Bundan demokratik özerklik değil derebeylik çıkar

30.05.2011 14:55

Yasin Aktay

Geçtiğimiz hafta içinde Kılıçdaroğlu'nun Hakkari'den verdiği bonkör vaat ile birlikte demokratik özerklik tartışması bir daha canlandı. Avrupa Konseyi'nin 'Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nı bütünüyle uygulamaya koyacaklarını ilan etti Kılıçdaroğlu. Kürt kelimesini bile bin bir naz ile telaffuz etme noktasından bu noktaya hızla gelmiş olması ne kadar umut verici ne kadar inandırıcı ayrı bir konu.

Bu hızlı dönüşün bir CHP-BDP yakınlaşmasının bir işareti olduğunu görmek zor değil. Gerçi Güneydoğu'dan CHP'ye oy gelme ihtimali çok düşük çünkü BDP'lilerin kendi adaylarını riske atarak (aday çıkardıkları yerlerde) CHP'ye oylarını yönlendirmeleri zaten mümkün değil, ancak BDP'nin Hakkari ve Şırnak mitinglerinde CHP'ye verdiği meydan desteğinin meydanla sınırlı kalmayacağını, aday çıkarmadığı yerlerde Kürt oylarını CHP'ye yönlendirme hesabı yapıldığı anlaşılıyor. Ne diyelim? Siyasettir bu, herkes kendi hesabını yapacak, kendi ittifak ve ihtilaflarını da tercih edecektir. Kimin hangi Saiklerle kimlerle ittifak kurduğunun da halk tarafından bir değerlendirmesi olacaktır nihayetinde.

Asıl konumuza dönelim ve BDP'nin öteden beri dillendirdiği ve adını "demokratik özerklik" olarak koyduğu talebin Kürt halkı nezdindeki karşılığına bir bakalım. Bölgeye özerklik verildiğinde bundan kim ne kadar faydalanacak? Çerçevesi şu veya bu şekilde çizilmiş bir özerkliğin demokratik olma şansı ne kadardır? Öyle ya, bölgede eli silahlı ve bu silahı kullanma tarzında hiçbir etik kaide, kural ve vicdan tanımayan bir örgüt yapısı mevcut. Özerklik demek merkezi otoritenin alandan çekilmesi anlamına geliyor ki, bu çekilmeden doğan boşluğu kimin dolduracağı çok aşikâr. Devletin bütün merkezi güçleri bölgede faal haldeyken, bugün bile PKK-KCK-BDP yapılanmalarının bölgede diğer insanlar üzerinde kurduğu kasvetli yerel iktidara baksanıza:

Bölgede güpegündüz insanlar kaçırılıp tehdit ediliyor, haraç alınıyor, örgütün isteklerine direnmeleri halinde öldürülüyor. İstenilen amanda kepenkler zorla kapatılarak esnaf üzerinde tam bir korku imparatorluğu uygulanıyor. Hiçbir farklılığa tahammül edilmiyor, seçim sürecinde örgütün etkili olduğu yerlerde başka partilerin faaliyetleri şiddet kullanılarak engelleniyor.

Geçtiğimiz haftalarda bölgenin etkili ve şimdilerde tamamen sivil alanda faaliyet göstermekte ısrar eden oluşumlarından Mustazaf-Der'in binalarına defalarca molotof kokteylli saldırılarda bulunulduktan sonra en son Yüksekova'daki şube başkan yardımcısı öldürüldü.

Başarılı eğitim faaliyetleri dolayısıyla örgütün dağ kadroları devşirmesini zorlaştırıyor diye Hakkari'de bir imam sabah namazı çıkışı öldürüldü. Dün de Cizre'de İmam-Hatip Lisesi öğrencilerinin kaldığı bir yurt molotof kokteylli saldırıya maruz kaldı ve içindeki öğrencilerle birlikte yakılmaya çalışıldı. Çevreden yangını söndürmeye yetişenler sayesinde büyük bir facia önlenmiş oldu ama 3 öğrenci feci bir biçimde yanarak yaralandı.

PKK'nın veya BDP'nin bölgede silahlı vesayet altında uygulamakta olduğu bu iktidar karşısında "yerel demokrasi" ne kadar mümkün olabilir?

Bütün bu olaylar karşısında BDP çevrelerinden en ufak bir kınama gelmediği gibi bütün bu uygulamalar bin dereden su getirilerek hâlâ "Kürt halkının mazlumluğu" ajitasyonlarının içine tıkıştırılmaya devam ediliyor. Kürt halkının mazlum olduğu çok doğru ama korkarım bu sefer başlarında devletin zulmü değil, çok daha çetrefil başka bir zulüm var.

Feodalitenin ve Asya Tipi Üretim Tarzının özerklik şartlarıyla ilgili temel sosyolojik kaide şudur. Merkezi devlet zayıfladığında yerel derebeyler güçlenir. Derebeylerin yerel iktidar uygulamalarında merkezi otoriteden daha insaflı, daha insancıl, daha hakkaniyetli hele de demokratik olacaklarının hiçbir garantisi yoktur.

BDP'nin özerkliği elde ettiği takdirde bile bundan Kürt halkına en ufak bir demokrasi koklatmayacağının işaretlerini fazlasıyla görüyoruz. Kendi seçmenlerinin önüne, seçmeleri için konulan adayların büyük çoğunluğu Kürt halkının hiçbir organik yakınlık hissetmediği adaylar. Diyeceksiniz ki, bu belki bütün partilerin sorunu. Ama biz de diyelim ki, başka hiçbir partinin şimdilik bu ölçüde bir "demokratik özerklik" iddiası veya talebi yok. BDP'nin merkezden tayin ettiği adaylardan Siirt'in payına düşen Gülten Kışanak'ın, mesela, Siirt'le hiçbir ilişkisi ve yakınlığı yok. Adaylığına itiraz eden Siirtli BDP'lilere bir tek şey söylenmiş: "Siirt'e bayan kontenjanı ayrıldı." Diğer yerlerde de aday tercihleri aşağı yukarı böyle yapılıyor.

BDP'li halk böylece kendilerine "demokratik özerklik icabı" merkezden emredilmiş olan bu adayı seçmek zorunda bırakılıyor. Diğer özerklik şekillerinden farklı olarak bu oyu istenen şekilde kullanmamanın, türlü müeyyideleri de var

BDP'nin demokratik özerklik talebi karşılansa bile Kürt halkının payına en ufak bir söz hakkı düşmüyor. Öcalan onca can alan yürek yakan savaşı "bir tek sözüyle" bitirebilmekten bahsediyor. Sahi Kürt halkı Öcalan'ı veya PKK'yı veya BDP'yi veya başka herhangi bir insanı böylesine mutlak bir otorite noktasına yerleştirmiş midir?

Açıkçası Kürt halkı kimseye bu kadar onur kırıcı bir itaatkarlığı kabul etmez, ama Kürt halkının iradesi üzerindeki bu kadar güçlü tasarruf iddiası Kürt halkına derebeylik altındaki marabalar gözüyle bakmaktan farksız.

Kürt halkına layık görülen demokrasi budur, tamı tamına "derebeylik". Adına istediğiniz kadar "demokratik" deyin.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim