1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. Bursa'da “Hilafet Düşüncesi ve Hizbu’ttahrir” Semineri
Bursa'da “Hilafet Düşüncesi ve Hizbu’ttahrir” Semineri

Bursa'da “Hilafet Düşüncesi ve Hizbu’ttahrir” Semineri

Özgür-der Bursa Şubesi’nce 18 Mart 2013, Pazar akşamı “Hilafet Düşüncesi ve Hizbu’ttahrir” konulu seminer gerçekleştirildi.

A+A-

Serdar TAYBOVA’nın yaptığı selamlama konuşmasını takiben sunum Civan Behiç TURHAN tarafından yapıldı.

Hareketin tarihçesini özetleyip ve diğer İslami hareketler arasındaki yer ve önemi de değinen TURHAN, devamla şunları aktardı:

1952 tarihli müracaatnamesinde Hizb kendisini “ideolojisi İslam, gayesi İslam’ı tatbik ve dünya çapında İslami tebliğ yapacak bir İslam devleti kurarak İslami bir hayat tarzı başlatmak olan bir siyasi parti” olarak tanımlıyor. Hilafeti ve islami nizamı tekrar varlık sahasına geri getirmesi amacıyla ümmete liderlik etmek ve ümmetle birlikte çalışmak amacı taşıdığını beyan ediyor. Eddin olan İslam’ın bir ideoloji olarak tanımlanması, Ennebhani’nin o dönem Müslüman coğrafyasını istila eden sosyalist ve kapitalist ideolojilere karşı İslam’ı bir antitez olarak teorize etme çabasına işaret ediyor. Tıpkı mezkur ideolojiler gibi İslam’ın hayatın sosyal, ekonomik, askeri vb. her yönüne tatbiki mümkün kaideler içerdiği düşüncesini ortaya koymaya çalışıyor.

Parti, kuruluş mesnedi olarak “Sizden hayra davet eden, iyiliği emredip kötülükten uzaklaştıran bir ümmet olsun.” mealindeki Ali İmran suresi 104. ayeti zikrediyor ve ayette geçen ummet lafzından siyasi bir partinin anlaşılması gerektiğini savunuyor. Bununsa ayetin Müslümanlardan aralarında bir cemaat bulunmasını talep etmesinden ve marufu emredip münkerden nehyetmek görevinin siyasi bir iş olmasından anlaşıldığını ileri sürüyor.

Parti, İslam düzeninin hayatın tamamına, herhangi bir hükmü zayi olmadan, istisnasız hakim olması gerektiğini Maide suresinin meşhur 44. ayetiyle başlayan pasaj vb. ayetler ve rivayetler gibi delillerle ortaya koyuyor. Bu bağlamda “İslam dışı ideolojiler” olarak zikrettiği kapitalizmi, sosyalizmi, ırkçılığı, ulusçuluğu ve vatancılığı gayri fıtri olarak niteleyip Müslümanların bunlardan hüküm ve nizam devşirmesinin, bu savunular üzerine kitleleşmesinin haram olduğunu söylüyor.

Parti, Müslümanların içinde bulunduğu buhranı, geçmişte yaşamış mütefekkirlerce Hint, Yunan ve Fars felsefelerine itibar edilmesi ve on yedinci yüzyıldan itibaren batının müslüman coğrafyaya ihraç ettiği sekülar paradigma gibi sebeplere bağlıyor. Öte yandan bu buhranı sonlandırmaya yönelik tüm İslami girişim ve hareketleri de fiyasko olarak nitelendiriyor. Bunlardan tedrici/ıslahçı olanları usulsüzlükle ve başka ideolojilerden etkilenmekle, bunlara çağırmakla itham edip ayrıca İslam’ın cami inşa etmekle, kitap basmakla, hayır işi yapmakla ihya olmayacağını söylüyor. Ferdin ıslahının ancak toplumun ıslahıyla mümkün olduğunu söylüyor ki bu da hareketin neden ıslahı değil kökten bir değişimi savunduğunu ortaya koyan bir perspektif.

Hizbu’ttahrir, cihadi fraksiyonları itham ederken de klasik fıkhın daru’lislam-daru’lküfür ayrımını kullanarak eleştirmektedir. Buna göre bugün yeryüzünde daru’lislam olarak nitelendirilebilecek bir yer yoktur ve daru’lküfürde davet maddi fiillerle değil siyasi mücadeleyle olur. Bir daru’lislam kurulana kadar maddi fiil olan kıtal/harb anlamındaki cihad mümkün değildir.

Burada bir parantez açmak gerek. Çünkü zaman zaman hizb’e karşı fiziki mücadeleyi tamamen reddettiğine yönelik eleştiriler yapılıyor. Ancak bunun doğruluk payı yok. Hizb cihadın islami devletin karar verip icra edebileceği, müdafaya değil saldırıya yönelik ve islami davetin parçası niteliğinde bir fiil olduğunu savunmakla beraber ortada bu manada bir devlet yokken dahi partinin kendisini veya bulunduğu bölgedeki Müslümanları savunmasını gerektiren bir tehlike/saldırı ortaya çıktığı zaman onu def edene kadar mücadelenin her müslüman gibi kendi mensuplarına da farz olduğunu söylüyor.

Bir daru’lislam tesisi fikriyse bizi bugün hizble müsemma olan hilafet düşüncesine getirmektedir. Ona göre İslami nizamın, hayatın bütününü kuşatması ancak İslami hilafetin yeniden diriltilmesiyle mümkündür. Müslümanlar “hilafet devleti”nin birinci dünya savaşı sonunda yıkılmasından beri İslam’dan uzak yaşamaktadırlar. Bu nedenle İslami nizamın yani İslam devletinin yani hilafetin geri gelmesi için çabalamak her müslümana farzdır. Bu nedenle parti de hedefini ümmeti sahih bir şekilde kalkındırmak, onu geçmişteki ihtişamlı günlerine kavuşturmak ve dizginlerini diğer devletlerden kurtarmak için hilafet devletini kurmak olarak belirliyor.

Parti bu hedefe nasıl ulaşılacağı konusundaki soru işaretlerini de kendi geliştirdiği metodla gidermeye çalışıyor. Israrla İslami olmayan hiçbir fikirden etkilenmediğini, tamamen Kur’an, sünnet, icma ve kıyastan hareket ettiğini savunarak eylem planını üç merhale üzerine bina ediyor. İlk merhale, partisel kitlenin teşkili için parti fikrine ve metoduna inanan şahıslar oluşturmaya yönelik kültürlendirme merhalesi. İkincisi ilk merhalenin hitamını takiben ümmetle kaynaşma merhalesi ve son olarak yönetimi ele geçirip devralınarak islami nizamın sağlandığı ve dünyaya da taşıma faaliyetlerinin başlatılıp sürdürüldüğü hilafet merhalesi.

Kültürlenme merhalesi kurucu merhaledir. Risaletin Mekke yıllarını model alır. Buna göre nasıl ki Muhammed aleyhisselam risaletin ilk döneminde vahyi arz etmek üzere insanları fert fert davet edip onları İslam’la eritinceye kadar gizli mahfillerde gizlice tebliğ ediyorduysa, nasıl ki Müslümanlar İslam’ın adı Mekke’de açıkça bilinene kadar gizli bir şekilde ibadet ediyorduysa parti de kültürlenme merhalesinde aynı şekilde kendi kadrolarını kendi halkalarına yerleştirir ve onları eğitir. Parti bu merhalede sadece işi sadece kültürel yönle sınırlandırıyor. Fertlerini çoğaltmaya, onları halkalarında kendi kültürüyle kültürlendirmeye odaklanıyor. Böylelikle hizbi kitlesini oluşturmaya çabalıyor.

İkinci merhale risaletin açık tebliğ bölümünü esas alıyor. Bu merhalede destekçi edinip onların sayılarını arttırmayı ve yine ders halkalarıyla kültürlenmelerini sağlamaya çalışıyor. Aynı zamanda İslami şuur oluşturmak, ümmetle kaynaşmak ve taban oluşturmak için vaaz, seminer, konferans, yazılı neşriyat vb. araçların yoğun şekilde kullanımını öngörüyor. Ayrıca kurulu nizamı da haiz olduğu batıl akide, fikir, emperyalizme karşı basiretsizlik yönlerinden ifşa etmek için de açık ve gür sesli bir muhalefete girişiliyor. Bizatihi hizbin deyimiyle nizamla “fikri çatışma”ya giriliyor. Bu safhada hizb hiçbir şekilde müsamahaya, uzlaşıya yanaşmayan ve mevcut nizamı tamamen cahiliye mekkesiyle özdeşleştiren tarzda bir muhalefet tasarlıyor.

İkinci aşamanın başarıyla sona ermesi, üçüncü merhalenin başlangıcı anlamına geliyor. Bu merhaleye geçilmesi halinde hizb hilafet devletini ikame ediyor. Şartları ne olursa olsun tedriciliği reddederek devrimci bir uygulamayla İslami nizamı hayata hakim kılıyor ve dahası artık maddi fiillere yani kıtale/cihada koyduğu yasağı kaldırarak bu yolla tüm dünyaya İslam’ı taşıyor.

Üçüncü merhalede toplumu neyin beklediğine ilişkin olarak partinin siyasi idare anlayışını müşahade etmekte fayda var. Bir kere İslami nizamın ancak ve ancak hilafetle mümkün olduğu fikri Kuran’dan bir ayetle değil muhtelif rivayetlerle delillendirilmeye çalışılıyor. Halifenin biatla nasbedileceği ve bu meyanda saltanata dayanan rejimlerin gayri İslami oldukları belirtiliyor. Aynı şekilde cumhuriyetin de islami bir nizam olmadığı, çünkü hilafette halkın halifeyi seçme hakkı olmakla beraber azletme hakkı yok. Halifeye muhalefet apaçık küfür hali dışında haram. Halifenin şeriata mugayir hareket etmesi halindeyse onu “mezalim mahkemesi” isimli bir mahkemenin azletme imkanı var. Bu mahkeme “anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve rasulüne götürün.” mealindeki Nisa suresi 59. ayetten teville delillendiriliyor. Partiye göre Allah ve rasulünü bu mahkeme temsil edecek.

Halifenin göreviyle ilgili bir süre sınırlaması yok. Şerri kaidelere uyduğu sürece ömrünün sonuna kadar yönetimde kalması öngörülüyor. Yasama ve yürütme tamamen kendisine ait. Bakanlık sistemine benzer bir muavinlik düzeni öngörülmekle beraber muavinlerin icrai hiçbir fonksiyonu yok, tamamen danışma mercii konumundalar.

Hizbin aynı dönemde iki farklı yerde iktidarı üstlenmesi halinde iki farklı devlet şeklinde örgütlenilmesi caiz görülmüyor. Bunlar aralarında karasal sınır bulunmasa dahi tek bir halifenin yönetimi altında, tek bir devlet şeklinde yapılanmak durumundalar.

Devlet teşkilatına baktığımızda muavinler, tenfiz vezirleri, valileler, cihad emiri, sanayi, beytu’lmal, medya ve ümmet meclisi adı verilen organların öngörüldükleri görüyoruz. Parti bunların tamamının rasulün sünnetine dayandığını ileri sürüyor ve yine tevil ederek delil sadedinde bazı hadisler zikrediyor. Ayrıca hilafet düzeninde İslami olmak kaydıyla siyasi partilerin –ve bu arada hizbu’ttahrir’in de tabii– bulunacakları belirtiliyor.

Partinin İslam tasavvuruna baktığımızdaysa her ne kadar Ennebhani’nin, az evvel de söylediğimiz gibi, ümmetin buhranı sonucunu doğuran eğilim ve düşüncelere karşı geliştirdiği bir eleştirisi olsa da, örneğin kelami tartışmaları yerip içtihat kapısın kapanması olgusunu tenkit etse de büyük ölçüde klasik bir ehli sünnet zihniyeti taşıdığını ve partinin de bunu benimsediğini görüyoruz. Kadere iman gibi tartışmalı bahislerde klasik ehli sünnet yaklaşımına tanık oluyoruz. Ayrıca partinin ilmihal çerçevesinde ortaya koyduğu görüşlerin de yeni bir içtihattan ziyade önceki dönem fakihlerinin uygulamaları olduklarını görüyoruz. Örneğin irtidad eden birinin öldürülmesi gerektiği, ruh sahibi olan varlıkların resmedilmesinin caiz olmaması, nakid rezervin ancak ve ancak altın ya da gümüş olabileceği gibi geçmiş dönemin içtihadları yoğun olarak savunuluyor.

Bununla beraber hareket, 20. Yüzyılda ait bir hareket. İki dünya savaşını takiben pek çok teknolojik gelişmenin yaşandığı, yeni sosyal politikaların ortaya çıkışıyla pek çok yeni talep gruplarının doğduğu bir dönem söz konusu. Dolayısıyla İslam toplumunun da bu gelişmelerden nasiplenmemesi, bunların tamamının batıl addedilmesi mümkün görünmüyor. Ancak hareketin beşeri ideolojilere karşı takındığı sert tavır da malum. O halde ne yapmak gerekiyor? Ennebhani ikileme “hadarat ve medeniyet” şeklinde ikili bir ayrıma giderek çözüm sağlamaya çalışıyor.

Buna göre hadarat “hayat hakkındaki mefhumların toplamı”, medeniyet de “hayat işlerinde kullanılan somut ve maddi şekiller” şeklinde tanımlanıyor. Hadaratın islam hadaratı, batı hadaratı, sosyalist hadarat gibi farklı görünümler arz edebileceği bu nedenle diğer hadaratlardan bir şey alınmasının caiz olmadığı ifade ediliyor. Medeniyete gelince islam dışı bir hadarata özel olmamak kaydıyla –ki az evvel zikrettiğimiz insan resmi gibi şeylerin batı hadaratına özel olduğu görüşünde parti– medeniyet nüvelerinin alınması caiz görülüyor. Buna göre uçak, gemi, otomobil, gelişmiş tarım araçları ve savaş makineleri tüm insanların ortak kazanımı olarak kabul edildiği için alınabilir deniyor.

TURHAN, eleştiri ve sonuç sadedindeyse şunları kaydetti:

Hizbu’ttahrir, müslüman zaviyesinden bakıldığında, çıkış noktası itibariyle elbette haklı bir motive sahip. Müslüman hassasiyetiyle, Müslümanların ve coğrafyamızın içinde bulunduğu durumu düzeltmek kaygısı taşıyan diğer pek çok inisiyatif gibi değerli bir oluşum. Bugün bir milyona yakın üyesiyle büyük bir aile ve adı konulmuş, fikriyatı ve cismi teşekkül etmiş şekilde altmış yılı devirmiş değerli bir tecrübe. Bu bakımdan hizb üyesi olmayan Müslümanların sırtlarını dönmemeleri, bilakis mercek altına almaları, etüd etmeleri gereken bir yapı. Maalesef onu tahlil eden tek eli yüzü düzgün eserin de İngiliz bir müsteşriğe ait olması üzücü.

Ancak buna rağmen yine müslüman perspektifiyle baktığımızda harekete dair tenkidi gereken bazı noktalar olduğunu görüyoruz. Mesela hareketin, kendisi dışındaki tüm islami inisiyatifleri fiyasko olarak görmesi kanaatimce hareketin özeleştiri noktalarından birini teşkil ediyor.

Ayrıca hizb tevhide, İslam akidesine vb. esaslı noktalara söylem bazında vurgu yapsa da bunların içini doldurmak noktasında pek yeterli değil. Bu mefhumlar defaaten zikredilmekle beraber vurgu genel olarak siyasi ve sözün bağlandığı yer genel olarak İslami nizamın, hilafetin yokluğu.

Günümüzde Müslümanların akide noktasında derin bir krizin içerisinde olduğunu, kendilerine müslüman diyen pek çok insanın şirkten sadece taşa oyulmuş suretlere tapmayı anladığını ve islamın tasvip etmediği bir inanca sahip olduklarını görüyoruz, konuşuyoruz ve her ne kadar hizb bu sorunun hilafetin tesisini takiben aşılacağını söylese de islami nizam, tevhidi getiren bir şey olmayıp kanaatimizce akidenin şirkten arındırılmasını takiben tevhinde bağlı olarak gelen tevhidin doğal uzantısı konumundaki bir düzen. Hizbinse ümmet arasındaki bu ikitadi krize yabancı olması bir diğer eleştiri noktası.

Nihayet hizb tedrici usulün yanlış olduğu kanısındaysa da benimsemiş olduğu üç merhalelik menhec, tedrici bir hareket olduğunu gösteriyor. Menhecine dayanak olarak da risalet sürecine işaret ediyor. Hilafetin tesisini Medine devletinin kurulmasına benzetiyor. Ancak biliyoruz ki Medine devleti dönemi tedriciliğin sonunu ifade etmiyor. Kuran peyderpey nüzul olunmayı sürdürüyor. Tedrici süreç Medine’de de devam ediyor. Bu bakımdan Hizb’in tedricilik eleştirisi tutarlı değil.

bursa-20140319-01.jpg

bursa-20140319-02.jpg

HABERE YORUM KAT

5 Yorum