Bugün İkimiz de Ermenî’yiz Abdullâh Kardeş

24.01.2007 18:44

İbrahim Sediyani

      Gazetedeki çalışma masamda oturup bilgisayarın başında ajans haberlerini takib etmeye çalışırken gelen faksı hemen elime aldım. Faksta, dün öldürülen Hrant Dink için saat 14:00’te, Frankfurt şehir merkezinde, Zeil 94 bölgesinde "anma ve katledilmesini protesto" gösterisi yapılacağı haber veriliyordu. Duyuruyu okur okumaz montumu sırtıma, fotoğraf makinâmı da boynuma geçirdim ve ayaklandım. Öyle bir acele ettim ki, bilgisayarımı kapatmayı bile unuttum. Açık bıraktım. Yanımdakilerin "hayrola, böyle apar topar?..." sorularına cevap bile vermeden kendimi dışarı attım. Gazetenin arabasına atladığım gibi, 20 dakika sonra gösteri yerindeydim.

     Meydanda 100 kişi kadar küçük bir kalabalık oluşmuştu. Başta Reuters Haber Ajansı olmak üzere Avrupa, Alman ve Türk basınının büyük ilgi gösterdiği bu anma etkinliğini Hessen Ermenî Kültür Derneği, Soykırım Karşıtları Derneği, ÖDA Hessen Koordinasyonu, Mainz Özgürlük ve Dayanışma Derneği, Zindelfingen Enternasyonal Merkezi, İmece Wiesbaden e. V., Frankfurt Türk Halkevi ve Türk – Yunan Dostluk Derneği birlikte organize ediyorlardı.

     Göstericilerin ellerinde Hrant Dink posterleri ve Agos gazetesi vardı. Üç kişi temsilî olarak ceset gibi yere uzanmış, üzerlerine beyaz bir örtü ve gazete kâğıtları örtülmüş, başının yanına da kanı temsilen kırmızı boya dökülmüştü. Küçük kız çocukları ise meydanda toplananlara karanfil dağıtıyordu. Göstericiler "Hepimiz Hrant Dink’iz", "Yaşasın Halkların Kardeşliği", "Yaşasın Türk – Ermenî Kardeşliği", "Susma Sustukça Sıra Sana Gelecek" ve "Faşizme Karşı Omuz Omuza" sloganları atıyordu.

     Sonra genç bir hânım, temsilî olarak yere yatan cesedin başına gelerek "Sari Galin" adlı Ermenîce ağıdı okudu. Hani şu Türkçe’ye "Sarı Gelin" olarak çevrilen ağıt: "Erzurum çarşı Pazar, leylim aman, leylim aman, sarı gelin / İçimde bir kız gezer, oy nenen ölsün, sarı gelin aman, sarı gelin aman, suna yarim…"

     Ağıdı okuyan kızın gözlerinden yaşlar döküldü…

     * * *

     Hrant Dink’in öldürüldüğünü, bir gün önce, öldürüldükten 10 dakika sonra gazeteye gelen bir telefonla öğrenmiştim. Çalışamamıştım o gün. Meşgul olduğum tüm işler bir anda anlamsızlaşmıştı benim için.

     Yaşadığım ülkede, Avrupa’nın orta yerinde hem "etnik", hem de "dînsel" açıdan "azınlık" olarak yaşayan bir insan olarak Hrant Dink’in acısını en samimî bir şekilde paylaşabilirdim.

     Anaokuluna giden küçücük çocuklara, ilkokuldaki çocukların teneffüslerde bile Türkçe konuşmalarını yasaklamak için kanunlar çıkaran Federal Almanya Cumhuriyeti’nde, Türkçe’nin yasaklanmasını engellemek için ( etnik boyut ), insanların alınterleriyle kazandıkları paralarla, kendi imkânlarıyla yaptıkları câmiîlerin minareli olmasına izin vermeyen, bu câmiîlerde ezân okunmasına müsaade etmeyen bu ülkede câmiîlerin minareli, minarelerin de ezânlı olması için ( dînsel boyut ) mesâî harcayan bir gazeteci olarak, Türkiye’de yaşayan ama Türk olmayan, müslüman bir ülkenin vatandaşı olan ama müslüman olmayan, Hristiyanlık dînine ve Ermenî kavmine mensub bir gazetecinin, Agos gazetesinin başyazarı Hrant Dink’in kalleş kurşunlara hedef olup cesedinin yerlere uzanması, "ölümüyle ölmek" için yeterliydi benim için.

     Ben Agos gazetesini elbette ki biliyordum, ama bu gazeteyi daha bir kez bile olsun görmemiştim. İlk defa, Hrant’ın ölümünden bir gün sonra, Frankfurt’ta katıldığım gösteride, göstericilerin ellerinde gördüm.

     Hrant Dink’i tanıyordum, biliyordum. Agos’u okumuyordum ama Hrant’ın Agos’ta çıkan makalelerini alıntılayıp yayınlayan internet sitelerinde takib ediyordum. Hrant, bazen Zaman gazetesinde de yazıyordu ve bu gazetede çıkan her yazısını muhakkak okurdum. O’nu televizyonda herhangi bir tartışma programında gördüğümde, ekrâna kilitlenirdim.

     Bunları O öldü diye yazmıyorum, herkes bunları yazıyor diye de yazmıyorum. Kendisi çok ilgimi çekiyordu. Bir gün öldürüleceği nedense hiç aklıma gelmedi. Gelseydi, belki O hayattayken bu satırları yazardım.

     Aslında, herşeyimiz farklıydı O’nunla. Dînimiz farklıydı. Dilimiz farklıydı. Etnik kökenimiz farklıydı. Memleketimiz farklıydı. Dünya görüşümüz de farklıydı, yaşadığımız ülke de.

     Ancak bir yönümüz ortaktı: Bu ülkeye, doğduğumuz topraklara olan bağlılığımız. Ve bu toprakların gerçek sahipleri oluşumuz.

     Hrant Dink, kendisine, "sizin bu topraklarda gözünüz var" diyenlere – hatırlayanınız var mıdır, bilmiyorum – şöyle cevap vermişti: "Evet, biz Ermenîler’in bu topraklarda gözü var. Ama alıp gitmek için değil. Buraya gömülmek için."

     Hrant’ın bu sözlerini dinlediğimde, O’na "kardeşim" demiştim içimden, "kardeşim Hrant".

     "Ben Türkiyeliyim ve yerel bir insanım. Anadolululuk benim iliklerime işlemiş. Hem de 4 bin yıldan beri" sözleri de yine "Hrant kardeşime" ait...

     Herşey bir yana, O’na "bu ülkeyi terket", "burdan defolup git" diye tehditler savuran faşist ve "üniter"li, "tek ırk"lı kafalara cevap verirken söylediği sözler, Hrant’ın nasıl bir insan olduğunu, O’nun nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu çok açık bir şekilde anlatıyordu: "Bana 'Türkiye’yi terk et' diyorlar. Nereye gideyim? Ermenistan’a mı gideyim? Peki, en ufak bir haksızlığa ve zûlme tahammül edemeyen ben, Ermenistan’daki haksızlıklara ve zûlümlere nasıl tahammül edeceğim?"

     Nasıl bir "kardeşimizi" kaybettiğimizin farkındasınız, değil mi?

     Hrant Dink, isteseydi Avrupa’nın istediği ülkesine yerleşir, orada krallar gibi yaşar, üstelik daha çok "ünlü" olur ve dünyanın "en meşhur yazarları arasına" girerdi. Ama yapmadı, Türkiye’de kaldı. Ölüm tehditleri, mahkeme cezaları aldığı halde ülkesini terketmedi. Belki de "vatan haini" dedikleri bu olsa gerekti.

     Ve ancak cesedi sereserpe yerlere uzandıktan sonra, bu ülkenin insanları, O’nun ayakkabılarının altının delik olduğunu öğrendi.

     Hrant’ı benim için anlamlı kılan en önemli noktalardan biri, O’nun hayatındaki "küçük bir ayrıntı" idi: Hrant, yetimhanede büyümüştü. Çocuk yuvasından gelmeydi. Demek ki O da çocukluğunda anne – baba sevgisi görmemişti. Belki de hiç sevgi görmemişti. Hiç kimse O’na sevgi göstermemişti.

     Malatyalı olan Hrant Dink, Malatya Çocuk Yuvası’ndaki çocukların yaşadığı dramı yaşamıştı belki de. Belki de çocukluğunda kimse O’nu sevmemişti.

     Ama O sevmişti. Yetimhanedeki bir çocukken bile sevmişti. Aynı yetimhanede kaldığı bir kıza, Rakel’e gönlünü kaptırmıştı.

     "Çocukluk aşkı" büyüyünce unutulur ve sadece "tatlı bir anı" olarak kalır. Ama Hrant’ınki öyle olmamıştı işte. Unutmamıştı Rakel’i. Demek ki çocukken bile "adamakıllı" sevmişti.

     Yıllar sonra izini sürdü. Aradı her yerde. Ve buldu. Evlendi O’nunla. Mutlu bir âîle kurdu Rakel’le, çocukları oldu.

     … Ve onların rızkını altı yırtık ayakkabısıyla kazanmaya çalışırken öldürüldü.

     * * *

     Mübârek Ramazan ayında üç günlüğüne İstanbul’a uğramıştım. Sırf dostlarımı ziyaret etmek için.

     En çok görmek istediklerimin başında geldiği halde, bir kardeşimi göremedim. Bu sitede, aynı sayfayı, aynı sütunu paylaştığımız sevgili kardeşim Abdullâh Sayar’ı.

     Çünkü kendisiyle henüz yüzyüze tanışmamıştık. Görseydim, ilk kez tanışmış olacaktık. Ama olmadı, kendisi İstanbul’da değildi, Tekirdağ’daydı.

     Yazılarından edindiğim önyargıyla, Kürt olduğunu sanıyordum Abdullâh’ın ( bir de isminden; Kürtler’de "Abdullâh" ismi çoktur ). Ama heyhat, Kürtler’e ülkedeki en uzak bir coğrafyanın insanıymış meğer.

     Telefonda konuştuk. O’na, "Abdullâh kardeş, ben seni Kürt sanıyordum ama sen Asyalı bile değilsin" dediğimde, bana şu cevabı vermişti: "Kürtler’e zûlmedilen yerde elbette ki hepimiz Kürd’üz. Türkler’e zûlmedilen yerde Türk, Araplar’a zûlmedilen yerde Arap, Almanlar’a zûlmedilen yerde Alman, Ermenîler’e zûlmedilen yerde Ermenî’yiz"…

     Bu söz sur’atıma öyle bir tokat gibi indi ki, bu tokadın izini hâlâ atabilmiş değilim. Ahizedeki ses kulağıma ne kadar da tatlı geliyordu, Yâ Râbbi! Böyleleri halen var mıydı?

     "Zâlim kim olursa olsun zâlime karşı – Mazlum kim olursa olsun mazlumdan yana" sözünün pratik hayattaki karşılığı bu oluyordu demek ki.

     Sen doğruydun. Allâh razı olsun, bana da doğruyu gösterdin.

     Bugün ne sen Türk’sün, ne de ben Kürd’üm, Abdullâh kardeş.

     Bugün ikimiz de Ermenî’yiz.

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim