1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Bunca kan ve gözyaşı, tahakküm hırsını tatmin için..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Bunca kan ve gözyaşı, tahakküm hırsını tatmin için..

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Önce bir başka konu:

Zincirlikuyu Mezarlığı’nın giriş kapısı üzerine, ’Bütün nefsler ölümü tadacaktır..’ meâlindeki  ’Kull-i nefsin zâiqâ-t-ul’mevt..(Âl-i İmran, 185) âyetinin yazılması, bazılarını korkutuyormuş..

Hani, sizler değil miydiniz, Kur’an’ın mânasını bilmeden okuyor veya dinliyorlar diye yıllardır suçlamalar yapanlar..

Alınız size türkçe..

Ama, bu kez de rahatsız oluyorsunuz..

Geçmişte muhafazakârca tutumlarıyla bilinen ve şimdilerde ise, çoğunu şaşırtacak şekilde Kılıçdaroğlu’nun yanında yer alıp m.vekili adayı bile olan Binnaz Toprak isimli prof. hanım da, bu korkuya giriftar olanlardanmış; ’sinir bozucu’ buluyormuş, o ifadeyi..

Üstelik bu prof., o cümlenin özünün bir âyet olduğunu da bilmiyormuş..

O gibiler, ölümü ikide bir hatırlamak istemiyorlarmış.. Sekuler/laik, materyalist bir hayat anlayışına sahib olanlara karşı işlenen büyük bir zulüm imiş bu..

İşte, modern insan’ın çıkmazı..

(İngilizlerin ünlü yayın kuruluşu BBC’de 12 Mayıs gecesi yayınlanan ve 84 yaşındaki bir kanserli kişinin ölüm anlarını canlı olarak gösteren proğramdan ingiliz izleyiciler de yaman tırsmışlar, telefonlar kilitlenmiş, ’kişinin özel hayatını niye gösteriyorsunuz, kitleleri korkutuyor..’ diye..

Ölen kişi de, ölümünden önceki son cümlelerinde ise, ’Bir mucize olmadıkça, ölümden kurtulamıyacağım, ama korkmuyorum.. Hayatın bir film karesi gibi kesileceğine inanmıyor ve bir şekilde yine var olacağıma inanıyorum..’ demiş..

Bu kişi, hiç değilse, hayatın ölümden sonra da devam etmesi gerektiğini düşünmüş..)

Çocuk veya zekâ özürlü olanlar dışında, ölmeyeceğine inanacak kadar salak kimse pek olmasa gerek.. En katı materyalist-laik kişilerden olan bir ünlü siyasetçi bile, ’Benim nâçiz (kıymetsiz/ önemsiz) vücudum elbet birgün toprak olacaktır..’ dememiş miydi?

Ama, yine de baqî kalmak istiyorlar. Bunun içindir ki, Mehmed Âkif merhûm, mumyalanmış cesedler halinde veya heykellerde yaşamak isteyenlere bakıp‚ ’Elbet, bütün beşerin hakkıdır, beqa emeli, / Amma, bunu ne taştan, ne de leşten beklemeli..’ diyordu..

Evet, en katı materyalistler bile öleceklerini biliyorlar, ama, ’Ölümden korkmuyorum, ama, Azrail geldiğinde ben orada olmamalıyım..’ gibi bir mantıkla, ölümle karşılaşmak istemiyorlar.

Evet, modern çağın sekular/ laik insanları, hayatın mahiyeti ve ’niçin varolduğu’ üzerinde düşünmek bile istemiyorlar ve sadece‚ ’nasıl daha rahat yaşanabileceği’  üzerinde kafa yormayı tercih ediyorlar..

B. Amerika’da da,  bugünlerde (21 Mayıs’ta) ’Dünyanın sonu gelecek, insanları uyarın, ölüme hazır olsunlar..’ diye kampanyalar yürüten dindar  çevreler bulunuyor... Bizdeki laikler, bu Amerika’lıları görseler, çıldırırlar herhalde..

Halbuki, bu da bir dünya görüşüdür, hayata bir başka bakış tarzıdır..

Sonyüzyıldaki edebiyatçılarımız arasından Câhid S. Tarancı da‚ ’Eyvah öleceğiz..’ şeklinde bir korku kaynağı olan ölüm, Ziyâ Osman Sâba’nın hemen bütün şiirlerinde olabildiğince güzeldir.. O, ’Çok şükür öleceğiz, Rabbim..’ der;  ölünce annesiyle karşılacağını, annesinin kendisini, ’Aaaa, oğlum.. Kocaman olmuş..’  diye sevinçle karşılayacağını anlatır..

Yahyâ Kemâl’in ’Kocamustâpaşa’ isimli ünlü ve çok düşündürücü, öğretici şiirinde de, ölüm ve hayat, âdetâ sarmaş-dolaştır.. O şiirde, bu semtin evleri ile mezarlıklar o kadar iç-içedir ki, birinden diğerine sanki bir adımla geçiliverecek gibi bir tasvir vardır.

Ölüm hakkında her ne denilirse denilsin, gerçekte, ölüm de hayat kadar, mükevvenatın, varlıklar âleminin en büyük gerçeğidir.. Hayat ve ölüm, birbirinin vazgeçilmez mutemmim cüzleridir, (tamamlacıcı parçalarıdır); birisi olmazsa, diğeri de olmaz ve korkunun ölüme bir faydası yoktur ve hayata bağlılık iddiası da, hayata bağlılığın sürekli bir garantisi teşkil etmez..

*

Şimdi asıl konumuza geçebiliriz:

Hemen her müslüman toplumunun bünyesinde olan yığınla acılar, problemler olduğu halde, özellikle Ortadoğu coğrafyasına bakalım..

* ’Usâme’nin intikamı’ diye meydana getirilen bunca ’kangölü’ne ne demeli?

Önce Pakistan ve Afganistan’dan ele alalım..

Usâme bin Laden’in Amerikalılar tarafından öldürüldüğünün iddia edilmesi veya açıklanmasından sonra.. Pakistan yöneticileri, ülkelerinde cereyan eden bu saldırı ve diğer olup bitenlerden haberlerinin bile olmamasını halklarına izah edemiyorlar..

Amerikalı yetkililer ise, operasyonunun Pakistan yetkililerine bildirilmesi halinde, haberin Pakistan yönetimi içindeki bazı unsurlar eliyle, ’El’Qaide’ye sızdırılabileceği endişesiyle bilgi vermediklerini ve operasyonu böylesi bir gizlilik içinde yaptıklarını belirtmekteler..

Amerikan Başkanı Obama, ayrıca, Pakistan içinde Usâme’yi yıllarca himaye etmiş unsurların olabileceğini ve bunların ortaya çıkarılmasını istiyor, Pakistan Hükûmeti’nden...

Gerek, C. Başkanı  Âsıf Ali Zerdarî, gerek Başbakan Yûsuf Gilanî Amerikalılara temkinli bir lisanla eleştiriler yöneltmeye çalışıyorlar..

Darbe ile iktidara gelip 1999-2008 arasında Pakistan’ı 9 yıl askerî diktatörlükle yöneten General Perviz Muşerref de, şimdi, ülkenin hâkimiyet/ egemenlik hakkının ve toprak bütünlüğünün korunamadığından yakınıyor..

Ama, kendi zamanında, B. Amerika’yla Pakistan arasında yapılan bir anlaşma sırasında, ’Siz bize haber vermeden Pakistan’a müdahale edebilirsiniz, ama, sonra biz halkı yatıştırmak için, size karşı sert bir şekilde çıkışırız..’ denildiğinin belgeleri ortaya döküldü..

Bu iddiayı Amerikalılar açıklıyor, onun için onların verdiği haberi hemen kabul doğru kabul edememiyiz de; Muşerref de zâten bütün yönetim yıllarını, Amerikan izni ile sürdürmemiş miydi ve zaman zaman da Amerika’ya karşı sert sözler söylememiş miydi?

*

Usâme ile ilgili olarak,  Tayyîb Erdoğan, 8 Mayıs akşamı, Kanal 7’de, bilinemiyen, muğlak birçok hususlar bulunduğunu,  Zerdarî’nin kendisine, Usâme’yi Amerikalılara daha önce teslim ettiklerini söylediğini belirtiyordu..

İran C. Başkanı Ahmedînejad da Usâme’nin çok önceden beri Amerika’nın elinde olduğunu ve sonra öldürülmüş olabileceğini söylüyordu, 15 Mayıs günü.. Ahmedînejad tarafından geçenlerde azledilen ve ama İnqılab Lideri Khameneî’nin makamına iade ettiği ve bundan dolayı İran iç siyasetinin başını epeyce ağrıtan gelişmelerin yaşanmasında da ismi gündeme oturan İstihbarat Bakanı Haydar Muslihî ise, ’Usâme’nin aylarca önce vefat ettiğine dair ellerinde sor derece ciddî bilgiler olduğunu’ kesin bir dille iddia ediyordu..

Usâme’nin intikamının alınacağı şeklinde, El’Qaide ve Tâlibân tarafından yapılan açıklamaların da kenarından geçmemek gerek..

Nitekim, bu açıklamaların hemen arkasından, Talibân, 10 Mayıs günü, yüzlerce militanla gerçekleştirdikleri bir baskınla Qandehar şehrinin kontrolünü  birkaç saatliğine de olsa, ele geçirmişlerdi.. Keza, 13  Mayıs günü de, Pakistan’da bir Güvenlik Akademisi’ne karşı girişilen bombalı saldırıda 82 kişi ölüyor ve yüzlerce kişi de yaralanıyor ve bu saldırıyı üstlenen El’Qaide ve Tâlibân, bu eylemin, Usâme’nin intikamının alınması yolundaki ilk eylemlerden birisi olduğunu açıklıyordu..

Burada düşünülmesi gereken şu: Pakistan’da korkunç bir saldırıya uğrayan o Güvenlik Akademisi’nde öldürülen ve hemen tamamı da müslüman olan 82 insanın, Pakistan Hükûmeti’ne ve Pakistan Hükûmeti de isteyerek / istemiyerek emperyalist güç odaklarına hizmet ettiği gibi zorlamalı bir yorumla hedef seçildiği ileri sürülebilir. Ama, böyle bir yorumla, hedef olmaktan kim kurtulabilir ki? Herkes, kendisi gibi düşünmeyen herkesi öldürmek cevazını bu mantıkla kendinde bulamaz mı?

Kaldı ki, direkt askerî mânada silahlı mücadele verenler dışındaki müslüman olmayan insanların, hasım rejimlere dolaylı hizmet verdikleri gerekçesiyle askerî hedef sayılması, ne kadar doğrudur?

Bugüne kadar, müslüman kişi veya gruplardan bazıları da, nicelerini ’kafir’ olarak niteleyip öldürdükleri halde, müslümanlara karşı asla silah kullanmadıklarını söylemediler mi?

Konuya bu açıdan bakılırsa, denilecek fazla bir söz kalmıyor..

*

*İran’daki iç gelişmeler akl-ı selîmle halledilebilecek mi?

Bu arada, İran da önemli gelişmelerin içinden geçmekte..

11 Mayıs günü, İran Körfezi’nin kuzey sahilindeki Bûşehr Nükleer Reaktörü çalıştırılmaya başlandı.. Bu yatırım, Şah zamanından beri yapımı devam eden 36-37 yıllık bir geçmişe sahib idi ve gerek İnqılab’ın ilk yıllarında ve gerekse ondan sonraki 8 yıllık İran-Irak Savaşı ve daha sonrasında da yine Amerikan baskıları sebebiyle tamamlanamamış, bu tesislerin yapımı Almanya, Japonya ve Sovyetler Birliği ve (sonra da onun yerini olan) Rusya arasında eldeğiştirip durmuştu..

Bu vesileyle hatırlayalım ki, siyonist İsrail rejiminin başbakanı Netanyahu, İran’in nükleer tesislerine saldırabilecekleri ve kendi gelecekleri için gelecekte tehlike arzeden bu tesislerin şimdiden bertaraf edilmesinin bir tedbir olarak düşünülmesi gerektiğine dair laflar etmekte, çoktandır.. Ama, bu konuda  bu rejimin istihbarat kurumu MOSSAD’ın eski başkanı, 10 Mayıs günü yaptığı açıklamada, ’İran’a saldırı lafını duyduğu zaman, bunu en düşüncesizce söylenmiş bir söz diye nitelediğini’ belirtiyor ve ’nükleer teknolojinin İran’ın da hakkı olduğunu, çünkü bu çalışmaların Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu’nun kontrolünde yapıldığını ve İran’a saldırmanın uluslararası hukukun ihlali olacağını’ söylüyor ve devamında ise, daha da ileri giderek, ’İran’a saldırarak bir savaşı başlatabilirsiniz, ama onu nasıl durdurmanın o kadar kolay olmayabileceğini ve bunun baştan düşünülmesi gerektiğini’  hatırlatıyordu..

*

Amma, İran içinde yaşanan ve daha önce, 23 Nisan günlü yazımda değindiğim iç ihtilaflar, üç haftaya varan bir gerilimli bekleyişten sonra şimdilik atlatılmış gibi gözüküyor, ama, yine de derin problemlerin üzerinin küllendiği de anlaşılıyor..

Hatırlanacağı üzere, o yazıda, ’Zuhûr nezdik est..’ (Zuhûr Yakındır...) isimli bir film hazırlanıp, bu filmin CD’lere aktarılarak, İran geneline milyonlar halinde yayıldığını ve o filmde Mehdi’nin başyardımcı Şuayb bin Salih isimli kişinin de Ahmedînejad olduğunun imâlı bir şekilde anlatıldığı aktarılmıştı..

Bu film ve hele de CD’lerle ülke çapında sur’atle yayılarak geniş kitlelere ulaştırılması ülke çapında derin tartışmalar meydana getirdi.. Özellikle ulemâ çevresi, Mehdi’nin zuhûru için böylesine zaman belirlemelerinin haram ve tehlikeli olduğunu; ’zuhûr’ için zaman belirleyenlerin Deccal olduklarını ve bu gibi iddialarla özellikle gençlerin inançlarının sarsılabileceğine dair endişelerini dile getirdiler..

Nitekim, filmin yapımcısı ve CD’lerin ülke çapında tevzi’ olunmasının faillerinden pekçok kişi tutuklandı.. Ve, bunlardan 25 kadarı, Ahmedînejad’ın yakın çalışma çevresindendi.. 

Bu arada, medya organlarında, sözkonusu film ve CD’ler ve tutuklanan kişiler etrafında, bir itiqadî inhiraf / sapkınlık cereyanı’nın ortaya çıktığı da yoğun şekilde işleniyordu..

Üstelik, bu cereyanın arkasında, Ahmedînejad’ın dünürü olan ve Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı denilebilecek bir vazifede bulunan ve Ahmedînejad üzerinde çok etkili olduğu ileri sürülen İsfendiyar Rahim Meşaî’nin bulunduğu da açıkça dillendiriliyordu..

Derken, tam da bu esnâda,  en hassas bakanlıklardan olan İstihbarat’ı yürüten Bakan Haydar Muslihî, bir yardımcısını azlediverdi.. İstihbarat Bakan Yardımcısı’nın, İstihbarat Bakanı tarafından ve kendisine bilgi verilmeden azledilmesine Ahmedînejad’ın tepkisi de aynı oldu ve o da, Bakan’ı azletti..  Amma, bu azl, resmî açıklamalarda ’istifa’ gibi gösterildi..

Ve bu azl’in resmen açıklanmasından birkaç saat sonra da İnqılab Rehberi Seyyid Ali Khameneî, Muslihî’ye bir mesaj göndererek, verimli çalışmalarını aynı makam ve vazifede sürdürmesini istedi..

Bunun üzerine Muslihî, İstihbarat Bakanlığı’na döndü; ama, kendisini kanûnen Bakanlıkla yeniden vazifelendirmesi gereken Ahmedînejadın yeni bir hükmü ve o tâyinin Meclis tarafından yeni bir güvenoyu ile teyid edilmesi yoluna başvurulmaksızın..

Dahası, Muslihî’nin makamına Rehber tarafından döndürülmesi üzerine, bu kez de C. Başkanı Ahmedinejad ortalıktan kayboldu, 11 gün kadar gözükmedi..

Bu arada, Veli-yy-i Faqîh’e (İnqılab Rehberi’ne) itaatsizliğin, kişiyi Allah’ı inkara, şirk’e ve tâgûtperestliğe kadar götüreceğine dair sert mesajlar verildi, ülke çapındaki Âyetullah Cennetî başta olmak üzere, bir çok Cum’a İmamları tarafından ve (tv.’den de yayınlanan) Cuma namazları hutbelerinde.. (Cum’a İmamları, ülke çapında, Rehber tarafından ve ona bağlı bir merkez tarafından belirlenmektedir).

Ve, Rehber’e ve ’Velayet-i Faqih’lik makamının emirlerine itaat’in sadece ülke ve nizâmın bütünlüğü ve istikrarı için değil, şer’î- itiqadî açıdan da gerekli olduğu medya organlarında da ısrarla vurgulandı..

Ama, Ahmedînejad’dan hiç bir haber yoktu.. Ve Muslihî için yeni bir resmî vazifelendirme de yapmamıştı..

Sonunda, bir Bakanlar Kurulu toplantısı yapılacağı açıklandı.. Toplantıya Muslihî de katıldı.. Ama, o toplantıya Ahmedînejad katılmayıp, C. Başkanı 1. Yardımcısı’nın başkanlığında yapıldı o toplantı..

Nihayet, 8 Mayıs günü, Bakanlar Kurulu toplantısında Muslihî ve Ahmedînejad aynı Bakanlar Kurulu toplantısında bir araya geldiler, ama, Muslihî’nin, makamına iade edildiğine dair C. Başkanlığı hükmü henüz de yayınlanmadı ve Meclis’e de sunulmadı..

Bu arada, Ahmedinejad, Rehber’le ilişkisinin ’baba-oğul’ ilişkisi olduğunu söyleyince, ulemâdan bazıları, ’Aranızdaki ilişki ’baba-oğul’ ilişkisi olamaz, bunlar birbirlerine de karşı da olabilirler.. Sizin aranızdaki ilişki,  ancak, ’İmam-me’mum/ İmam’ı takib eden/ cemaat’ ilişkisi olabilir..’ dediler, medyaya da yansıyan açıklamalarında..

Ayrıca, Ahmedînejad’ın ’güçlü, muktedir bir cumhurbaşkanı, Rehberliğin de güçlü olması demektir..’ şeklindeki sözü de yeni tartışmaları getirdi beraberinde, tabiatiyle.. Çünkü,  ’C. Başkanı, gücünü Rehber’den değil de,  Rehber gücünü muktedir bir  C. Başkanı’ndan alıyor..  gibi bir mâna vardı, bu sözde..

Ve şimdilik yatışmış gibi gözüken bu gelişmelere rağmen, medyada, ’bu gibi bir durumun bir daha tekrarlamaması gerekliliği’ medyada ve ilmiyye çevrelerinde bir ultimatom havasında sözkonusu ediliyor..

Ancak, Ahmedînejad’ın da kendi kararlarından ve kararlılığından kolayca vazgeçmiyeceği anlaşılıyor; her ne kadar, ’Veli-yy-i Faqih oldukça, çözülemiyecek hiç bir düğüm olmaz..’ dese de..

Bu arada, Ahmedînejad’ın, bazı Meclis üyelerine/ parlamenterlere, ’Benim oyum, seçimlerde aldığım 25 milyondan ibaret değildir.. Eğer, seçim öncesinde Velayet-i Faqih’lik makamına bağlılık konusunu ısrarla vurgulamasaydım, alacağım oy 35 milyon olurdu..’ kabilinden bir söz söylediği de, bazı m.vekillerince açıklanınca; bu da, beraberinde kaçınılmaz olarak Rehberlik makamına saygısızlık şeklindeki yeni tartışmaları da getiriyordu.

Bu tartışmalar devam ederken, Ahmedînejad, 12 Mayıs günü de, aldığı yeni bir kararla, ’üç bakanlığı, daha diğer bakanlıklara bağladığını’  açıklayarak, 3 Bakan’ı daha Hükûmet’ten uzaklaştırıverdi..  (Ahmedînejad’ın bu gibi tuhaf sürprizleri sevdiği anlaşılıyor..  Çünkü, o, birkaç ay önce de, Dışişleri Bakanı Manuçehr Muttekî’yi, Senegal’e gönderdiğini ve Muttekî’nin tam da Senegal C. Başkanı’yla görüşmeye girdiği sırada, Bakanlık’tan azledildiğini ve Senegal C. Başkanı’nın da, diplomatik sıfatı buharlaşan Muttekî’yle yaptığı o görüşmeyi yarıda kesmek zorunda kaldığını hatırlayalım..)

Bu 3 Bakan’dan birisi de, Petrol Bakanı idi.. İran’ın, dünyanın en büyük petrol ülkelerinden birisi olduğu hatırlanırsa, bu safdışı bırakmanın önemi daha iyi anlaşılır.

Bu 3 Bakan’ın Bakanlar Kurulu dışına itilmesi de, Ahmedînejad’ın, ’hükûmet etmekte kararı ben veririm’ dercesine yeni bir güç gösterisi mahiyetindeydi.. Ama, İslamî Şûrâ Meclisi Başkanı Ali Laricanî,  ’C. Başkanı’nın böyle bir yetkisinin olmadığını, Bakanlıkların kaldırılmasını veya başka Bakanlık’lara bağlanmasını Meclis’e sunmasını ve bu konuda ancak Meclis’in karar verebileceğini ve ayrıca, Meclis’in herbirine ayrı ayrı güvenoyu verdiği Bakan’ların C. Başkanı tarafından işten elçektirilemiyeceğini’  açıklıyordu.. Ahmedînejad ise, bu konunun kendi yetkisi altında olduğunu ve (İslam Cumhuriyeti’ni Gözetleme Kurumu olan) Şûrâ’y-ı Nigehbân’ın da bu yönde düşündüğünü’ belirtiyordu..

Ama, Şûrâ-y’ı Nigehbân Genel Sekreteri Âyetullah Cennetî, Meclis Başkanı Laricânî’ye gönderdiği yazıda, Cumhurbaşkanı’nın öyle bir yetkisinin olmadığını’ bildiriyordu..

Sonunda, Ahmedînejad ile Laricânî bir araya geldi ve Ahmedînejad, o Bakanlık’lardan ikisini geçici olarak, vekaleten yönetecek iki kişiyi tâyin ediyor ve Petrol Bakanlığı’nı ise, bizzat üstleniyordu..

Bu arada, Ahmedînejad’ın, uluslararası nükleer görüşmeleri yürüten Celilî’yi de değiştirmek istediği, ancak buna, ’İnqılab Rehberi’nin müsaade etmiyeceği İran medyasında vurgulanıyor.

Bununla,  sıkıntılar atlatıldı denilebilir mi?

Bunu söylemek için, henüz erken..

*

Ancak, şurası açık ki, iki yıl sonra yapılacak C. Başkanlığı seçiminde 3. bir dönem için aday olması kanûnen mümkün olmayan Ahmedînejad’ın, C. Başkanlığı için aday göstermek istediği düşünülen  İsfendiyar Meşaî için, yolun büyük çapta tıkandığı söylenebilir.. Çünkü o, ’itiqadî inhiraf’ın / sapkınlığın öncülerinden birisi olarak medyada açıkça suçlanıyor.

*

İran’da bu gerilimler yaşanırken, İslam İnqılabı Muhafızlar Ordusu / Pasdar’ların, İran- Irak Savaşı’nın son 7 yılında başkomutanlığını yapmış olan Serdar Muhsin Rızaî, kendisine aid olan Tabnak isimli ciddî internet sitesinde karşılaşılan bu durumları tahlil ederken, ilginç bir akıl yürütüyor ve ’Biz niçin yeni bir fitne ile karşılaştık?’ diye soruyor ve bunun cevabı olarak, ’Batı’da ideoloji ve siyasetin birbirinden ayrı oluşuna; İran’da ise, siyaseti fikir ve ideolojiden ayrı tutmanın mümkün olmadığını, olamıyacağını, siyaset, tefekkür ve ideolojinin birbiriyle yoğrulduğunu’ belirtiyordu..

Yani, o halde, bu fitneler devam edecek! (!!?)

Bu gerekçe, o sonucu mantıkî olarak ortaya çıkarmaz mı?

*

İran içinde bu gelişmeler olurken, İİC’nin dış dünya ile ilişkilerdindeki gelişmeler de tabiatiyle devam ediyordu..

Bu cümleden olmak üzere,  İİC Dışişleri Bakanı Salihî’nin Suûdî rejimi başkenti Riyad’a gitmek istediği; ama, Bahreyn’deki saltanat rejimi aleyhinde ayaklanan müslüman halkın ezilmesinde Suûdî rejimi askerlerinin işlediği kanlı baskın ve cinayetlerdeki rolü üzerine, İran makamları ve medyasınca yapılan suçlamalar için, İİC’nin Suûdî rejiminden özür dilemedikçe, Suûdî’lerin bu geziye izin vermiyeceği İran medyasında sözkonusu edildi..

Ancak Salihî’nin, ’Suûdî gezisi diye bir proğramının olmadığını’  belirtmesi daha ilginçti.

Bu arada, Bahreyn’de müslüman halkın Âl-i Khalîfe saltanatınca kanlı şekilde bastırılması karşısındaki İran’ın suçlamaları haliyle devam ediyor. Çünkü, Bahreyn Sultanlığı zorbalığını sürdürüyor ve müslüman halkın direniş merkezi olarak kullandığını ileri sürdüğü câmileri, medreseleri bile yıkıyor..

Açıktır ki, Bahreyn veya İran Körfezi’ndeki diğer ’petro-dolar şeyhlikleri’,  İran’a karşı dikleşip zıdlaşırken, arkalarında Suûdî rejiminin desteğine güveniyorlar..

Ve Suûdî rejimi de, Ortadoğu’daki her gelişmeden kendi temellerinin de sarsılacağını bildiği için, Bahreyn gibi, Yemen ve Suriye’deki gelişmeleri ve bu sosyal hadiselerin kendi istediği şekilde sonuçlanması için her türlü dikkati gösteriyor..

Nitekim, Yemen’de 33 yıldır hükûmet etmekte olan Ali Abdullah Sâlih, yüzbinlerin, milyonların aylardır sürdürdükleri silahsız, sivil direnişi karşısında, önce acımasızca kan dökmüş ve sonra da Başkanlık’tan ’çekilme’yi kabullenmek yönünde bir açıklama yapmışken, şimdi, o sözünden de vazgeçmiş görünüyor.. Çünkü, Suûdî rejimi, güneyindeki Yemen’de halkın istek ve iradesine göre bir yönetim kurulması halinde, bundan kendi temellerine de zarar geleceğinin endişesiyle,  Sâlih diktatörlüğüne vargücüyle destek veriyor ve onun, halk karşısında eğilmemesini istiyor..

Sâlih de, esasen Gaddafî’nin Libya’da verdiği, diktatörlüğünü korumak için, halk kitlelerine karşı ne pahasına olursa olsun, direnme kararından da etkilenerek, diktatörlüğünü sürdürmekte kararlı gözüküyor..

Ama, Yemen halkı yüzlerce, binlerce kurban verdiği halde, silahlı mücadeleye başvurmadan, direnişini sürdürüyor.. Yani, Ali Abdullah Sâlih ve Gaddafî’den ve Suûdî’lerden akıl alarak diktatörlüğünü sürdürmeye direnirken; Yemen halkı da,  hakkından ve haklılığından geri adım atmıyacağa benziyor..

*

*Ve, Suriye’deki Baas diktatörlüğü cinayetlerini sürdürürken..

Suriye’de ise.. Der’a, Hama, Humus, Haleb, Qamişlu, Lazqiye ve (başkent Şam yakınındaki) Duma ve diğer şehirlerde, güvenlik güçlerinin şiddeti arttıkça güçlenen bir ayaklanma ve ayaklanma genişledikçe de şiddete başvurması daha bir artan bir güvenlik güçleri sarmalı içine dolanmış bulunmaktadır..

Son iki-üç ay içinde, onbinlerce insan zindanlara doldurulmuş bulunuyor; öldürülenlerin sayısı ise, yüzlerle-binlerle ifade ediliyor.. Beşşar Esed’in, ya, orduya ve Baas Partisi diktatörlüğünün milis güçlerine ve ’Derin Devlet’ odaklarına hâkim olamadığı; ya da, iktidarını korumak için her türlü canavarlığa karar verdiği gibi ikili ihtimalli bir görüntü karşımızda..

Ayrıca Esed, içerde kendi halkına karşı, ’Biz iktidardan gidersek, istikrarımızı yitiririz ve Suriye büyüz zaafa uğrar ve bundan İsrail faydalanır..’  söylemini geliştirirken, geçen hafta etkili bir Amerikan gazetesine verdiği röportajda söylediği gibi, ’Ben olmazsam, bundan İsrail zarar görür..’ diye, ikili bir oyun oynadığı görülüyor..

Hatırlayalım ki, Libya diktatörü Gaddafî de, böyle hareket etmiş ve halk ayaklanmasının başlangıcında, o halk kitlelerine silah kullanırken, Amerika’ya, ’Biz Libya’da El’Qaide’ye karşı, terörizme karşı silah kullanıyoruz..’ diyordu; ama, NATO bombardımanları başlayınca ise, aynı Gaddafî, ’Bu Haçlı Saldırısı’na karşı ben de El’Qaide ile işbirliği yaparım..’ tehdidine sarılmıştı..

Suriye’de de aynı mantık kurnazlığı sergilendi..

Ama, Esed rejimi olmazsa, yerine kimin geleceğinin bilinmemesi de bir ayrı konu..

Çünkü, Suriye’de sosyal yapı son derece karmaşık..

İnanç kitleleri olarak, yüzde 80’i bulan büyük kitle olan müslümanlardan ayrı olarak, hristiyanlar ve az da olsa yahudiler var, dürzîler var..

Etnisite olarak, arablar, kürdler, türkler, ermeniler, var..

Müslümanlar içinde de, sunnî ve şiî kitleler olduğu gibi, şiîlik içinde kabul edilmeyen ve nüfusun yüzde 10’unu bulan etkili bir alevî kitlesi olan Nusayrîler var..

Bundan ayrı olarak,  müslüman kitlelerin sempatiyle baktığı ve amma, üyelerine bile hemen idâm cezaları verilen ve tarafdarlarına asla mülayemetle yaklaşılmayan bir ’İkhvan-ul’Muslimiyn/ Müslüman Kardeşler Teşkilatı’ var ki, her türlü sosyo-politik faaliyetlerden dışlanmışlar.. ’Hizb’ut-Tahrir’ grubu da aynı şekilde..

Ayrıca, vehhabî veya selefî diye anılan ve de kendileri gibi inanmayanları kolayca tekfir edebilen bir sertlikte olan gruplar da var..

Hristiyanların içinde de, ortodoks marunîler, katolikler, suryanîler var..

Keza, küçük ateist gruplar ve yezidîler vs. gibi şeytanperestler de var..

Şimdi, bütün bu farklı grupların büyük kısmı, ilk anda, Baas Partisi ve Esed Ailesi’nin 40 yıllık diktatörlüğüne karşı, birlik içinde hareket edeceklerini açıklasalar bile; mevcud siyasî yapı yıkılacak olursa, bu grupların herbirisinin birbirine karşı yeni bir iktidar savaşına gireceği tahmin edilebiliyor..

Hatırlayalım ki, 100 yıl öncelerde, Osmanlı’nın son döneminde, 1908’de, 2. Meşrutiyet ilan edildiğinde, hemen bütün dinlerin ve etnik grupların mensublar; papazlar, hocalar, hahamlar ve müslüman ve gayrimuslim gruplar ve keza, türkler, kürdler, arablar, rumlar, bulgarlar, ermeniler, sırblar, hep birlikte, ’hürriyet’ türküleri söylüyorlardı, kolkola..

Ama, bu beraberliğin üzerinden henüz bir yıl bile geçmeden, her grup kendi üstünlüğünü veya menfaatlerini gözetecek bir hassasiyetle hareket etti.. Hele, dünya siyasetinde meydana gelen büyük değişiklikler, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşının getirdiği felaketlerle, bütün bu gruplar büyük çapta buharlaştı ve müslüman halklar, diğer bütün unsurların kendi karşılarında tek cebhe olduklarını farkettiler; emperyalist dünyanın düzenlemeleriyle de..

Yalnız kalan müslüman kitleler de, daha sonra, şeytanî taktiklerle, kavmiyetçi cereyanlarla birbirinden birbirlerinden uzaklaştırıldılar..

Şimdi, Suriye’de de, kimse geleceği net olarak göremiyor ve ’Mevcud 40 yıllık diktatörlük düzeni çökerse, yerine kim gelebilir?’ sorusunun cevabını kolayaca veremiyor..

Hele, korkunç bir kaos ve boğuşma ortamı ortaya çıkar endişesi, herkesi daha bir temkine zorluyor..

Bu ihtimali reddetmek de o kadar kolay değil..

Ve öyle bir durumdan en büyük faydayı sağlıyacak olanın, İsrail rejimi ve onun arkasındaki emperyalist dünya olacağını söylemek de kehanet olmaz..

Bütün bu endişeler, Esed rejiminin gücünü oluşturuyor ve büyük kitlelerin, Yemen ve Mısır’da olduğu gibi, yüzbinler-milyonlar halinde protesto gösterileri geliştiremeyişlerinin bir sebebi de bu olsa gerek..

Aynı endişeyie bölge ülkeleri de taşıyorlar.. Bunun içindir ki, Türkiye de, Mısır da, Suûd rejimi de, İran da, Irak da, Lübnan da  ve Ortadoğu siyasetinin önemli güç odaklarından olan HAMAS ve Hizbullah gibi teşkilatlar da, Esed ve Baas rejimini sevdiklerinden değil, ama, bu sistemin yıkılması halinde yerine neyin, nasıl geleceğini kestiremediklerinden, mevcud statükonun yanındaymış gibi bir tavır takınıyorlar..

Öte yandan, Amerika ve Batı dünyasının Esed rejiminin uygulamalarını bahane ederek, Libya’ya olduğu gibi, Suriye’ye de bir takım askerî yaptırımlar uygulamaya kalkışması halinde, tablonun daha bir içinden çıkılmaz hal alacağı da kesin..

Bu arada Rusya da Suriye rejimini destekliyor ve Suriye aleyhine, BM. Güvenlik Konseyi’nde Libya için alınan karar benzeri bir kararın çıkarılmasına seyirci kalmıyacağını açıklıyor..

Kezâ, İran da, petrolünün bir kısmını Suriye Lirası üzerinden satacağını açıklayarak, ekonomik açıdan, Suriye lirasının çökmemesi için önemli bir destek sağlıyor..

TC. Başbakanı Tayyîb Erdoğan’ın, Esed’i ikna edebilecek en yakın dostu olduğu görüşü de, Suriye’de Esed rejiminin kitleler üzerine kanlı bir şekilde saldırmasının yolunu kesemedi.. Esasen, bu konuda çok etkili olamadığını Erdoğan da açıkça beyan etmiş bulunuyor..  Her ne kadar, 48 yıldır devam eden Sıkıyönetim’in kaldırılması ve diğer birçok sosyal reformların hayata geçirilmesi yolunda Erdoğan’ın tavsiyeleri etkili olmuşa benziyorsa da, bu kararlar sonrasında daha bir artan silahlı mücadelelerin, inisiyatifi Beşşar’ın elinden aldığı ve Suriye Ergenekonu’nun, Suriye Derin Devleti’nin ve bir Mafia gibi çalışan Baas Partisi’nin kadrolarının ve milislerinin elini güçlendirdiği de tahmin edilebilir..

Tabiî, bunda, Suriye güvenlik güçlerinin de ağır kayıplar vermesinin de rolü olduğu tahmin ediliyor.. Esasen, Esed rejiminin ölen asker ve diğer güvenlik güçleri sayısını abarttığı ve ateş açmak zorunda kaldıkları kesimlerin de, gösteri yapanlar değil, güvenlik güçlerine karşı silah kullananlar olduğu şeklindeki haberlere öncelik vermesinin de, geniş kitleleri huzursuz bir bekleyişe sürüklediği anlaşılıyor..

*

Ama, her ne olursa olsun,  daha bir kaç ay öncesine kadar halkı arasında sempati ile karşılanan Beşşar Esed’in, bundan sonra halkının karşısına nasıl çıkacağı ve merak etmeye değer.. Çünkü, kan ve binlerce cesed üzerinde oturarak varlığını sürdüren bir rejimin başıdır, o  artık, tıpkı babası gibi..

Lakin, bazı siyasî gözlemcilerin belirttiği gibi, baba Hâfız Esed’in, Hama ve diğer şehirlerdeki şiddet uygulamalarının sorumluluğunu kardeşi Rif’at üzerine atıp, onu yakın çevresinden uzaklaştırdığı gibi;  Beşşar Esed de, ordunun başında bulunan ve ülke çapındaki bütün gösterilerin üzerine şiddetle gidilmesinin sorumlusu olarak gösterilen kardeşi Mâhir Esed’i ve Esed Ailesi’nden ve diğer etkili isimleri etrafından ve mensub olduğu Nusayrî taifesini de yönetimdeki etkili mevkılerinden uzaklaştırarak, suçu onların üzerine atmak sûretiyle, halkın güvenini ve kendisinin olup bitenlerden çok sorumlu tutulmaması gerektiği kanaatini pekişterme taktiğine başvurabilir..

Yoksa, Beşşar da sırf tahakküm etmek için, bunca kan ve gözyaşını akıtmış bir diktatör olarak tarihteki yerini almaktan asla kurtulamıyacaktır.

Nice fir’avunlar var ki, tahakküm hırslarını tatmin için kan içmekten; kendi hayatlarını başkalarının kan ve canlarını üzerine bina etmekten meded umdular..

Amma, yeller eser şimdi yerlerinde..

YAZIYA YORUM KAT

1 Yorum