1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Bu, nasıl karmaşık ve karanlık bir örgütlenme böyle?
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Bu, nasıl karmaşık ve karanlık bir örgütlenme böyle?

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Şu Ergenekon Yargılaması’yla, nice fitne odak ve mahfillerinin sesleri epeyce kesildi..

Bir takım çevrelerin denektaşı olarak kullanmasına kendisini sunan Raûf Bey’den, ATO Başkanı’na ve em. generallerden, kendilerini sanatçı, aydın vs., diye niteleyen karanlık bir çok kişilere kadar, nicelerinin karıştırıcılık çaba ve sesleri, zâhiren eskisi kadar güçlü çıkmıyor, artık..

Gerçi, O. Pamukoğlu ve Armağan Kuloğlu gibi em. generallerin -TSK içinde Genelkurmay’ın sözcüsü edâsıyla dillendirdikleri ve insana, böylesine kafalar nasıl general olabiliyor dedirtecek cinsten- tahrikleri, yine de devam ediyor..

Ama, sözkonusu yargılama sürecinde ortaya dökülen belgeler, bağlantılar, mahkeme kararıyla takib olunan telefon ve internet bağlantıları, sadece dehşet verici değil, aynı zamanda, o cenahın nasıl tuhaf bir seviye sergilediklerini göstermesi bakımından da, ilginç..

Ama, bu tablolar karşısında..

İğnenin ucu birazcık kendilerine batınca..

Hukuk hatırlandı..

Mahkeme kararı kesinleşmedikçe, kimseye suçlu diye bakılamaz’dı..

Doğru bir tesbit..

Ama, bizzat Org. Başbuğ bile, hattâ niyet okuma yoluyla, hayalî suçlular üreterek, hayalet taşlayıcı lafları etmekteydi, daha yakın zamana kadar.. Demek ki, bütün gücünü silahından, rütbesinden alan kimseler bile, sonunda hukukun herkese lâzım olacağını anlamak noktasına gelmiş bulunuyorlar..

Ama, alışkanlıkları ve disiplinlilikleriyle temayüz etmiş nice subay ve astsubayları, sadece mütedeyyin, dindar eğilimli oldukları için ‘disiplinsizlik’ gerekçesiyle ordudan tard eden, atan ve onların haklarını kanun/ yargı yoluyla aramalarına bile bütün hukukî yolları tıkayanlar; şimdi bu kadar karmaşık işlerin içinde olduklarına dair, etrafa pis ve tehlikeli kokular yayıldığında, ordudan uzaklaştırılma konusu gündeme gelir gelmez, bu kadar yufka yürekli ve adâletsever oluverdiklerinin komikliği üzerinde de, birazcık akledebiliyorlar mı, acaba?

Tekrarlıyalım, hukukun herkese lâzım olduğu, şimdi olsun öğrenildiyse, bu da bir kazançtır.

*

Dursun Çiçek isimli bir kur. albayın yazdığı konusunda, çok ciddî şüphe ve deliller bulunan ve ülkede karışıklık çıkarmak sûretiyle bir askerî darbeye zemin hazırlamayı öngören  ’eylem planı’  etrafında aylardır yapılan tartışmalar ülkenin sosyo-politik mes’eleleriyle meşgul olan her kesimini meşgul etmekte.. Ama, TSK, iddiaların hukuken kesinleşmediği gibi, bir şekilci hukuk bağlılığı adına, o kişi ve diğer suçlananlar hakkında herhangi bir disiplin tedbiri bile almamakta direniyor. Ve, hukuk mekanizmasının, yargı sisteminin, bu ülkede, nasıl çalıştığı  ve yıllarca sürdüğü, yılan hikayesine dönüştüğü de, kimsenin mechulü olmasa gerek..

Böyleyken..  ‘Bir yere bomba atmak istediği ileri sürülen ve bu iddiayı besleyen kuvvetli emare ve deliller bulunan bir kişi hakkında, bomba patlamadıkça tedbir alınamaz’ demek kadar tutarsız bir yaklaşım değil midir, bu?

*

Bunca darbe geleneği ve ‘yeniçeri hastalığı’ndan kurtulmak kolay mı?

Unutulmamalı ki, 1957 yılında görülen ve ’9 Subay Hadisesi’ olarak bilinen fitne de  Samed Kuşçu isimli bir binbaşı tarafından Menderes Hükûmeti’ne haber verilmiş ve amma, askerî mahkemede yargılanıp, delil yetersizliği gerekçesiyle beraet eden o subaylar 2-3 sene sonra gerçekleştirilen 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nin içinde yer almışlardı, birer kahraman gibi..

Ve, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın komutanı olan Kur. Alb. Osman Köksal, kanunen korumakla mükellef olduğu Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ı bizzat etkisiz hale getiren kişi olmuş ve tıpkı onun gibi, bir diğer, en güvenilir komutanın uhdesine bırakılan İstanbul Radyoevi’ni korumakla vazifeli askerî birliğin başındaki Yüzbaşı Ahmet Er de ihtilal komitesinin çekirdek kadrosundaydı.. (Kendisine verilen vazifeyi var gücüyle yerine getireceğine dair şeref ve namusu üzerine yemin eden Kur. Alb. Köksal daha sonra 1980 Darbesi’ne kadar ‘temelli senatör’ olarak milletin sırtından beslenmiş; Ahmet Er  ise, 38 kişilik Millî Birlik Komitesi’nde, ihtilalden 6 ay sonra meydana gelen büyük çatlama sırasında, Türkeş liderliğinde ve 14’ler olarak bilinen grupla birlikta tasfiye edilip yurt dışına gönderilenler arasında yer almıştı.)

Küçük bir kadro tarafından gerçekleştirilen o darbeyi ordu kurumunun tamamına mal etmek elbette doğru olmaz..

Nitekim, 27 Mayıs Darbesi’nin üzerinden henüz 20 gün geçmekteyken, 236’sı general olmak üzere, ordudan 8 bin subayın bir gecede atılması ile ortaya çıkan ordu içi iktidar savaşı da bunu gösterir.. (Ki, o subaylar uğradıkları haksızlıkları gidermek hayaliyle, EMİNSU / Emekli İnkılab Subayları’ adını taşıyan bir dernek altında, yıllarca çabalamışlardı, semeresiz bir şekilde..)

Bu güç boğuşması ve entrikacılık, son 200-300 yılımızda daha bir azgınlaşan ve hele de son 50 yıl boyunca sürekli TSK’ya ârız ve musallat olmuş bir mikroptur ki, delili de her on yılda bir nükseden, tekrarlayan ihtilal- darbe hecmeleridir..

22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963’de (İsmet İnönü’nün başbakanlığı zamanında) Harbokulu Kom. Kur. Alb. Tal’at Aydemir  liderliğinde girişilen ve başarısızlıkla sonuçlanan iki darbe teşebbüssünü ve ordu içindeki iç iktidar boğuşmasını geçelim..

9 Mart günü 1971’de, Tümg. Celil Gürkan liderliğinde yapılmak istenen sol tandanslı ihtilal teşebbüsünün, o âna kadar içlerinde bulunan, KKK. Org. Faruk Gürler’in son anda saf değiştirmesiyle başarısız kalması ve 3 gün sonra, emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen bir askerî müdahale ile, Demirel Hükûmeti’nin düşürüldüğü 12 Mart 1971 Darbesi de, aynı hastalıkları ordu içinde de, bütün sosyal hayatta da nice sancılara vesile olmuştu..

12 Eylûl 1980 Askerî Darbesi’nin ise, gerçekte, Temmuz-1979’da yapılmasının kararlaştırıldığı, amma, ordu ile halkın karşı karşıya gelmesi ihtimalinin varlığından endişe edilerek, buhranın, anarşi ve terörün daha bir tırmanmasının sağlanması ve halkın ‘Ordu nerede?’ diye, müdahaleyi bekler duruma getirilmesi için, 15 ay daha beklendiği, o zamanki komutanların hatıratından da anlaşılabilir.. Ve buhranın tırmanması için yapılan ertelemelerin,

15 ay sonralarda bir askerî darbeye dönüşmesine kadar binlerce insanın daha ölümüne seyirci kalınması faciası da, üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken bir durumdur..

28 Şubat 1997 zorbalığının nasıl tezgahlandığının hatıraları ise, daha büyük kitlelerin hâfızalarında, henüz de daha bir canlı olarak duruyor olsa gerek..

2003-2004 döneminde nasıl askerî darbe teşebbüslerinin tezgahlanmaya çalışıldığının ipuçlarını ise, Deniz Kuv. eski Kom. (em.) Oramiral Özden Örnek’e aid olduğu neredeyse kesinleşen  Günlük’lerinden ve Jand. eski Genel Kom. (em.) Org. Şener Eygur ve I. Ordu Kom. (em.) Org. Hurşit Tolon gibilerin başını çektiği ‘Ayışığı, Sarıkız, Eldiven’ gibi isimler altında yapıldığı anlaşılan darbe hazırlıklarının belgelerinden ve de Ergenekon Yargılaması’nın iddianamelerinden anlaşılabilir, kolaylıkla..

27 Nisan 2007’de, yeni bir cumhurbaşkanı seçimi öncesinde, ‘hanımı İslamî örtünme gereklerine riayet eden bir kimsenin Cumhurbaşkanı olmasına seyirci kalınmayacağı’nı vurgulayan ve Hükûmet’e isyan mahiyetinde ortaya çıkan, ünlü ‘e- muhtıra’ ile elde edilmek istenen hedefin, Tayyîb Erdoğan‘ın direnmesi sâyesinde akamete uğratılması da burada işaretlenmelidir...

Bütün bunları hatırla(t)maktan maksad ne midir?

Ordu bünyesi içinde, bir takım ihtilal/ darbe odakları daima olmuştur, şimdi de vardır ve bundan sonra da olacaktır..

Bu gibi fitne odaklarına  karşı geçmişte hiçbir liderin yapamadığı şekilde direnen bir Tayyîb Erdoğan sâyesinde, son 6-7 sene içindeki nice fitne ve entrikaların söndürüldüğü de rahatlıkla ileri sürülebilir..

Ama, bu entrikalar artık olmayacak demek değildir..

Nitekim, şu anda da, ordu içinde bir takım entrikaların tezgahlandığının çok güçlü emareleri ortada..

Gelişen son hadiseler içinde, Genelkurmay Başkanı Org. Başbuğ,  ya, kendi başkanlık dönemini kazasız-belâsız doldurmaya çalışıyor ve ya da, ordu içindeki kanundışı güç odakları arasındaki yapılanmaları yatıştırmaya, gizlemeye veya gidermeye ve dişliler arasında sıkışmamaya çalışıyor görünümünde.. (Hatırlayalım ki, 27 Mayıs 60 Askerî Darbesi’nde Genelkurmay Başkanı olan Org. Rüşdü Erdelhun bile teğmenler, yüzbaşılar aracalığıyla evinden tekme-sille alınıp Yassıada’ya götürülmüş ve yargılanmıştır..)

Yarınlarda da, yukarda zikredilen nice ihtilal yapılanmaları andıran nice yeni oluşumların içinden, hiç beklenmiyen isimlerin bile karşımıza bir darbeci ve de kurtarıcı olarak çıkması mümkündür.. Bu kadar kapalı kutu olan ve sivil otorite tarafından kontrol edilemiyen bir kurumdan her sürpriz beklenmelidir..

Ve, böylesine karmaşık bir yapılanma içindeki hadiselerin, elbette kamuoyuna, tribünlere yönelik beyanlarla halledilemiyecek kadar karmaşık yönleri de vardır..

*

Erdoğan’ın sözlerinde, bir ‘acziyet itirafı’ da yok mu?

Anlaşılan o ki, Gen. Kur. Başkanı, askerler arasındaki ‘şüpheli ve sanıklar’ın sorgulanması konusunda, emrinde olduğu- olması gereken Başbakan’ın, Hükûmet’in isteklerine göre davranmaktan kaçınıyor.. Tayyîb Erdoğan’ın 3 Kasım günü AK Parti’nin Meclis Grubu’nda yaptığı konuşmada, ‘sorumluluk makamında oturanların, tutucu davranmamaları’ yönünde yaptığı çağrının, Başbuğ’a yönelik olduğu ve Başbuğ’un bu konuda da direndiği anlaşılıyor..

Ama, Tayyîb Erdoğan’ın o çağrısında,  kanunî istek ve iradesini, emri altındakilere yaptırtamıyor gibi bir ‘acziyet’ itirafı da kendisini açıkça hissettiriyordu..

Ya da, bu husustaki direnmenin sonunda ödenmesi- ödettirilmesi gereken bedellerin hatırlatılması mı vardı?

Çünkü, üstelik de bütün bir toplumu derinden ilgilendiren bir suç isnadının ‘sanık’larını koruyan durumundaki bir memuruna emrini- iradesini geçiremiyen bir Başbakan’ın onu ve çevresini azletmesi gibi bir şıktan başka çare kalmıyor..

Erdoğan, dünyada bu gibi durumlarda yapılması gereken ve yapılan yığınla örnekleri bulunan bu çetrefilli durumda, her türlü riski göze alarak kesin / radikal çözümlere mi yönelecektir; yoksa, buhranı zamana yayma taktiğini mi güdecektir? Yoksa, ‘yeniçeri geleneği’nin en az üç asırlık geçmişimizdeki denge oyunları içinde günü ve durumu kurtarmaya mı yönelecektir?

Bu noktada Başbuğ’un da sıkıntılar içinde olduğu anlaşılıyor.. Ya da, pek âşina olmadıkları anlaşılan ‘evrensel hukuk kuralları’na sığınanarak, durumu kurtarmaya ve hep darbeler yaparak gelmiş bir ‘orduyu, Hükûmet’in emrine girmiş bir uysal kedi durumuna getirdiği’ şeklindeki suçlamalardan kurtulmaya çalışıyor.

Umulur ki, büyük kitleler için hayal kırıklığı olan bir tablo çıkmaz ortaya.. Ama, anlaşılıyor ki, bütün taraflar için çok çetin bir konu..

Ancak, ‘çok hızlı gitme, belâya yetişirsin,  çok yavaş da gitme, belâ sana yetişişir..’  deyimini hatırlatacak şekilde bir durumla karşılaşılması ihtimalini de unutmamak gerek..

*Alınız size son bir örnek..

03 Kasım 09  tarihli Zaman’da yer alan habere göre, Yalçın Küçük isimli ve tv. proğramlarındaki çılgın tavırlı prof., -Ergenekon Yargılaması’ndan tutuklanıp, sonra tahliye olduktan beri sesi epeyce kesilmişti,- yine zehir-zemberek laflar etmeye başlamış..

Bir yılı aşkın bir zamandır tutuklu bulunan D. Perinçek’in başkanı olduğu İP’in Kadıköy örgütünün düzenlediği panelde konuşan, işbu çılgın prof.umuz, ‘gerekirse 'savaşa hazır olunması’ ve ’dağa çıkmak’tan söz etmiş, ’Dağa gitmek o kadar kötü değil! Enver Paşa, Talat Paşa, Eyub Sabri.. Ne kadar enteresan, üçü birlikte dağa çıktılar. Meşrutiyet böyle kuruldu. Öğrencilerimden de çok sayıda kişinin dağa çıktı..  buyurmuş..

Y. Küçük, bu arada, ’İrtica İle Mücadele Eylem Planı’ diye aylardır tartışılan ve Başbuğ’un ’kağıt parçası’ diye hafife aldığı, kopyasının gerçeğini yansıtamıyacağını belirttiği belgenin hazırlayıcısı olarak kanunî soruşturma altında olan Kur. Alb. Dursun Çiçek’i de yere-göğe sığdıramamış ve ’Dursun Çiçek, çalışkan biridir. İyi adamların üzerine giderler. O da iyi bir adamdır. Değerli albay.. Çünkü benim özel bilgim de var, çok çalışkan, doktora da yapmış. Benim güzel bir sözüm vardır biliyor musunuz? Bütün hainler benim arkadaşlarımdır. Çoğu içimizden çıktı..’ demiş..

Y. Küçük, ’seçimlerin her zaman yapılmasının gerekli olmadığını’ söyleyip,  ’Biz neden seçime gireceğiz ki! Biz seçimsiz geleceğiz.’  bile buyurmuş..
’Cumhuriyetçiler bir savaşa hazırlanıyorlar. Bunu kabul edeceksiniz. Cumhuriyetçiler bu cumhuriyete sahip çıkacaklar. Olanlar iç-savaş diyorlar. Cumhuriyetçiler gerekirse bir iç-savaşa hazırdır. Ha! Böyle bir duruma düştüğünüz zaman Türk ordusu sizinle beraberdir, bundan endişeniz olmasın.’  lafları da onun..
Bu sözleri bir çılgın kişinin boş lakırtıları diye geçiştirmek de olabilir mi?

Geçen gün, -eski bir askerî doktor olan- Prof. Nevzat Tarhan, Genelkurmay’a girişlerin öyle kolay olmadığını, her bölümünde de, ayrıca, kapılarda özel kimlik ve şifrelerle girilip çıkıldığını söylüyor ve dışarıya sızdırılan ’ıslak imzalı’ yani orijinal belgelerin, oradaki bir bölümden dışarıya ancak, ‘orada bulunanlardan birisi tarafından çıkarılabileceğini’  ve bu arada, ’Ergenekon Yargılamasının kilit isimlerinden olduğu anlaşılan D. Perincek’in Genelkurmay’ın o en hassas bölümlerine devamlı girip çıkan birisi olduğunu belirtiyordu..

*

‘Şecaat arzederken, sirqatini, çaldığını söylemek’ misali, itiraflar..

Öte yandan, ’Ergenekon Yargılaması’ soruşturmasında tutuklanan ve Jand. İst. Teknik Takip Daire Başkanlığı’ndan (em.) Albay Hasan Atilla Uğur’a aid olduğu ileri sürülen bir ses kaydı  internet sitelerinde, songünlerde..

Bu gibi isnadlar, reddedilmiyor genelde.. Sadece özel telefon görüşmelerin dinlenmesinin yanlışlığı vurgulanıyor.. Nitekim, (em.) Org. İ. H., Karadayı da, kendi sesinin ancak bazı bölümlerini şüpheyle karşılayabilmişti..

Em. Alb. Uğur’un sözleri ise, ‘Ergenekon yargılaması’nı yürüten adlî heyete ağır hakaretlerle dolu.. Ve bunları kendisi de, avukatı da yalanlamış değil, henüz... Bu kişi diyor ki o ses bandında: ’Muvazzaf bir subayı sivil bir savcı ‘kalk buraya gel’ diye, terörle mücadele eden bir köpek, polisi arattırarak çağıramaz’ .. Yasalar buna engel, sizin ifadenizi mi istiyorlar, askerî savcılığa yazarlar, siz gidersiniz, aslanlar gibi arkadaşınızın karşısına oturursunuz, ‘Buyur yüzbaşım, binbaşım, albayım...’ O der ki; ‘Ya böyle böyle diyorlar, ne diyorsunuz..’, yazar. Rahat bir ortamda verirsiniz, gönderir. Bunun başka hukuki yolu yok.”  

Bu kişi, daha sonra şunları da söylüyor:

‘Ama ben size şunu da söyleyeyim, bunlar, bütün adalet teşkilatı bu değil, onu da söyleyeyim. Yani öyle savcılar, hakimler var ki şu anda... Sadece Kanadoğlu değil, yani genç olarak o kadar çok insan var ki; en ufak bir tökezlemesinde, bunların tepesine yapışacak bir sürü insan var hazır. (…) Ben onların hepsini mahvedeceğim. Hepsini takip edeceksiniz inşallah. Duman edeceğim. Onların hepsini, o hakimini, onu hazırlayan savcıları orada... (...) Yani bundan emin olun, ben biliyorum..’

Bu kişi bir de şunları söylüyor: ’Baktığımız zaman bir görüyoruz, korkaklar, kahramanlar, hainler, üçe ayrılmış. Şimdi hainler belli. Kahramanlar da belli. Korkaklar da; işi görüp de elini taşın altına hiç koymayanlar. ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın..’ diyenler. Tabiî yıllardır istihbarat teşkilatında olduğumuz için, bu işi iyi bildiğimizi iddia ederiz. Biz bunları götürdük, bunları Hilmi Paşa’ya.. Sayın Cumhurbaşkanı’na (o zamanki C. Başkanı Sezer’e)  .. Dedik, bakın tezgah uygulanıyor. Türkiye'nin sözde ılımlı İslâm kategorisine sokulup, burada uydu bir devlet haline getirilip, Afganistan, Irak, Suriye bunların üzerindeki Amerika, AB çıkarlarını uygulamak için bir maşa arıyorlar. Maşa da biziz. Lütfen buna dikkat edin, yoksa bu oyunun çok yakında patlayacağından eminim. (…) Avukatım geliyor, avukatım bir subay çocuğu benim. İlker Paşa'nın devre arkadaşının subay çocuğu. Ben mesaj da gönderdim İlker Paşa'ya. Siz dedim, bu oyun kesinlikle dönecek dedim. Yüzde 100 dönecek, göreceksiniz. (…) Ben yazdım hepsini şeye, İlker Paşa’ya. Dedim, komutanım kafanızı kaldırın, sizi dedim sordular bana savcılar, biliyor musunuz dedim... İlker Paşa da vardır bu işlerin içinde, biz biliyoruz filan diye, hepsini yazdım onların, dedim haberiniz olsun. Yarın siz de emekli olacaksınız, size de binecekler. Bunun şeyi yok yani. Korkunun ecele faydası yok. Aman korktum, bana dokunmayın, yok kardeşim. Net olarak telefon açmışlar, onu da ben öğrendim, siz neyin peşindesiniz diye fırçalamışlar onları, ben şunu da biliyorum: Ben 9 Ekim’de savcılığa gittiğimde, çağrıldığımda, oradan çıktıktan sonra haber gönderdim Genelkurmay’a, dedim ki, ‘Bana baskı yapıyorlar.’ ...Ana avrat dümdüz gittim hepsine, savcısı, polisi hepsi oradaydı. Siz kimsiniz dedim lan köpekler. Aramışlar Genelkurmay'dan bunları. İyice ağızlarına s...mışlar ‘nasıl baskı yaparsınız albaya?’ diye. (…) Netice itibari ile 1919'lu yıllarda yaşadığımız süreç aynı.’

Evet, bu ifadeler, sıradan birilerinin söyleyebileceği laflar değil?.

*

Bu sözlerin kendisine aidiyetini bizzat veya avukatı aracılığıyla günlerdir tekzib etmeyen, yalanlamayan, belki de yalanlayamıyan bu kişi, 5 Kasım 09 günü yapılan Ergenokon Yargılaması sürecinde, mahkemede ifade verirken, ‘Öcalan’ı Amerika’lıların yakalayıp Türkiye makamlarına teslim etmeleri sözkonusu olunca, onun yurda getirilmesi konusundaki vazifeleri yerine getiren kişi olduğunu’  belirtip, bunu, bugün kendisine yönelik iddia ve isnadlar konusunda mâsumiyeti için delil olarak göstermeye kalkışıyor ve  ‘APO'nun, yakalandıktan sonra ona kendisine teslim edildiğini ve isminin yıllarca terör örgütünden gizlendiğini ve ‘terörist başı’nın, avukatlarına defalarca ’Beni sorgulayan kim, adını öğrenin’ şeklinde talimatlar verdiği bilgisini aldım. Devletim ve şahsım, bu konuyu yaklaşık 10 yıl gizli tutmayı başardık. Ta ki bu dava ile gözaltına alınıncaya kadar bu konu gizli kalabildi. Ciddî devlet anlayışının da gereği zâten buydu. Ancak bu gözaltından sonra tamamen deşifre oldum. 'Ergenekon davası nedeniyle deşifre oldum'  diyor ve ekliyor: ’Eğer benim bir istihbarat görevlisi olmam, kamu hizmetinin gereği olarak hiyerarşik yapı içerisinde bulunmam, örgüt üyeliği veya örgüt yöneticiliğine gerekçe gösterilecekse, Jandarma Genel Komutanlığı, dolayısıyla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, örgütü oluşturması ve mensuplarının da üye veya yöneticileri olması gerekir. Yani örgüt varsa, bütün Jandarma Genel Komutanlığı ve TSK mensuplarının tamamı üyelik ve yöneticilikten yargılanmalıdır.
Mensubu olmaktan onur duyduğum Jandarma Genel Komutanlığı ve Türk Silahlı Kuvvetlerini suça konu örgüt olarak nitelemek zaten başlı başına suç oluşturacaktır. Benim, mensubu olduğum kutsal ocaktan başka, içerisinde bulunduğum bir örgüt yoktur.’

*

Bu beyan, aynı zamanda çok ilginç bir ‘itiraf’tır da.. ‘Şecaat arzedeyim derken sirqatini, çaldıklarını söyleyen hırsız’ların cür’etkârlıklarını hatırlatan bir durum..

Yazık ki, ordu kurumu, milletin parasıyla oluşturulmuş ve aslî gövdesini milletin çocuklarının oluşturduğu, amma ve maalesef, beyin takımını, kemalist/ laik kadroların ele geçirdiği bir ‘kapalı kutu’ görünümündedir; hele de son bir kaç asır boyunca, ona yön veren yönetici kadrolar eliyle.. 

1775’lerde, İngiliz Kraliyeti’ne karşı verilen Amerikan İstiklal / Bağımsızlık Savaşı’nın ana sloganı, ‘Temsil edilmiyorsam, vergi de vermiyorum!..’ şeklindeydi.. 

Milletin vergisiyle ayakta duran TSK’da, bugün milletin temsil edilmesi ne kelime; onun beyin takımını oluşturan kadrolarca, milletin inancı, milletin yaşayış tarzı ve de temel değerleri bir de ‘irtica’ diye nitelenip, bir numaralı ‘düşman’ gibi gösterilmiş ve bu kurumun aslî hedefinini ülke ve milleti korumak değil, kemalist ideolojiyi, laikliği korumak olduğu açıkça  ve sürekli belirtilmiştir..

Evet, son derece karmaşık bir iktidar mücadelesi verilmekte ülkemizde, açıktan açığa hissedilmese bile, çok derin ve çetin bir gizli savaş sürüyor..

Ve bir işin, bir niyetin, bir hedefin başarıya ulaşması yönündeki çabaların her safhasında, tevekkül elbette gereklidir ve de güzeldir; ama, aklen ve şer’an alınması gereken bütün tedbirlere tevessül ettikten sonra, hayırlısının tahakkuku için, işin gerisini Allah’a havale etmek şeklinde anlaşıldığı zaman..

YAZIYA YORUM KAT

4 Yorum