Burhaneddin Rabbânî’yi yakından tanımak için.. -II

01.10.2011 02:18

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

-Bu anlatılanlar hepimizin hikayesidir, gerçekte..-

Üstad B. Rabbanî’nin öldürülüşü münasebetiyle, biraz gerilere giderken; günlük gelişmelerden bazılarına da, gündemden uzak düşmemek için, ana hatlarıyla değinmek gerekiyor..

*

Bu cümleden olmak üzere..

1- Diyarbakır BDP m.vekili Altan Tan’ın geçmişteki müslüman kimliğine çoğu kimse şahidilik etmiştir ve eder..

Amma, hele de son birkaç aydır daha bir tırmanan ve kanlı terör eylemleri konusunda, şaşırtıcı bir tavır takınması karşısında birkaç kelime etmek gerekiyor..Onun, 24 Eylûl tarihli Taraf’ta yayınlanan sözleri karşısında insanın kanı donuyor, hele de geçmişteki  müslüman kimliğini hatırlayınca.. ’Kurşun mutlaka adres sormalıdır,  adres sormayan, soramayan her kurşun kaatildir..’ diyordu, Tan..

Onun bu sözleri niçin söylendiğinden bağımsız olarak ele alırsak, genel çizgileriyle, hattâ hikmetlice söylenmiş bir söz olarak bile kabul edilebilir. Ama, onun bu sözleri, Siirt’te bindikleri araba, polis arabası sanıldığı için bombalarla, ve uzaktan uzun menzilli silahlara taranıp dört genç genç kızın öldürülmesi karşısında dile getirdiğini ve de, halkta meydana gelen tepki üzerine söylediğini farkedince, bunun, ’o bombalar, o kurşunlar keşke asıl hedeflerine varsaydı..’ mânası taşımaz mı?

Ve bu sözleri söyleyen kişinin, tekrar belirtelim ki, geçmişteki kimliği hemen herkesçe bilinen bir müslüman kimliğidir.. Ama, bugün, her türlü fitneye karşı çıkmak yerine, fitne ateşini körükleyici mahiyette konuşması gerçekten de elem vericidir..

Altan Tan, Meclis’te edeceği yeminden sonra Allah’tan af dileyeceğini açıklamıştı.. Böylece de o yemini kerhen edeceğini belirtiyordu.. Bu beyanın yine de bir te’vil olunacak tarafı belki bulunabilir.. Ama, o kişi, bugün, mermilerin, kurşunların, üzerlerine adres etiketleri yapıştırılarak sıkılmasını söylerken, kimse onu zorlamıyordu..

Bu durumda denilebilir ki, asıl şimdi, o sözlerinden dolayı, Allah’dan af dilemelidir..

*

2- Anadolu’daki kavmiyetçi eğilimlerin her tarafta daha bir arttığı gibi bir görüntü giderek güçleniyor.. İslamî kimlikler ve İslam kardeşliği,  filanca kavim diğerine itaat ve hizmet ettiği veya etmediğine göre değerlendiriliyor..

Nice müslümanlar, insanların kendi anadilleriyle konuşmalarının kabul edilemiyeceğine laik-kemalistlerden, ulusalcılardan,  türkçülerden bile daha hızlı şekilde tarafdar oluyorlar..

Bunlar bizim müslüman olmamızla ilgili olan hususlar edğil..

Bize kendi istediği gibi bir din anlayışını bile dayatan laik-türkçü rejimin 100 yıla yaklaşan zulüm siyasetlerini doğrulamak biz müslümanlara mı düşer?..

Yığınla kavim isimleri, farklı diller; türk, kürd, arab, şu-bu..

Hepimiz, insan değil miyiz?

Ve çeşitli kavimler-kabileler halinde oluşumuzu, ırkımızı, ana-babamızı, doğduğumuz mekan ve zamanları, cinsiyetimizi kendimiz mi belirledik?

O halde, bizim irademiz dışında, sünnetullah gereği olan bu fıtrî duruma karşı, zulüm mekanizmalarının dayatmalarına göre yorumlara gitmenin mantığı ve mânası nedir?

Kaldı ki, bir takım üstünlük veya düşkünlük iddiaları üzerine bina olunan falan veya filan kavimden gelmiş olmak durumundan hangisinin bin yıldan daha geriye doğru uzanan net bir kaynağı vardır ve kendi köklerimizin tarihteki dayanağını kim kesin olarak belirleyebilir? Kesin olan, hepimizin de, bütün insanlığın da Hz. Âdem ile Havva’dan geldiği değil midir?

Bu gerçeğin dışında, tarihin derinliklerine bakarak, kim, falan veya filan ırktan, kavimden geldiğini kesin olarak ortaya koyabilir?

Bizi ilgilendirmesi gereken ölçü, Hz. Âdem’in oğullarından olmakla birlikte, günah, haram ve zulüm yolunu, cinayetkârlık seçen Kabil’in yolunu izleyenlerden mi olmak; yoksa, hak ve adâleti, mazlûmiyeti temsil eden Habil’in yolunu izleyenler safında mı yer almak.. Asıl mes’elemiz bu değil mi?

Geçen hafta, BM. Genel Kurulu’nda konuşan Netanyahu bile, Ortadoğu’da özellikle arabları da kasdederek,  ’Hepimiz İbrahîm (Hz. İbrahîm Peygamber)’in çocuklarıyız, barış içinde yaşıyabiliriz..’ diyordu da, oradaki ince mânayı görmezlikten gelip, cinayetlerini perdelemeye çalışıyordu.. Halbuki, Hz. Nuh’un davetine inanmayan oğlunun, sulben onun neslinden gelse bile, gerçekte onun oğlu olamıyacağını bildiren Kur’an hakikatine baktığımızda; Hz. İbrahîm soyundan gelmekte, kan soyuna dayalı bir nesebe bağı olmayıp, inanç bağı açısındandır ve biz müslümanlar namazlarımızda, ’Allahumme salli alâ Muhammedin ve alâ Âl-i Muhammed dedikten hemen sonra, ’kemâ salleyte alâ İbrahime  ve alâ Âl-i İbrahîm..’ de diyor ve sadece Hz. Muhammed (S)’in inanç çizgisini değil, o inancın tarihin derinliklerinde köklerini teşkil eden İbrahîm aleyhisselam’ın oğullarını, yani Hz. Nuh’un gerçek oğullarının kimler olduğunu açıklayan âyet hükümlerine göre, onun takibçilerini de selamlıyor, onlara barış içinde ve esenlik diliyoruz..

Bu, gerçekte, Hz. Âdem’in bütün oğullarına, Habilî - İbrahîmi çizgide, tevhidî çizgide olan bütün insanlara bizden salat-u selam olsun mânasındadır..

Böyleyken, hâlâ, bu ince ve derin mânayı, bu hakikati düşünemeyip, köklerimize veya ideolojilerimize tarihî bir dayanak ararken, binlerce yıl gerilere gidebiliyoruz da, Hz. Âdem’e gitmek sözkonusu olunca, oraya yaklaşmaktan korkuyoruz, âdetâ..

Bugün Anadolu’da yaşanan bu sosyal gerilim ve kavgada da, bu korku ve kalb körlüğü yatmaktadır.. Her kim fitne ateşini alevlendirmeye hizmet ederse, bilsin ki, şeytana askerlik yapmaktadır.. Biz müslümanların kürdlük, arablık, türklük, çingenelik vs. gibi bir takım ayırım ölçümüz yoktur, olamaz..

Bu noktada, karşılıklı olarak rejimlerin veya ideolojik laik örgütlenmelerin bize yüklemeye çalıştığı mânalara aldırmadan, herkes kendi evinin önünü temizlemeye çalışsın.. Kürd kavminden olduklarını söyleyenler önce kendilerini eleştirsinler, bir yerde yanlış yapmıyor muyuz diye..  Ve kürd olmayanlar da, resmî ideolojinin bir aslî unsuru olan türklük adına yapılanlara sahib çıkmakla veya diğer uygulamalardaki tavırlarıyla nerede yanlış yaptıklarını düşünsünler..

Yoksa, kürd olanlar kürd olmayanları, kürd olmayanlar veya türkler de, kürdlerin hatalarını sayıp döktükçe, bu durum karşılıklı bir sosyal tahrikin daha bir derinleşmesine yol açacaktır.. Birbirimize insan olarak bakmanın ötesinde ve Yaratıcı’mızın emrettiği üzere, insanlar arasında ’mu’min’ ve ’munkir/ kafir’ gibi temel ayrımlar dışındaki farkılılaşmalara takılıp kalmamak, bugün içinde bulunulan çıkmazdan kurtulmanın en güvenli, kolay ve sağlıklı yoludur..

3- Tayyîb Erdoğan, BM Genel Kurul toplantılarına katılmak üzere gittiği New York'ta, Time dergisinin kendisiyle yaptığı mülakat, 27 Eylûl günü yayınlandı..

“Filistin davasına ve devlet olma girişimlerine çok açık destek verdiniz. BM'de yaşanan bu gelişmelerin barış sürecine zararlı olduğunu söyleyenler var. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?” sorusuna, BM Güvenlik Konseyi'nin ilk iş olarak Filistin halkının taleblerine olumlu karşılık vermesi gerektiği; ayrıca, 1967 sınırlarının öncelikli mesele olduğu ve “İsrail’in başta 1967 sınırlarına dönmeyi kabul ettiği, ancak sonradan bu idealden uzaklaştığı’ şeklinde karşılık veren Erdoğan, Time dergisi aracılığıyla insanlığa bir çağrı yapmak istediğini de belirterek,  “Bu insanlar o topraklarda, ancak bir açık hava hapishanesinde mücadele etmek için orada değiller. İsrail'in zâlimliği süremez. Filistin'in taleblerine olumsuz yaklaşanlar tarihe hiçbir zaman bunun hesabını vermeyi başaramayacaktır” diyordu..

Kendisine dört-beş yıl önce, Türkiye-İsrail ilişkilerinin çok yakın olduğunun hatırlatılması üzerine Erdoğan, Türkiye'nin özür, tazminat ve Gazze üzerindeki ablukanın kaldırılması talebleri yerine getirilmedikçe ilişkilerin asla normalleşmeyeceğini de söylüyordu..

“ Barış sürecine Birleşik Amerika’nın yaklaşımının başarısız olduğunu söylediniz. Siz farklı ne yapardınız?” sorusuna ise, Erdoğan, “İşte size manşet: Bunu başarmayı düşünmek için bile ilk olarak bir samimiyet testinden geçmeniz gerekir. Kendinize şu soruyu sorun: Bu meseleyi çözmek istiyor muyum, istemiyor muyum? (...) Bugüne kadar İsrail konusunda BM Güvenlik Konseyi'nin 89'dan fazla, BM Genel Kurulu'nun ise 200'den fazla yaptırım kararı aldığını, ancak bu kararların uygulanmadığını’  belirtiyor ve “İnsan İsrail'e neden yaptırım uygulanmıyor diye düşünüyor. Konu İran, Sudan olunca yaptırım uyguluyorsunuz. Eğer bu yaptırımlar uygulanmış olsaydı, Filistin-İsrail çatışması çok önce çözülürdü.’ diyordu.

Erdoğan ayrıca, BM'de bir reforma gidilmesi gerektiğini de belirterek, “Nedir bu Güvenlik Konseyi'ndeki veto hakkı olan daimî 5 üye?  Bu kaldırılmalı. Dünya bu beş ülkenin kölesi durumunda” demeyi de ihmal etmiyordu..

“Suriye'de Beşşar Esed'in iktidarda kalmasını sağlayacak bir barış seçeneği var mı? Yoksa Esed gitmeli mi?” sorusu üzerine ise Erdoğan, “Benim kendi halkına saldıran, onlara ateş açan, kendi halkı üzerine tanklarla, ağır silahlarla giden sözde liderlerle dostluğumu korumam mümkün değil. Biz tavsiyelerimizi her zaman dile getirdik; onlar hiçbir zaman doğru düzgün dinlemediler. Daha önceki yazışmalarımızda Esed birçok siyasi tutuklunun serbest bırakıldığını söyledi. 'Hapiste sadece 83 siyasi tutuklu var' dedi. Ama aslında hapiste binlerce kişi var. Bu kişiler hiçbir zaman şiddet hadiselerine ya da ayaklanmalara katılmadı. Sadece inançları ya da ifadeleri yüzünden hapse atıldılar. Ayrıca muhtemelen Hatay'da 7 bin Suriyeli misafirimiz olduğunu da biliyorsunuzdur” diyordu..

ABD-Türkiye ilişkileri konusunda, son 9 yılda kesinlikle bir gerileme yaşanmadığını da ifade eden Erdoğan, “İlişkiler hiç geri gitmedi ancak istediğimiz kadar da gelişmedi. Özellikle Obama ile aramızdaki ilişki hep çok olumluydu. Ne zaman görüşsek, bölgesel ve küresel süreçlerde müzakerelerde bulunuyoruz, her zaman çok açık bir dille konuşuyoruz. (..)

İsrail konusunda ise farklı bakış açılarımız var.. Belli konularda farklı düşündüğümüz konusunda hemfikiriz. Ancak bu fikir ayrılıkları ilişkileri koparmamız için sebep değil. Türkiye, ABD gibi, bağımsız bir devlettir. Farklı yönlere gidebiliriz, fakat her zaman dost kalacağız” derken; AB -Türkiye ilişkilerine ise, şöyle diyordu: “Chirac ya da Schröder görevdeyken, Türkiye Avrupalı liderlerin bütün zirvelerine katılırdı. Ancak ne zaman Merkel ve Sarkozy göreve geldi, ortam çok değişti. Onların tavırlarına rağmen, biz üyelik yolunda ilerleme konusunda kararlıydık. Ancak maalesef benim halkımın AB üyeliğine güveni sarsıldı. Biz hâlâ kararlıyız çünkü Avrupa'da hiçbir lider sonsuza kadar kalmayacak. Yerlerine yeni birileri gelecek. Bizim de yerimize birileri gelebilir. Ama Türkiye zamanla daha güçlü bir ülke olacak. Avrupa'daki birçok devletinse durumu ortada..”

*

27 Eylûl tarihli New York Times'da ise, Anthony Shadid imzasıyla yayımlanan "In Riddle of Mideast Upheaval, Turkey Offers Itself as an Answer" (Ortadoğu bilmecesinde cevap Türkiye) başlıklı haber-analizde özetle şu görüşler dile getiriliyordu:

’Kısa bir süre öncesine kadar, Türkiye'nin dış politikası tek bir mesele etrafında odaklanmış durumdaydı: Kıbrıs. Bugünlerde ise Başbakan Erdoğan, Ortadoğu'nun en popüler figürlerinden biri, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu bölge için yeni bir düzenin hayalini kuruyor, Türk yetkililer ise Obama yönetiminin şimdiye kadar başaramadığı bir şeyi başarıyor: Arab ayaklanmalarında ve devrimlerinde değişimin yanında olmak.

(...) ABD'nin gerilemekte, Avrupa'nın etkisiz, İran ve İsrail gibi güçlerin ise huzursuz ve kararsız olduğu Arab dünyasında, açık sözlü, hatta zaman zaman aşırı atılgan Türkiye'nin yetkilileri, onyıllar boyunca varsayımların ötesine gidilemeyen iki kıtayı kargaşadan çıkaracak bir vizyon sunuyor.

Bekleneceği üzere bu vizyonun merkezinde de Türkiye yer alıyor.

Türkiye'nin dış politikası özellikle Erdoğan'ın Arab Baharı gezisinin ardından Ortadoğu'da ve ötesinde birçok kişinin dikkatini çekti. Hatta Erdoğan'ı eleştirenler bile gezinin sembolik anlamından etkilenmiş gibiydi.

İçeride Erdoğan'ı otoriter eğilimleri dolayısıyla eleştiren çok olsa da yurtdışında kamuoyu, devrimin ve Filistinlilerin haklarının yanında duran, kendisini demokratik ve refah içindeki bir ülkenin gururlu Müslüman lideri olarak tanıtan bir başbakan görmekten etkilenmişti. (...) Erdoğan'ın ziyareti, dünyanın geri kalanıyla birlikte bölgede yaşanacakları kesinlikle tahmin edemeyen bir ülkenin başarısızlıkların ardından çok önemli bir adım olarak görüldü.

Sabancı Üni.  Siyaset Bilimi Öğr. üyesi Ersin Kalaycıoğlu, “Eski politika çöktü, şimdi Ortadoğu için yeni bir politikaya ihtiyaç var” dedi. Davutoğlu, geçtiğimiz günlerde New York Times'a verdiği röportajda, bu yeni politikayı açıkladı. Dışişleri Bakanı, Mısır'a ittifak teklifinin yanı sıra Türkiye'nin özellikle komşusu Suriye'de ayaklanmaların yanında olacağını belirtti.

Davutoğlu, “Bölgesel bir aidiyet olmalı. Türk değil, Arab değil, İranlı değil, bölgesel” dedi. Bu vizyonun fazla hırslı olduğuna şüphe yok.. Ama, Davutoğlu'nun “sıfır sorun” politikası bölgenin acı gerçekleri karşısında dayanamadı. Türkiye Kıbrıs adası açıklarındaki doğalgaz hakları dolayısıyla bir kriz yaşıyor. İsrail'le ilişkiler ise koptu denebilir. İran, Türkiye'nin ABD'nin baskısına teslim olup NATO füze kalkanı sistemine onay vermesinden rahatsız. Suriyeli ve Türk liderler ise artık birbirleriyle konuşmuyor. (...)

Erdoğan'ı kibirli olmakla eleştirenler bile Başbakan'ın hem Türkiye'de hem de dışarıda bir olguyu temsil ettiğini kabul ediyor. Erdoğan, olayı yanlış anlayan ya da göz ardı etmek isteyen Amerikalı yetkililerin aksine, Filistin meselesinin bölgede hala önemli olduğunun farkında olduğunu gösterirken, konuşmalarındaki laiklik söylemleriyle Batı'ya ve Türkiye'de kendisini eleştirenlere karşılık verdi, hattâ takım elbise ve kravatla namaz bile kıldı. (Amerikalılar tuhaf adamlar.. Sanki, Erdoğan veya başkalarınca takım elbise ve kravatla namaz ilk defa kılınıyormuş gibi bir yorum yapıyorlar..)

Uzun bir süre boyunca Amerikalıların ve İsraillilerin taleblerine boyun eğen liderlere öfke duyan bir bölgede, Erdoğan bağımsız ve güçlü bir lider olarak öne çıktı. (...)’

4- Bu arada, Suriye ile ilgili konularda Erdoğan’ın, Amerika’dan dönüşte, uçakta gazetecilerle konuşurken, Ahmedînejad’la görüşmesinde, ’Suriye’de ’Beşşar Esed sizin davranışınızdan cesaret alıyor..’ dediği, Ahmedînejad’ın da kendisine, ’Ben de Esed’e en az 20 kez, halka karşı silah kullanmak doğru değil diye  hatırlatmalarda bulundum,; Esed, benden böyle sözler işitebileceğini beklemiyordu ki, son derece rahatsız oldu..’ dediği DHA’ya dayandırılarak belirtiliyor ve bu haber, İran medyasında, ’Erdoğan nihayet, İran’ın ilkelere dayalı tutumunu anladı mı?’  başlığı altında yorumlanıyordu..

Öte yandan, bu konuyla ilgili bir diğer konu da, İstanbul’da Zeynebiye Camiinde, 23 Eylûl Cuma günü, bu camiin imamı tarafından okunan hutbe de,  İran medyasında, ’İstanbul şiîlerinin cum’a imamı’nın Erdoğan’a tavsiye ve eleştirileri’ başlığıyla yansıtılıyordu.. Bu habere göre, sözkonusu Cuma hutbesinde, ’Eğer Suriyede taşlar değişirse, Türkiye’de de değişir, eğer Suriye’de coğrafî sınır değişirse, Türkiye’de de değişir..’ gibi diplomasiyi ilgilendiren tahminlerde bulunulmuş ve ’Erdoğan’ın Âşura Günü merasime katılması ve Irak’a gittiğinde de, Hz. İmam Ali türbesini ziyaret etmesi ve Âyetullah Ali Sistanî ile görüşmesinin dünya şiîlerinin muhabbet beslemesi’ne vesile olduğuna değinilerek, ’şimdi bu muhabbetin korunabilmesi için, bölge halklarının menfaatlerini gözetmesi gerektiği’nin dile getirilmişti..

Erdoğan, Ahmedînejad’ın görüşlerini bile o şekilde aktarırken, Zeynebiye Camii imamının konuya İran’ın Suriye’yle ilgili siyasetine şiî bakış açısıyla yaklaşıyor gibi bir tavır sergilemesi tuhaf değil mi?

Yani, şiî olmayan müslüman halklar da kendi başlarındaki hükûmetlerin siyasetlerini, kendi mezheblerinin menfaat ve maslahatına uygun olarak görüp desteklesinler mi?

Bu müslüman idrakine ters gelmesi gereken daraltıcı ve dışlayıcı yorum ve yaklaşımlardan kurtulamıyacak mıyız?

***

 Bu konularda bu kadarca değindikten sonra, gelelim asıl konumuz olan merhûm Burhaneddin Rabbanî’nin etrafında anlattıklarımızın devamına..

*

Burhaneddin Rabbanî merhûmu yakından tanımak için.. -II-

 rabbani-02.jpg

Ve, Peşaver..

İran sınırından itibaren bakıldığında yaklaşık 1500 km. kuzeydoğu’da Peşaver’e varışımız o kadar kolay olmadı, tabiî..

Çünkü, İran’dan yüklenen cephane yüklü bir askerî araçla gidiyorduk..

Askerî aracın bir saldırıya uğraması veya o müthiş sıcakta, fizikî ısınma ve sıkışmadan meydana gelebilecek bir patlama ihtimali bile vardı..

Bir kaza olup da bir patlama gelseydi, o zaman da, o sarp dağlardan yuvarlanacak taşların altından arabanın bulunması bile mümkün olmayabilirdi, bırakınız insanı...

Geçtiğimiz yolların darlığı, elverişsizliği ve yol boyunca hemen hiç bir yerleşim biriminin bulunmaması, hattâ insan değil, hayvanlara bile rastlanmaması, çevreyi anlatma yeter..

Yolun yarısı sayılabilecek bir yerde, bir ovaya rastladık.. Anlaşılıyor ki, bağ-bahçeleri olan bir yermiş.. Ama, iki gün önce gelen bir sel felaketinden geriye, hayatta kalanlar, çamur deryasının içinden bulabildikleri eşyaları çıkarıp, yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlardı..

Yoldaki son geceyi geçirmek üzere bir küçük kasabada daha konakladık..

Binlerce yıldızlı bir otelde geceleyiş..

Otele vardık..

Otel, beş veya yedi yıldız değildi..

Belki milyonlarca yıldızlı idi..

Odunlardan, somya tipi şeyler yapılmış, üzerine kalın iplerle örgü örülmüş..

Açık havada.. Ayrıca bir örtüye filan gerek yok..

Herkes, sırt çantasını, torbasını veya ceketini yastık haline getirip, uzanıyor, ücreti de az sayılmazdı.. Ama, en azından onlarca insanın bulunduğu bir güvenlikli yerde, gökkubbenin altında, milyonlarca yıldıza bakarak uyumak bahtına kavuşmuştuk..

Yani, uyurken, bir hırsızlıktan kısmen emin olabilirsiniz..

Esasen, para hırsızlığı konusunda fazla bir korku yaşanmıyordu, buralarda..

10-12 yaşında çocuklar bile, torbalarında, çantalarında onlarca, yüzlük kağıt para koçanları olduğu halde, döviz değiştiriyorlar, para alıp veriyorlar ve yanlarında biçak veya başka korunma silahları gözükmediği gibi, bir korkularının olduğu da hissedilmiyordu..

Pakistan parası rupi(rupiyye)nin üzerinde hemen heryerde resmî söyleme uygun olarak, Qaîd-i Âzam (Büyük Önder) diye anılan ve Pakistan’ın 1947’deki ilk kuruluş yıllarında bağımsızlık mücadelesinin önderliğini deruhde etmiş bulunan Muhammed Ali Jinnah’ın kalpaklı resimleri var..

Çokça tedavülde olan bir diğer para birimi ise, Afganistan’ın Afganî denilen resmî parası..

O kağıd paranın üzerinde ise, 1973’de tahttan indirilmiş olan Zâhir Şah’ın resimleri duruyordu henüz ve de geçerliydi.. (İran’da da, üzerinde Şah’ın resimleri bulunan Şah döneminin paraları, İnqılab’dan ancak ikibuçuk-üç sene sonra tedavülden kaldırılabilmişti.. Ve Şah’ın gözlerinin sigara ateşi ile yakıldığı kağıd paralar, bir kararname ile geçerli sayılmıştı..)

Sözünü ettiğin kasabadaki  bu çokyıldızlı otel safası esnâsında sosyal imkanların diğer yerlere göre biraz daha fazla olduğunu belirtmek gerekiyor.. Hiç olmazsa, burada ’tuvalet’ bile var..

Şöyle ki, insanlar tamamen açıkhavada değil, yarımşar metrelik bölmelerle birbirinden ayrılan yerlere giriyorlar ve arada zamanı da boşa harcamıyorlar, biribirlerinden sigara alıp veriyorlar, sohbetlerini sürdürüyorlardı..

Yani, bir abdest tazelemek için, ortalıkta kalmadığı kimsenin gecenin saat 2.30’nu filan beklemek zorunda kalabileceğinizi hesab etmek zorundaydınız..

Ama, sabaha kadar, her taraftan, teyplerden, radyolardan yükselen ve bizim kulak zevkımize hiç de münasib gelmeyen cıvık, ince ve de kulak tırmalayıcı denilebilecek ince mi ince, Anadolu’da cırtlak ses tabir edilen ses tonuyla şarkılar okuyan kadınların seslerini kesintisiz beleş konser hesabına dinleyebilirsiniz..  Atmosfer, çocukluğumun Raj Kopeer’li Hind filmlerindeki müzikle yılan oynatılan sahneleri hatırlatıyordu..

Eğer, kulağınıza, arada bir, çok coşkun bir ses cümbüşü halinde,  Qavval Biraderler’in, Nusret Fatih Ali Khan’ın canlı müziği ve onlarca hançereden birden yükselen ve içinden ikide bir ’Ya Muhammed, Yaa Muhammed.. Ey Nûr-i mucessem...’ (Ey nur heykeli olan Muhammed) gibi elfazın nağmeleri de gelirse, kendinizi yine de şanslı sayabilirsiniz..

Günler süren yolculuk boyunca, birkaç defa münasib bulduğumuz derelerde o soğuk sularla yıkanmıştık, ama, o kum okyanusunda, terli bedeninizde, birkaç saat geçmeden yeni bir ince tabaka oluştuğunu görebilirsiniz..

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte yola çıktığımızda sanıyorum 220 km. kadar bir mesafe kalmıştı Peşaver’e.. Yolda, 60-70 km. kadar yaklaştığımız bir yerde, bir akarsu ile daha karşılaşınca, son bir kez yıkandık..

Güneş yakıcıydı..

İççamaşırlarınızı değiştirmeye bile gerek kalmıyor, yarım saat geçmeden her şey kupkuru oluveriyordu..

Bu uzun ve zahmetli yolculuktan sonra, nihayet öğle vaktine doğru Peşaver’deydik..

Nasıl diyeyim..

Peşaver, biraz Adana veya Eskişehir’i, hattâ biraz Bursa’yı bile hatırlatacak kadar güzel ve yeşillikler içinde bir şehir..

Amma..

Faqirâbad’dan Cihangirâbad’a, tezadlar şehri ve  yoksulluk okyanusu.. Peşaver..

Bu şehrin içine girince..

Uzaktan güzel gözüken bir ormanın içinde yılanların, çiyanların cirit attığını görmek kadar bambaşka bir manzara.. İnsanı boğacak kadar yoğun bir kalabalık ve de korkunç bir sefalet denizi.. Ve Pakistan (pâk ülke)  adını fiilen yalanlayan bir durum..

Hele, Faqirâbâd denilen mıntıka, tam da ismiyle musemmâ..

Şehirde İndus nehrinin bir kolu şehrin içinden geçiyor, çamur yığını halinde..

Çinlilerin çek-çek arabalarını hatırlatan ve zenginleri kendi güçleriyle arabayla sağa sola taşıyan insanlar.. Biraz daha modern olanları, triporter denilen ve önde tek, arkada iki olmak üzere üç tekerlekli,  iki-üç kişi taşıyabilen motorlu araçlardan istifade ediyorlar..

Trafik, hiçbir kural tanımayan bir kuralsızlık anlayışına teslim..

Fırsatını bulan, gözüne kestiren boş bir yol bulunca dalıyor..

Namaz vakti idi..

Bir mescide, câmie varıyoruz.

Namaz kılacağız..

Girişte, kapının iki tarafında, üst-üste yığılmış hasırdan örme takkeler var..

Secdede alnın yere gelmesini engellemesin diye, bu takkelerin ön kısmı, yarım ay şeklinde kesilmiş, renkli rengarenk süslemelerle..

Mescide her giren, o kapı girişindeki bu hasır takkelerden birisini alıyor, başına koyup namaza duruyor..

Fakat, o hasır takkeler, binlerce kafaya konulup çıkarılmış olduğundan, o kadar kaşarlanmış ki, onu alıp başınıza koymakta zorlanırsınız..  

Ama, namaza durduğunuzda..

Başınız açık kılamıyacağınızı düşünen birisi, namazınıza zarar gelmesin gibi bir hayırhah düşünceyle, başınıza o takkelerden birisini koyuverir..

Alnınıza kaşar peynirinin yağlılığını hatırlatacak bir nesne halinde yapışır âdetâ, o takke...

