1. YAZARLAR

  2. Adnan Küçük

  3. Bunun adı bir zihniyet mücadelesidir
Adnan Küçük

Adnan Küçük

Yazarın Tüm Yazıları >

Bunun adı bir zihniyet mücadelesidir

A+A-

Gerek Taraf Gazetesi tarafından gün yüzüne çıkarılan ve derin tartışmalara sebep olan "toplumun askeri bürokrasi tarafından dizayn edilmesi projesi"ne ilişkin belgeler, gerekse dün ve önceki günlerde gerçekleştirilen illegal Ergenekon örgütlenmesine ilişkin tutuklamalar ile ATO, ADD ve bazı gazetelerde yapılan aramalar ve bu örgütlenmenin gerçekleştirdiği hukuk dışı faaliyetler, ülkemizdeki keskin zihniyet farklılığı ve çatışmasını gündeme getirmektedir.

Bu örgütlenme içinde yer alan kişiler, faaliyetlerini genellikle laiklik, Cumhuriyet ve Atatürkçülük zemininde yürütmektedirler. Bu kapsamda dün tutuklananlardan ATO Başkanı. Aygün'ün ilk sözleri "Atatürk'ü, Cumhuriyet'i sevmekle suçlanıyorum" olmuştur. Ayrıca bu gelişmelerden rahatsız olan CHP Genel Başkan Yardımcısı M. Özyürek de tutuklamalarla alakalı olarak: "Laikliğe inanan kimseler gözaltına alınıyor. ...eşkıyanın ne yapacağı belli olmaz". Özellikle yargı kararını uygulayanlara yönelik olarak yer alan "eşkıya" nitelemesi, bu kuruma karşı sergilenen pervasızlığı ortaya koymaktadır.

Bütün bu gelişmeler göstermektedir ki, Türkiye'de siyasi, kültürel, toplumsal vb. alanlarda gen uyuşmazlıklarının kaynağını teşkil eden bir zihniyet farklılığı bulunmaktadır. Bu, çok yönlü bir zihniyet mücadelesini ve çatışmasını beraberinde getirmiştir. Bu şiddetli çatışmanın tezahürü olarak önceleri askeri müdahaleler gündeme gelirken, son günlerde yargısal müdahaleler de öne çıkmaya başlamıştır. Söz konusu yargısal müdahalenin arka planında askeri bürokrasi merkezli bir organizasyonun bulunduğu görülmektedir. Ülkemizde gerçekleşen bu farklılık ve çatışmayı son on-on beş yıla özgülemek mümkün değildir; bunu, bazı ufak tefek farklılıklarla Osmanlı'nın son yıllarına kadar götürebilmek mümkündür.

Osmanlı Devleti'nin yıkılmaya doğru gittiği dönemlerde bir kurtuluş reçetesi olarak ortaya çıkan, Batı hayranlığı, muasırlaşma, her yönüyle onlara benzeyerek çağı ve gelişimi yakalama ve bu anlayışı besleyen pozitivist düşünce, ileriki yıllarda ortaya çıkan siyasi, sosyal ve felsefi gelişmeleri besleyici işlev görmüştür. Bu gelişmeler, Türkiye'deki yeni oluşumun kuluçka dönemini oluşturmuştur. Toplumda genel itibarıyla bu kesim ile muhafazakâr kesim arasında ciddi bir ayrışma ortaya çıkmıştır. Bu ayrışma, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devletinde daha sistematize hale gelmiştir. Buna göre bir yanda, aydın, her yönü itibarıyla doğru ve hak olanı bilen; bu konuda tekel sahibi olan, Türk toplumunu, onlar istemese de selamete kavuşturmak isteyen, bu amaca erişmek için Cumhuriyet ve laiklik kurumlarına dört elle sarılan jakoben bir kesim yer almakta. Diğer yanda ise demokrasi, insan hakları, halkın belirleyici söz sahibi olması gibi argümanlara öncelik veren, bunu hedeflerken de Cumhuriyet ve laiklik enstrümanlarını kullanmayı çoğu zaman beceremeyen; bunlardan istifade etmek istediklerinde de diğer kesimi ikna edemeyen bir kesim yer almaktadır.

Amaç hep aynı: Cumhuriyeti ve laikliği korumak!

Elbette her toplumda farklılıklar vardır ve bundan tabii bir şey de olamaz. Bugün hemen her toplum farklı unsurları içermektedir. Homojen bir toplum dünyanın hiçbir yerinde mevcut değildir. Fakat bizdeki bu esaslı farklılık, beraberinde ciddi çatışmayı getirmiştir. Ülkemiz açısından ciddi sorunlara sebep olan hususu bu çatışmacı pozisyon teşkil etmektedir. Bu iki kesimin zihniyet dünyaları çok farklıdır. Haklılıklarını ortaya koymak için çoğu kereler aynı kavram ve kurumlara sarılırlar. Fakat kastettikleri birbirinden çok farklıdır. Mesela her iki kesim de demokrasiden söz eder. Ama birinci kesim demokrasiye militan ya da mücadeleci nitelemesi ekleyerek, ona belli bir içerik kazandırmaya çalışır. Diğer kesim ise: "demokrasiye eklenen mücadeleci ya da militan nitelemelerini kabul etmiyorum, bu, aslında demokrasinin demokrasi olmaktan çıkarılması anlamına gelir" demektedir. Birinci kesim halkçılıktan söz eder, ama, halkçılık kapsamında anayasal hakların sahibi olan kişilerden kastettiği tüm vatandaşlar değildir; belli kategoriye dâhil kişilerdir. Bu zihniyeti en iyi yansıtan ve ünü New York Times sayesinde tüm dünyaya yayılan şu ifadedir: "Halk plajları doldurdu vatandaşlar denize giremiyor". Bunun adı, kendilerini anayasal hakların sahibi imtiyazlı vatandaş konumuna koyanların, halkın diğer kesimlerine karşı bu konumlarını koruma çabalarından başka bir şey değildir. Diğer kesim ise, ayrım gözetmeksizin halkın tamamını vatandaş olarak görmekte, herkesin bu itibarla eşit haklara sahip olduklarını ilan etmektedir.

Birinci kesim, militan nitelemelerini sadece demokrasiye eklemekle yetinmiyor, aynı işlemi laiklik ve cumhuriyet için de yapıyor. Bunun neticesinde "militan demokrasi", "militan laiklik" ve "militan Cumhuriyet" ile şekillenen birinci zihniyet ortaya çıkmaktadır. Diğer kesim de demokrasiden söz eder. Fakat bu kesimin demokrasiye yaklaşımı birinci kesiminkinden farklıdır. Bunlara göre demokrasinin militanı/mücadelecisi olmaz; demokrasilerde militanlık ve mücadelecilik adına halkla ya da halkın belli bir kesimi ile varlık-yokluk mücadelesi yapılamaz. "Laiklik" ve "Cumhuriyet" bunlara göre de değerlidir. Demokrasi, laiklik ve Cumhuriyet'le, hak ve hürriyetler ve hukuk devleti zemininde buluşur.

Birinci kesim, devletin kurucu felsefesinin en önemli ayağını teşkil eden laikliği bir toplumsal proje olarak algılamaktadır. Bunlara göre laik devletin toplum ve bireyleri de aydın ve modern olmalıdır. Aydınlanma ve modernleşme, birey ve toplumun sekülerleşmesini zorunlu kılar: Bunun gerçekleşmesi tabii seyrine bırakılacak kadar basit bir mesele değildir. O halde yapılması gereken: Aydınlanma ve modernize edilmeye muhtaç olan halk yığınlarının, devlet eliyle yasaklama ve zorlamaya da başvurarak aydınlanmalarının ve modernleşmelerinin sağlanması gerekir. Bu anlayışta din ve vicdan hürriyetinin fazla yeri yoktur. Söylem olarak bunun varlığından söz edilse de, devamında söylenen ilk söz: "din tamamen vicdana özgü bir şeydir, onun saltanat makamı kişinin vicdanıdır, onu oradan çıkardığın anda sorun çıkar". Bunlara göre din ve vicdan hürriyetinin alanının genişletilmesine yönelik her bir açılım, merkezi toplumsal proje ile çelişir; bu çelişme sebebiyle de laiklik ihlal edilmiş olur.

"Hukuk dışı yollarla" mücadele etme zamanı

Diğer kesime göre laiklik bir toplumsal proje değildir. Demokrasi ile bütünlük içinde çoğulculuğu korumanın bir teminatıdır. Demokratik laik devletin temel vazife ve işlevi, farklı unsurların bir aradalığını korumaktır. Bu telakkide de elbette sekülerleşme ve modernleşme arzu edilir, ama bu gerçekleşmiyor diye kıyametler koparılmaz. İkinci kesimin benimsediği anlayışta merkezi bir toplumsal proje mevcut olmadığı için, dini inanç ve gereklerinin yerine getirilmesi laiklikle çelişmez. İnanç hürriyeti, her bir hak ve hürriyet kadar sağlam bir güvenceye sahiptir. Din, sadece vicdanlara özgü bir hürriyet olarak kalmaz; o, vicdani boyutu yanında öğrenme, ibadet, yaşama, ifade, örgütlenme vb. boyutları ile bir bütünlük teşkil eder. Elbette bu hak ve hürriyet de sınırlanabilir, fakat bu sınırlamada temel ölçüt, merkezi toplumsal proje ile çelişme değildir. Sınırlamanın ölçütünü, diğer hak ve hürriyetlerin sınırlanmasında olduğu gibi, başkalarının hak ve hürriyetlerinin, kamu düzeni, güvenliği, sağlığı ve ahlakının zarar görmesi oluşturur. Bu hürriyetin kullanılması burada sayılanlardan bir ya da birkaçını ihlal ediyorsa meşru olarak sınırlandırılabilir. Birinci kesim aynı zamanda kendisini "doğrunun tek sahibi" gördüğü, diğer kesimi bu doğrunun inkârcısı, dahası düşmanı saydığı için, bu kesimin her halükârda bertaraf edilmesini de amaçlar. Kendilerine karşı gördüğü bu kesim halkın %97'sini de teşkil etse, zor kullanarak bertaraf edilmelidir. Bunun için hukuk dışına da çıkılabilir. Nitekim bu kesimde yer alan bir ünlü Anayasa Hukuku Profesörü ile ADD Kadıköy Şubesi eski Başkanı Birol Başaran, savundukları otoriter militan sistemin korunması için "hukuk dışı yollarla mücadele etme zamanının artık geldiğinden" söz etmişlerdir. Bunlara göre, hukuk, otoriter düzenlerinin sürdürülmesine ayak bağı olmuyorsa ona uyulur, ama ayak bağı oluyorsa uyulmaz. Bunların temel yöntemlerini, olağan siyasi mücadele değil, çatışma oluşturmaktadır. Sürekli Cumhuriyet ve laiklik düşmanlarından söz ederler. İrtica yaftası, bu yoldaki en etkin mücadele aracıdır. İrticaın bertaraf edilmesi için hukuki ya da hukuk dışı her türlü mücadele caizdir. Burada siyasi alanın ölçütünü bu düşünce oluşturmaktadır.

Bu zihniyete göre, halk doğruyu bilmediği, gerekli aydınlanma ve modernleşme gerçekleşmediği için Türkiye'de demokrasiye erken geçilmiştir. Bu açıdan demokrasiye karşı ciddi bir güvensizlik söz konusudur. Hatta bu ortamda demokrasiye geçiş, aslında laik Cumhuriyet'e karşı bir "karşı devrim"dir. Olması gereken: Önce aydınlanmış, modern, seküler bir toplum oluşturulmalı, daha sonra da gerekiyorsa demokrasiye geçilmeli. Bu kesime göre, Ülkemizde halk arzu edilen şekilde dönüştürülmeden demokrasiye geçilmiştir. Ayrıca bununla sınırlı kalınmayarak, din ve vicdan hürriyetinin alanı o kadar genişletilmiştir ki, bunun neticesinde öngörülen toplumsal proje ciddi zarar görmüştür. Bu kesime göre başörtüsü, meşru sınırlama sebepleri var olduğu için değil, amaçsal değer olan toplumsal proje ile çeliştiği için yasaklanmalıdır. Başörtüsü, her ne kadar bir dini gereğin yerine getirilmesi ise de bu proje ile çeliştiği için bir hak kabul edilmez.

Devletin de cumhuriyetin de sahibi halktır

Birinci kesim, %47'lik çoğunluğu arkasına alan AK Parti iktidarını, kendileri ile düşledikleri doğru toplumsal proje için ciddi bir tehlike olarak görmektedir. Yargı dâhil bütün etkin güçler, bazen hukuki yetki alanı dışına çıkarak, bu iktidarı bertaraf etmek için seferber edilmiş durumdadır. Burada şimdilik bu hücumlardan sadece AK Parti etkilenmiş gibi görünmekle birlikte, aslında tehlikeliler safında sadece AK Parti değil, birinci kesim haricinde yer alan ve toplumun büyük ekseriyetini teşkil eden geniş bir yelpaze ile demokratik kurumlar yer almaktadır. Bu, birinci zihniyetin, küçük bir toplumsal kesimi temsil etmelerine rağmen, etkin kurum ve güç odaklarını kullanarak, büyük ekseriyeti temsil eden ikinci kesimi kuşatıp onu etkisiz hale getirme çabasından başka bir şey değildir. Bu çabalar, çağdışı, dünyada hiçbir demokratik ülkede emsali olmayan, Türkiye'yi demokratik değerlerden uzaklaştırmayı amaçlayarak kendi kabuğuna esir eden yönelimlerdir. Bundan Türkiye bir bütün olarak zarar görmekte, sürekli çatışma insanları mutsuz etmekte, kimse geleceğe ümitle bakamamakta, ileriye yönelik uzun vadeli projeler geliştirememekte; toplumsal barış dinamitlenmekte, insanlar diken üstünde yaşamaktadır. Bazı ülkelerin, yakın geçmişte Türkiye ile aynı ekonomik gelişmişlik seviyesinde oldukları halde, bugün ülkemizin fersah fersah ilerisinde yer almalarının temelinde bu yıkıcı çatışma yatmaktadır.

Türkiye'nin geleceğe yönelik huzur, refah, mutluluk ve gelişimi, bu olağan dışı yıkıcı sonuçları olan çatışmanın bitmesine; bu kesimlerin, kişisel farklılıklarını sürdürmekle birlikte, insan hakları ve hukuk devleti zemininde yer alan anayasal demokratik laik Cumhuriyet ortak paydasında buluşmalarına bağlı bulunmaktadır. Bu buluşma karşılıklı güven tesisine bağlıdır. Bunun için, her bir kesimin, her şeyden önce demokratik iktidar-muhalefet ilişkileri içinde karşılıklı olarak birbirlerinin varlığını kabul etmeleri; her birisinin siyasi iktidar olma yanında, eşit olarak hemen her türlü hak ve imkâna sahip olabileceğinin kabulü gerekir. "Sen, -%97'lik bir çoğunlukla da olsa- belli bir halk desteğini arkana alarak zahiren iktidar olabilirsin, ama Devletin gerçek sahibi biziz, bazı makam ve mevkileri size kaptırmayız, aksi halde laik Cumhuriyet elden gider" şeklindeki bir yaklaşım, Türk demokrasisinin çıkmaz sokaktaki yürüyüşünü devam ettirmesi anlamına gelir.

Zaman gazetesi

YAZIYA YORUM KAT