaset felsefesinin –nihayet- tökezlemeye başladığının bir işareti.

Bu "siyaset felsefesi", "halk egemenliği" ya da "millet egemenliği" gibi toplum olarak kulağımızın son derece aşına olduğu birtakım kavramlarla oluşturulmuş. Ve işin önemli tarafı, bu "felsefe" bütün "kuvvetler"in –deyim yerinde ise- ruhuna işlemiş.

Bu çerçeveyi Yargıtay Başsavcısı çok güzel özetlemişti: "Bağımsız ve egemen olan her devletin, partiler üstü olan bir devlet politikası vardır."

Dolayısıyla, bu felsefenin oluşturduğu bir devlet yapısında "kuvvetler ayrılığı"nın varlığından ya da ihlalinden söz etmek hiç inandırıcı değil.

Önceki günkü yazımda kısaca temas ettim: Bütün mesele "hukuk"u nasıl tanımladığınız ve anladığınıza bağlı. Eğer "hukuk", "sivil toplum"u vesayet altında tutan devletin elindeki bir araç olarak anlaşılıyor ise –özellikle günümüzde- işin henüz başındayız demektir. Hukukun bu şekilde anlaşılmasının ortaya "hukuk devleti" yerine "devletin hukuku" tamlamasını çıkaracağı besbellidir.

Demek ki her şeyden önce, hukuk ve politika ilişkisinin hangi öncüllerden hareketle kurulduğu önem kazanıyor. Yani:

"Devlet ve sivil toplum" ayrımını meşru görüp, hukuku zorunlu olarak "çoğul" nitelikte gördüğümüz "toplum"dan hareketle mi kurup işleteceğiz; yoksa söz konusu ayrıma sırtımızı dönerek, hukuku, "genel irade", "halk egemenliği" ya da "milli irade" gibi bir güç üzerine yükseldiğini söyleyen devletin iradesine mi terk edeceğiz?

"İddianame" ile başlayan krizin aslında, "egemenlik" paylaşımından çıktığını söylemek yanlış olmaz. Yani, bu ülkede halk ya da millet egemenliğini kimin (kimlerin) kullanacağı meselesi.

Biliyorsunuz, 61 Anayasası'na kadar böyle bir meselemiz yoktu. Ülkemize "kuvvetler ayrılığı"nı getirdiği söylenen 61 Anayasası, milletin egemenliğini "yetkili organlar eliyle" kullanacağı hükmünü getirdi. "Yetkili organlar" ifadesi 82 Anayasası'nda da varlığını korudu. ("Sivil Anayasa Taslağı"nın bu konuda –bence doğru olmayarak- "yasama, yürütme ve yargı organları eliyle" önerisini getirdiğini de hatırlayabiliriz.)

Bu durumda "egemenlik" ve "kuvvetler ayrımı"na ilişkin siyasal-anayasal olarak bulunduğumuz yeri şöyle özetleyebiliriz:

Egemenlik "kayıtsız şartsız milletin"dir, fakat kullanımında "medeni bir iş bölümü" çerçevesinde farklı organlar devreye girmektedir.

Bunun sonucu olarak bugün bir kere daha başgösteren "egemenlik savaşları" ve de bu çerçevede ortaya atılan "Kuvvetler ayrımı nasıl anlaşılmalı?", "Yargının yasama ve yürütmeye müdahalesi ne çerçevede olmalı?", "Hukuk Devleti mi, yoksa çoğunluk diktatörlüğü mü?" gibi bitmez tükenmez sorular...

Ben -sonra geliştirmek üzere- önümüzdeki bu manzarayı ve de krizi başka bir açıdan anlamaya çalışacağım. Yerleşeceğim açı da, "halk egemenliği"ni merkeze alan teori ve pratikleri özgürlük davasından hareketle eleştirenlerin açısı olacak.

Bana göre de, Türkiye'yi bütün "kuvvetleri" ile bayağı "eforik" kılan bu "egemenlik" meselesini ciddi biçimde tartışmadan demokrasinin vazgeçilmez koşulu olan "çoğul toplum" fikrine ulaşamayacağız. Fransız Devrimi'den başlayarak "halk"ı (ve onun "iradesini") "egemen" ilan eden bir teori-pratik, tanımı gereği "çoğul toplum"u dışlayarak, kim bilir kaç despotik rejime akıl hocalığı yapmıştır. Dolayısıyla, "halk"ı egemenlik teori-pratiğinde olduğu gibi "Tek" olarak değil, (Amerikan Devrimi'nin Kurucu Babaları'nın yaptığı gibi) doğru olarak "çoğul" olarak anlayan ve siyaset-hukuk ilişkisini buradan hareketle kurmaya biz de gayret etmeliyiz.

Yeni Şafak gazetesi

YAZIYA YORUM KAT