Ne namaz kalır aklınızda, ne başka bir şey.. Sadece namazın bir an önce tamamlanıp, tüylerinizi diken diken eden o yağlı nesneyi kafanızdan fırlatıp atmayı düşünürsünüz..

Bazen,  ’bu insanlarla aynı dini mi paylaşıyoruz?’ diyebilmekte bile zorlanacağınız ürkütücü ızdırab verici düşünceler gelir aklınıza..

Ama, ’Bıktım, bîzar oldum bu müslümanlardan,  Amma, sığındım müslümanlara..’ diyen Muhammed İqbal’in mısraları yetişir imdadınıza...

Bu inanlar bu yaşayış tarzını o kadar tabiî saymışlar, o kadar özümlemiş, içselleştirmişler ki, anlamak kolay değil..

Konuya bir de tersinden bakayım diyorum.. ’Bu insanlar ya, bir de müslüman olmasaydı, nasıl olurdu?’  diye düşününce.. ..

Çünkü, bu fakirlik, cehalet  ve kültürsüzlük çölünde, bu insanlar İslam sâyesinde yine de bu kadar düzene girmişler.. (Nitekim, o coğrafyada müslüman bir toplum içinde bulunmanın ne büyük bir nimet olduğunu ileride Yeni Delhi gezimde daha iyi anlayacaktım..)

*

Öğleden sonra, Burhaneddin Rabbânî’nin merkezine gittik...

Kapıda iki muhafız vardı, silahlı.. Ne sırt çantamıza baktılar, ne bir tedbir..

Kapıyı gösterdiler.. Kapıyı vurup, girdik içeri..

Ramazan öğle sonu perişanlığı içinde, bir vantilatörün serinletmeye çalıştığı büyükçe bir salonda, bazıları, kanepelere kıvrılmışlar uyuyorlar, bazıları hareketten düşmüş vaziyette,  ikindi serinliğinin ulaşmasını bekliyorlardı..

Rabbanî ise, o da bitkin haldeydi, ama, masasında meşguldü..

Kendisinin yarım türkçesiyle ve tercümede yardımcı olan bir kardeşimiz aracılığıyla,

epeyce bir ilk sohbet.. Üç hafta öncelerdeki Tahran günlerini hatırlayışlar..

Bir köşede, ünlü bir hadis prof.’u olarak  tanınan ve 8 ay kadar önce, İstanbul’da görüştüğümüz  Üstad Mûsâ Tavana..

(Mûsa Tavana İstanbul’a geldiğinde, yanındaki iki kişi daha vardı.. (Rahmetli) Sedat Yenigün, evinde bir öğle yemek vermişti, onlara..

Yemekte bir çorba, ve arkasından da balık vardı..

Ama, Tavana’nın yanındaki arkadaşların birisi, ’Afganistan’da mücahid kardeşlerimiz kuru ekmek bile bulamazlarken, bizim burada böyle sofralarda oturmamız doğru olmaz.. diye kenara çekilmiş ve başta (rahmetli) Sedat olmak üzere, o yüksek şuûr ile hepimizi utandırdırmıştı. Halbuki, öyle lüks bir şey de yoktu.. Ama, Afganistan’da halkın günlük hayatı açısından bile, lüks denilecek bir imkanlar ve nimetler denizinde yüzenler durumundaydık..)

*

’İslam Birliği’, Afganistan’ın kurtuluşuna kadar!..’ (?)

O saatlerlerde, Üstad Rabbanî’nin de fazla konuşacak mecali yoktu..

Akşam, iftarda mutlaka birlikte olmamız gerektiğini tenbihledi.. Ben oruçlu değildim, o çetin yolculukta orucumu bozmak ve sonraki iki-üç gün boyunca da tutmamak zorunda kalmıştım..

Ben de şehirde gezmek istiyordum.. İzin istedim.. Üstad yanıma birilerini katmak istedi..

’Hayır’ dedim, yalnız gideceğim..’

Kafama göre takılmaya karar vermiştim..

Ama, Üstad biraz çekinerek de olsa, başka teşkilatlara gitmememi tenbihlemekten de geri durmadı.. Ben onun bu sözlerini, daha çok da; Hikmetyar’ın bürosuna gitmemi istemediği şeklinde anlamıştım.. Esasen, hele de Pakistan’a girdiğim andan itibaren, yol boyunca, özellikle Hikmetyar ve Rabbanî arasındaki derin uçurumu yeterince hissetmiştim..

Hikmetyar’ın bürosuna gittiğimde, ertesi sabah için, vakit verdiler, kendisi orada mıydı, analayamadım..

Ama, bu yerin, Rabbanî’nin bürosuna göre, daha bir disiplinli, bir askerî birlik gibi olduğu görülüyordu..

Bir askerî karakol dikkati içinde çalışıyor gibiydi..

Hikmetyar’ın bürosundan, akşam kendi misafirhanelerine götürüleceğim söylenmişti, yanıma da bir-iki mihmandar  verilecekti..

Hayır dedim, yalnız gezeceğim dedim ve Faqirâbâd’ın fukaralık denizi okyanusunda kaybolup gittim..

Akşam olunca, Üstad Rabbanî’nin ısrarlı isteğine uyarak, akşam o büroya gittim..

Namaz kılındı..

Afgan mücahid teşkilatlarının hemen hepsinin Peşaver’deki liderleri oradaydı; Hikmetyar dışında..

(Daha önce, bütün Afgan teşkilatlarının liderleri Mekke’ye davet olunmuşlar ve Kabe’nin içinde, bir gece yarısı, birlikte hareket edeceklerine dair yeminler edip, andlaşma imzalamışlardı.. Ve mücahid teşkilatları, taşra teşkilatlarındaki bürolarında, kendi asıl levhaları kaldırmışlar ve ’İttihad-ı İslamî, berây-i âzadî-i Afganistan..( Afganistan’ın kurtarılması için, İslam Birliği)  yazılı tabelaları öne çıkarmışlardı.. Ama, asıl tabelalar ise, içerde hazırda duruyordu, gerektiğinde hemen ortaya çıkarmak için.. Esasen, bu birliğin isimlendirmesinde bir yanlışlık vardı.. Eğer düşünülmeden yapılan bir isimlendirme idiyse..  Çünkü, bu İslam birliğinin hedefinin, Afganistan’ın kurtarılması olduğu belirtiliyordu.. Yani, o hedef gerçekleştikten sonra, o ’İslam Birliği idealinin, yine bir kenara konulabileceği’ gibi bir zımnî mânayı taşıyordu.. Bunu, teşkilatların her kademeden sorumlularına hatırlattığımda, ortada mantıkî bir çelişki olduğunu söylediğimde, reddetmiyorlardı.. )

Bir acı iftar sofrası..

Şimdi de, o iftar sofrası etrafında, bir noksanıyla, ’Afganistan’ın kurtarılması için, İslam Birliği’ sağlanmış gibiydi, tabloya ironik olarak bakmak gerekirse..

Bizim Tahran’daki uluslararası konferansta, Sovyet Rusya delegesini susturduğumuz bir-iki kelimelik tablo oldukça abartılı şekilde anlatılıyordu..

Hikmetyar ise, bu gibi herkesle kolayca biraraya gelmemek dikkati içinde olduğunu hissettiriyordu.. Esasen, her teşkilat da o birlik andlaşmasının göstermelik olduğunu söylüyordu..

Resul Sayyaf, Celaleddin Haqqanî, Movlevî Yunus Hâlis‚ Abdullah Azzam, Movlevî Nasrullah Mansur.. Keza, 400 sene öncelerde yaşamış olan ve Hindistan’da onmilyonların, müslümanlaşmasında büyük emeği geçen ve ’Muceddid-i Elf-i Sâni/  İkinci bin yılın yenileyicisi) İmam Rabbanî soyundan diye ayrı bir ihtiram ve bağlılık gösterilen Sibgatullah Muceddedî.. vs., hepsi oradaydılar.. (Afganistan ve Pakistan’da,  movlevî, mevlevî mânasında değil, hoca, molla mânasında kullanılıyor..)

Namazdan sonra yan salonu geçtik.. Yerde, muşamba üzerinde hazırlanmış, 40-50 kişilik oldukça zengin bir iftar sofrası vardı..

Sofranın etrafında dizildik..

Üstad Rabbanî, beni yanıbaşında oturtmuştu..

Aklıma,  -o günlerde henüz hayatta olan-  (merhûm) Sedat Yenigün’ün evinde, ’Ben Afganistan’daki mücahid kardeşlerimiz aç vaziyetteyken burada bu yemekleri yiyemem..’ denilen sahne geldi.. Çünkü, bize o utandırıcı dersi haklı olarak verdiğine inandığımız kişi de oradaydı.. Ve ben, günler boyu, çöllerde, susuz vâdilerde, yüzbinlerce Afganlı mültecinin nasıl yaşadığının en çarpıcı, yakıcı sahnelerle görerek gelmiştim..  

Ve önümüzde oldukça zengin bir yemek tablosu vardı.. Kızartma etler, pilav ve hoşaflar, vs..

Burada, o zatın da olması, en azından bir müraîliği ortaya koyuyordu..

Ama, ben onun İstanbul’da yaptığını yapamadım..

Tam o sırada, dere-kemik haline gelmiş yaşlı iki zat, arka kapıdan içeri dalıp, feryad’u figan etmeye başladılar..  

’Millet açlıktan ölürken, burada böylesine yemekler yenilmesi haramdır..’ diyorlardı, âdetâ.. Ne dediklerini anlamaya gerek yoktu.. Yüz hatlarından, el-kol hareketlerinden ve deri-kemik hallerinden ne söyleyebilecekleri ortadaydı..  

Onları derhal susturdular, ’yabancı misafir var, ayıp olmasın..’ diye, derhal oradan çıkardılar, yan tarafta onlara da bir şeyler verildiği anlaşılıyordu..

Biz de ’huzûr’ içinde ve hiç bir şey olmamış gibi yemeğe dalmıştık.. Ama, içim içimi yiyordu..

Bu durumu Üstad Rabbanî’ye daha sonra anlattığımda, üzüldü, mahcub oldu..

Üstad Rabbanî,  ’bunlar kaşıksız yiyemezler..’ diyerek benim için hemen bir kaşık temin ettirdi..  Ve herkes elleriyle pilava daldılar, etleri büyük bir ustalıkla kemikten ayırıyorlar pilavın içine koyup, avuçlarında sıktıktan sonra, ağızlarını açıp, bir küçük ping-pong topu gibi ağızlarına ustalıkla atıyorlardı, iştahla..

Üstad Rabbanî, benim etle aramın iyi olmadığını bilmediğinden olmalı, benim etleri sıyırmama yardımcı olmak için, etleri kendi elleriyle kemiktene ayırıyor,  temizlenmiş olarak bana sunuyordu..

*

Orada birtakım konuşmalar, değerlendirmeler oldu.. Benim aklım ise, hâlâ o ihtiyarların sergilediği itiraz tablosunun mânasında idi..

Gece beni Cihangirâbâd’daki misafirhaneye götürmeleri söylendi..

Peşaver’de Cihangirâbâd, Faqirâbâd’a göre, İstanbul’un gecekondu bölgelerine karşı Nişantası mesabesindeydi.. Yeşillikler, parklar içinde, az nüfuslu, havalı, sessiz- sâkin bir semt..

Misafirhane de, ehh, ona göre, birkaç yıldızlı otel gibi.. Ama, gecenin saat üçünde bile, rutûbetten uyuyamıyorsunuz..

*

’Afganistan kimliğk kartına sahib oluyorum..’

Ertesi sabah Hikmetyar’la buluşuyorum..

Biraz karanlıkça, loş bir kabul salonu..

Bir askerî karargâh havası hâkim, havaya..

Herşey Pakistan şartlarına göre epeyce disiplinli..

Ve biraz sonra, Hikmetyar, resmî bir protokol görüşmesi yapan bir kimse havasında içeriye giriyor.. Bütün resmî görüşmelerdeki sarığı ve  kıyafetiyle..

Tahran’daki o samimî hava yok..

Kendisini geleceğin devlet adamlığına hazırlıyor gibi bir havadaydı âdeta..

Afganistan cihadı’nın geleceği üzerine umutlarını dile getirdi, mücadelenin yürütülmesi için âyet, hadis ve diğer İslamî dinamiklerden, imkanlardan söz etti;  ve karşılaşılan imkansızlıklardan ve mücahid  teşkilatları içindeki tökezletme çabalarından vs, yakındı.

O da, üstü kapalı olarak Rabbani’yi suçladığını hissettiriyordu, diğerlerini zâten pek ciddîye almıyor gibiydi..

Bu arada, bana Hizb-i İslamî üyesi mülteciler için düzenlenen bir kimlik belgesi verilmesini emretti; hemen, orada bir fotoğraf verdim ve Afganistan’da özbek türklerinin çoğunlukta olduğu Cuzcan eyaletinden Muhammed oğlu Salahaddin oluvermiştim, 90001 numaralı bir kimlik kartıyla.. Bizzat kendisinin imzasıyla.. Ve bu kart, Pakistan resmî makamları nezdinde (ve Afganistan’da da kendi teşkilatının hâkimiyet bölgelerinde) geçerli idi.. Başka dilleri bilmeyen bir Afgan türkü durumundaydım.. Ama, türkçemi Cuzcanlılar da anlamıyordu.. İstanbul’da okuyan bir Afganlı diye tanıtılmıştım; bir pürüz çıkması ihtimaline karşı.. 

*

Peşaver’de, elbiseleri insanın bedenine yapıştıran müthiş bir rutûbet olduğundan, bildiğimiz kıyafetlerle yaşayabilmenin zorluğunu hissettiğim için, hemen o gün, orada, 20 rupi karşılığında, (sanıyorum 5-6 dolar kadardı..) bir terzihanede, afgan usûlü bir uzun gömlek ve bir de şalvar diktirdim, rahatlamıştım..

Artık daha rahat dolaşabilirdim..

Ve oruçluydum da..

Şehirde dolaşmalarım devam ediyordu..

Ama, benim gömlek ve şalvarımın hem yeni ve hem de daha kaliteli bir bezden olması hasebiyle, dikkat çektiğini hissettim.. Hele de çok yoksul genç insanların bakışlarının ağırlığı altında ezildim..

Akşamları, Faqirâbâd’da, oraya cihad için çeşitli ülkelerden gitmiş onlarca-yüzlerce gençle sohbetler oluyordu.. Bunlar arasında Türkiye’den de gençler vardı..

Cebhelere gitmek için 6 aydan beri orada bekliyorlardı ve benim oradaki liderler üzerinde etkim olabileceğini sanıyorlar ve kendilerinin bir an önce cebhelere gönderilmelerini istiyorlardı.. Çünkü, o daracık ve karanlık odalarda, ağır yoksulluk şartları içinde bunalmışlardı.. Bir şeyler okuyorlar, tartışıyorlar, cebhelere gidecekleri günü bekliyorlardı..

*

’Bunalmış gençler, bir an önce cebhelere gitmek istiyorlardı..’

Onlara, ’Kardeşler, sizlerin tatmin olması için cebhe açılmaz, savaşa yapılmaz..Belki yıllarca beklersiniz, belki de bu gece gidebilirsiniz..’ dediğimde de rahatsız oluyorlardı..

Kaldı ki, dil bilmiyorlardı..  ’Kalk!’ denildiğinde belki yatacaklar; ’yat,-siper al’  denildiğinde, hücuma geçeceklerdi.. Özel bir savaş san’atından da haberleri yoktu..

Afgan liderleri ise, ’doktor ve mühendis varsa onları gönderiniz..’ diyorlardı..

Bu, başka ülkelerden gelen gençlerin ise, çoğunun hemen hiç bir özelliği yoktu..

O günlerden bir gün, bir haber geldi ki, bir yüzbaşı, 4-500 kişilik bir askeri birliğini bozguna uğratmış olarak, kendi canını kurtarmış, gelmiş, Rabbanî’nin huzuruna..

Rabbanî, onu dinlemiş ve kusurlu görmemiş olmalı ki, onu bir özel eve yerleştirtmiş, çocuklarını da yanına getirtmiş, o psikolojik  travmayı atlatabilmesi için..

Bizim gençler, ’Ahh, ahhh.. Enciniir öyle mi ya? Valla, hemen oracıkta, mücahidlerin gözünün önünde, şakağına iki kurşun sıkarak işini görürdü..’ diyorlardı..

’Enciniir’, mühendis kelimesinin ingilizcesi olan ’engineer’in telaffuz şekli idi ve Hikmetyar her ne kadar mühendislik tahsilini tamamlamamış olsa bile, ’Enciniir’ diye anılıyor ve ’enciniir’ denilince de sadece o anlaşılıyordu..

Yani, kanı kaynayan, ne yapacağını bilemeyen bunalmış gençler için, Hikmetyar daha bir ’kahraman’ idi.. Rabbanî ise, ’üstaddır, işte.. O kadar..’ diye hafife alınıyordu..

Ve ekleniyordu.. ’Zâten Ahmed Şah Mes’ud da olmasa, kimse Rabbanî’nin yüzüne bakmaz..’ deniliyordu..

Burası da yanlış sayılmayabilirdi..

Çünkü, Ahmed Şah Mes’ud, hem özellikle Pençşîr Deresi’nde, Sovyet ordusuna indirdiği ağır darbelerle her Afganlının göğsünün kabartan bir isimdi ve hem de Peşaver’de hiç bulunmayıp hep cebhelerde yaşaması dolayısiyle de, ayrı bir sempati topluyordu..

Üstad Rabbanî ise, Ahmed Şah Mes’ud’un, dünyaya açılan bir penceresi, uluslararası görüşmelerdeki lideri durumunda olan ve iç ihtilaflardan ve hele kan dökülmesinden olabildiğince kaçınmaya çalışan, halim-selim, yüzünden tebessüm pek eksik olmayan bir İslam âlimiydi..

(Devamı, gelecek yazıda, inşaallah..)

 rabbani-03.jpg

  • Yorumlar 10
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim