1. YAZARLAR

  2. M. Naci Bostancı

  3. Bu derin, sonsuz, yıldız dolu kâinattaki oruç
M. Naci Bostancı

M. Naci Bostancı

Yazarın Tüm Yazıları >

Bu derin, sonsuz, yıldız dolu kâinattaki oruç

A+A-

Ramazan ayındayız. Tıpkı dünyanın ve güneşin dönüşü gibi, tıpkı hayatın sirkülâsyonu gibi Ramazan ayı da zamanın içinde tüm mevsimlere, aylara, günlere dokunarak yoluna devam ediyor.

Soğuk kış günlerinin kısa vakitlerinden yaz günlerinin uzun ve bazen bitmek bilmeyen dönemlerine geldik. Zaman elbette herkes için aynı değil. Einstein'ın "zaman izafidir" sözünü hepimiz biliyoruz. Takvimler, saatler, güneşin altındaki gölgeler hiç değişmeyen bir düzen içinde akıp gidiyorlar fakat biz insanlar onlara kendi hayatımızın ritmini taşıyarak farklı zamanları yaşıyoruz. İnançlarımız, düşüncelerimiz, kabullerimiz, duygularımız zaman denilen o tuhaf akışa kendi mührünü vuruyor. O yüzden kış ya da yaz, uzun ya da kısa Ramazan inananlar tarafından adeta zamandan bağımsız bir hal, bir duygu, bir iklim olarak karşılanıyor ve öylece hayatlarına katılıyor.

"Kavurucu sıcaklar" klişesine "çöl sıcakları"nın destek verdiği, her akşam haberlerin bir parçasını "sıcaktan bunalanların gözlerini karartarak denizin serinliğe koştuklarının" anlatıldığı bir zamanda Ramazan ve oruç, insanların aklına mesafeli bir ihtiyatlılığı getirebilir. Sabahtan akşama kadar "aç, susuz" kalmak, "bitmek bilmeyen saatler boyu" çalışmak, bozuk bir çeşmeden damlayan su gibi anlara takılı kalan bir dikkatin iftar saatini kollamasındaki yoruculuğu hissetmek hemen ilk elde akla gelen imgeler olabilir. Doğrudur, oruç tutmak olağan, sıradan, hayatın akışıyla uyumlu, insana hiçbir yük getirmeyen bir ibadet değildir. Cenneti ve cehennemi içinde taşıyan insanın bir iç ses olarak yaşadığı çelişkilere dokunmadığı da söylenemez. Orucu oruç yapan, onu insan için bir sınava dönüştüren, kendisini ve dünyayla ilişkisini bir başka yerden görmesini sağlayan "etki", hayatı başka zamanlardan farksız kılan bir ibadetle mümkün müdür?

Oruçtaki paradoks, hem inanmanın bir gereği olarak onu talep etmeye dönük bir heyecanı, hem de tahammül tecrübesini yan yana getirmesindedir. O yüzden her kim oruç karşısında karmaşık duygular içindeyse, onun kolaylığına ve zorluğuna dair düşünceler arasında gidip geliyorsa bu onun "insan" oluşunun bir neticesidir. Elbette İslami müktesebatın vurgusu "ideal olana"dır ama bunu yaparken insani olanı da ıskalamaz. Aklımıza vesveseler gelir, sorular, istifhamlar yakamızı bırakmaz, insan bütün bunları geçerek, bunları arkada bırakarak hakikate doğru yürür. İslam insanın bu dünyadaki yolculuğunu her yönüyle kucaklamaz mı? Muhatabına "Her gün Allah'a defalarca iman ettiğini" söyleyen mutasavvıf, insanın kendinde hakikatini "bilen biri"nin güveni ve ehliyeti içinde, aynı sulardan geçmiş birisi olarak onu "kendisi için hakikate" taşımanın aracılığını yapmaktadır. O mutasavvıf bulunduğu yerden konuşurken "inanan ve inanmayan herkesin" tabi olduğu bir duruma ilişkin bilgiyi ifadeyle "insani olana yabancı değilim" demekte, öteki taraftakileri birlikte yolculuğa çağırmaktadır.

Oruçta da "zor geldiği için" tutmayanların, "gerekli görmedikleri için" iştirak etmeyenlerin her nerede dururlarsa dursunlar "sabahtan akşama aç ve susuz kalmayı" tuhaf bir arada kalmışlıkla karşılayanların düşünceleri, hissedişleri ibadeti yerine getirenlerin yabancısı değildir. Ezbere yaşanan bir replik değildir oruç. Hayatın dünyevi tarafına yönelik bir başka ezberi de bozmak için vardır. Başkalarının, açların, yoksulların, dünya nimetlerine uzak bulunanların dünyasını "sözlerden" öte anlamanın yolu o hayatların doğrudan tecrübesinden geçmez mi?

Nabokov bir başka duyarlılıkla "Ardındaki yaşantı olmadan kelimeler anlamsızdır," derken insanın o ortak bağlamını özetler. Kelimeler, kelimeler... Sadece fakir fukaranın hali değil oruç ve Ramazan da ardındaki yaşantılar ile hayat kazanır, yine bir yaşantı olarak hafızadaki kelimelere emanet ederler kendilerini. Oruç, tutmayan için, ardındaki yaşantıdan yoksun, hatıradan yoksun, oruç vakitlerine söze dökülemeyen o halleri kazandıran dokunuştan yoksun, sadece bir "aç kalma" durumu değil midir? Öğlen güneşi, ikindi ezanı, yelkovanın akrebin üzerinden bir daha bir daha geçişi, orucun ağızda bıraktığı tat, iftara doğru bedenin soyutlaştığı, gözün insanlara bir başka gözle baktığı haller oradaki kamusta yoktur. Geçmiş Ramazanların anıları yoktur, her Ramazan'da bir kokunun, bir jestin, bir sözün, ışığın kırıldığı bir anın çağırdığı, sadece sana aitmiş gibi görülen fakat aslında aynı ibadetin güzergâhında yürüyen milyonlarca insanın, tarihteki kardeşlerinin aynı havanda dövülmüş ortak hikâyesinin bir "parlama anında yaşanması" yoktur. Hayatın dünyevi tarafında hep yalnız olan, birlikte ölseler bile kendi yalnızlıklarında ölen insanların, bir sofrada, bir ekmekte, bir suda, aynı safta kılınan namazda birbirlerine katılmalarının, yalnızlığın sınırlarını aşmalarının tecrübesi yoktur. Uzaktaki eve, bir zamanlar orada olduğu, nice Ramazanları birlikte yaşadığı eve bir iftar vakti varmanın, annenin her vakitten ayrı düşen bir gönülle donattığı sofrada suya uzanmanın, ekmeği bölmenin, bütün bunları yaparken ekmekten sudan öte bir hali paylaşıyor olmanın aşkın duygusu yoktur.

Şimdi oruç vakti... İnsanın sadece bilgiyle hikmetle değil, onların eşliğinde hayatla tahkim edilmiş bir bilinçle dünya nimetlerine uzak durarak daha rafine bir insanlığı kendisine katma vakti. Elbette hırslarımızla, arzularımızla, bencilliklerimizle birlikte varız. Bunları yok etmek değil dengeye kavuşturmak, dizginleri tutmasını bilmek, tarihi bir savaş arabasının önüne koşulmuş ihtirasları, öfkeleri terbiye ederek çatışma kapasitesini başka insanları kucaklama yolculuğuna çevirme bilgeliğinin vakti.

Şimdi oruçtan insanlık kamusuna yeni kelimeler devşirme vakti. Bütün oruçların ardı bayram. Bu orucun da öyle... Oruç ve bayram geçmiş oruç ve bayramlarla buluşacak, geçmiş oruç vakitlerinin öğreticiliği ile buluşacak, biz, geçmişin ışığında oruçla ve bayramla geleceğe yürürken bütün dünya için daha insan, daha insan olacağız. Ramazan ayı önceki kuşaklarınkine bizim tecrübelerimizi ekleyecek, sonradan gelenler katılacak mecraya, bu derin, sonsuz, yıldız dolu kâinatta anların kâinatını kura kura yoluna devam edecek. Bize düşen ve bir daha tekrar edilemeyecek olan bir pay bu, şimdi ve burada olan oruç üstünden, bunu unutmayalım.

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT