'Bülbülü Öldürmek'

03.09.2007 04:05

Yıldırım Türker

Harper Lee'nin 'Bülbülü Öldürmek' adıyla çevrilmiş romanı kim bilir kaç kuşağın çocukluğunu isyanla vicdan arasındaki gerilimle zenginleştirmiştir.
Bu toplumun Cumhuriyet projesinin maarif ayağının da katkılarıyla, o kitabın etkilemiş olduğu kuşaklar ırkçılığın uzak ülkelerin farklı âdetlerinden olduğu konusunda hiç kuşku duymazdı. Siyah nüfusun söz konusu olmadığı bu topraklarda ırkçılık da olamazdı. Kötü kovboyların, çirkin Beyazların işiydi ırkçılık. Burada hepimiz, hemen hemen aynı renkte ve aynı koşullarda paylaşıyorduk hayatı.
Masumiyet çağımızdan kalma ırkçılık tanımının peşine takılmak artık çok güç.
Bu toprakların tarihinin Halaçoğlu ve gibilerinin gizli kasalarında kalmadığı, dişlerini ırkçılıkla sivriltmiş bir milliyetçiliğin tarihin her sayfasını salyasıyla kirletmişliğini bilmeyen kalmadı. Anadolu'nun hoyratça değiştirilmiş demografisinden; tehcirler, sürgünler, kıyımlardan söz ediyoruz nicedir.
Geçen gün de Galatasaray Meydanı'nda toplanmış siyahlar, bir cinayeti protesto ediyor, kendilerine uygulanan zulme karşı isyanlarını dile getiriyorlardı. Demek Harper Lee'nin uzak öyküsü kapımıza gelmiş, bülbülü çoktan öldürmüştük.
İsmail Saymaz, Beyoğlu Emniyeti'nde katledilen Fetus Okey'in hikâyesini ne zamandır izlemekte olduğu vahşet resmine yerleştirdi: "...1982 doğumlu Peter oğlu Festus Okey'in cenazesi tabutlanmış ve mühürlenmiş olup Nijerya ili Legos ilçesine naklinde sakınca yoktur" diye bitiyordu Festus'un hayatta kalma serüveni.
Türkiye'ye iki yıl önce gelmişti. Dünyanın en büyük ulusu olan mültecilerdendi.
Arkadaşları Okey'e Okute diyormuş. Ülkesinden futbolcu olma umuduyla kaçmış. Kimi amatör takımlarda deneme maçlarına çıktıysa da bir türlü tutunamamış.
Bir kez yakalanmış ve altı ay Yabancılar Şube Müdürlüğü'nün Kumkapı'daki misafirhanesinde tutulmuş. Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin girişimiyle BM Mülteciler Yüksek Komiserliği'ne başvurup sığınma talebinde bulunacağını belirtince bir ay önce serbest bırakılmış.
20 Ağustos akşamı, arkadaşıyla birlikte Tarlabaşı'ndan Taksim İlkyardım Hastanesi'ne doğru çıkarken duran bir araçtan inen siviller tarafından uyuşturucu bulundurdukları iddiasıyla arandılar. Sonra arkadaşı M.O. ile birlikte Beyoğlu Asayiş Şube Müdürlüğü'ne götürüldüler. M.O.'nun anlattığına göre, Festus beşinci kata çıkarılırken kendisi birinci katta tutuldu. M.O. arkadaşının çığlıklarını işitti. Sonra bir el silah sesi. Yanına gelen polis, "Arkadaşın öldü" dedi.
Polisin iddiası, Festus'un bir memurun silahını almaya çalıştığı, çıkan arbedede silahın ateş alarak...
İşte Galatasaray'da belki de rastlamış olduğunuz o yakalarında öldürülen arkadaşlarının fotografıyla zar zor telaffuz edebildikleri "İnsanlık onuru işkenceyi yenecek" diye bağıran Nijeryalı siyahların derdi bu cinayetti.
Afrikalı mültecilerin bu ülkede birçok baskıya maruz kaldığından şikâyet ediyorlardı. Liderleri İgue Ehi, Daha önce polislerce dövüldük, paramız alındı. Fakat ilk kez bir arkadaşımız ölüyor. Acaba devamı gelir mi" diye kaygılarını belirtiyordu.
Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin Mülteciler Destek Projesi ofisi, son dönemde başta Beyoğlu bölgesi olmak üzere, polisin Afrikalı göçmen ve mültecilere kötü muamele uyguladığı ve taciz ettiğine dair bilgilerin sıklıkla ulaştığını bildirdi.
"İddialara göre, genellikle sivil giyimli olan polisler tarafından kimlik kontrolü için durdurulan ya da evlerine baskın düzenlenen Afrika kökenli yabancılardan para talep ediliyor. Kabul etmedikleri takdirde üstlerinde uyuşturucu bulunduğu gerekçesiyle hapse atılmakla tehdit ediliyorlar."
Dernek İstanbul'da yaşayan sığınmacı ve göçmenlere yönelik polisin kötü muamelesinin cezasız kalmasının kolluk güçlerini cesaretlendirdiğini, bunun da Okey'in öldürülmesine giden yolu açtığını düşünüyor.

Beyoğlu Emniyeti sabıkalı
Daha birkaç hafta önce yazmıştık: Beyoğlu'nda polis şiddetinin günden güne artarak Hortum efendi zamanını aratmadığının farkında mısınız?
Vazife ve Selahiyet Kanunu ile polisin yetkilerinin sessiz sedasız artırılması üstüne kaygılarını belirtenler bozguncu değildi. Keyfi davranmak konusunda binlerce sabıkası bulunan kahraman Türk polisi, eline verilen bu fırsatı işte böyle kullanıyor. Yakında gözaltında kayıplar da başlarsa müsebbibi, seçimleri büyük farkla kazanan demokrat hükümetimiz olacaktır.
Yine İsmail Saymaz, iki ay önce Beyoğlu Emniyeti'nin icraatları üstüne mükemmel bir döküm çıkartmıştı.
Taksici Engin Topal'ın yaşadıklarını hatırlayalım.
Topal, taksisiyle 22 Mayıs'ta Kasımpaşa'dan üç yolcu aldı. İstiklal Mahallesi'ne giden bu üç kişi Topal'ı gasp etmeye çalıştı. Gaspçılar kaçarken Topal Cura Baba Türbesi'nin arkasında bekleyen '34 A 86170' ve '34 A 86171' plakalı devriye aracına gitti. Araç 'kapkaç ve gaspa' karşı bekliyordu. Araçtaki İ.S. ve Y.R. adlı iki polis yardım etmeyince Topal 155'i arayıp polisleri şikâyet etti. Telefonla görüşürken, iki polis üzerine yürüdü: "Tahta copları vardı. 'O... çocuğu sen nasıl şikâyet edersin' diyerek vurmaya başladılar. Kelepçe taktılar. Yere yatırıp dövmeye devam ettiler. Bu arada diğer devriye aracındaki polisler de geldi. Onlar da vuruyordu."
Mahalle sakinleri gürültüyü duyunca dışarı çıktı. İstiklal Mahallesi Derneği'nin eski yöneticisi Ali Bakca, bir polisin omzuna dokunup 'Kötü görüntü oluyor, lütfen burada dövmeyin' dedi. Sonrası Bakca için kâbus gibiydi: "Coplarla vurup döverek araca soktular."
Araçta, aynı polisler vardı. İşkence araçta da sürdü: "İ.S, 'Adanalıyım, psikopatım' diyordu. Taksim İlkyardım Hastanesi'ne geldiğimizde o polis, arkadaki aracı telefonla arayıp 'Yapmışken tam yapalım' dedi. Perşembe Pazarı'na geldik. Bizi tekmelerle dövdüler."
Yeniden hastaneye dönüldü.
Topal ve Bakca'ya doktor huzurunda dayak atıldı. Polisler, buna itiraz eden doktora da küfretti.
Topal ve Bakca, şikâyetçi oldu. 30 yaşındaki Topal, polisin "Bizi şikâyet edersen arabana uyuşturucu atarız, seni kaçırırız" diye tehdit ettiğini, korktuğunu söylüyor. "Rüyalarıma giriyor, uyuyamıyorum" diyor. 34 yaşındaki Bakca şöyle konuşuyor: "Böyle psikopatlık görmedim. Polisi nerede görsem kaçıyorum."
İHD İstanbul Şubesi'nin verilerine göre Beyoğlu'nda 2007 yılının ilk altı ayında, polisin 22 işkence ve kötü muamele olayından sorumlu olduğu ileri sürülüyor.
Saymaz'ın konuştuğu bir polis yetkilisi, polislerin yasaların tanıdığı 'zor kullanma' yetkisini kullandığını iddia etmiş. Orantısız güç kullanma ve kaba dayağa başvurulmadığını söyleyen yetkili, "Psikopat insanlar değiliz.
Burası, Beyoğlu. Eyüp Camisi'nden ya da kültür merkezlerinden çıkanlar gelmiyor sadece. Toplumun huzurunu kaçırmak isteyenler de var. Bunlara karşı zor kullanılıyor olabilir. Ama dayak söz konusu değil" deyivermiş.
Gazeteci Sinan Tekpetek'in de Beyoğlu Emniyeti'nin 'zor kullanma' yetkisinden nasibini almasını da unutmadık.
Travesti Esmeray'ın karakolun önünden geçiyor diye yediği dayağı da.
İşadamı Sezai Yakar'ın burnu ve elinin kırılmasını da.
Haydi, eski Adalet Bakanı, Polisin Genişletilmiş Vazife ve Selahiyetlerinden sorumlu Cemil Çiçek'in İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanı ilan edilmesi berbat bir şaka diyelim; bu hükümetin 'işkenceye sıfır tolerans' vaadiyle ikna edebilmesi için yapması gereken çok şey var.
Mültecilere, travestilere, zayıf-aşağılık-şüpheli gördüklerine işkencenin çeşitlemesini sunmaktan çekinmeyen Beyoğlu Emniyeti ve korunan onca suçlu emniyet memuru hakkında bir şey yapmayacaklarsa, Cumhurbaşkanı dahil bu seçilmiş adamların hiçbir dediğine inanmak mümkün değildir.

Radikal Gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim