1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Bu anlatılanlar, hepimizin müşterek hikayesi değil mi?
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Bu anlatılanlar, hepimizin müşterek hikayesi değil mi?

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Her ülke, kendisini dünyanın en önemli bir konumunda görebilir, ama, beşer tarihinin son bin yılında, ’Balkan- Kafkas - Ortadoğu sacayağı’nı en önemli mıntıka olarak görenler çok yanlış düşünmüyorlar, sanırım..

Son bir haftada bu bölgede olanlara bakacak olursak..

Balkanlar’da, yüzbinlerce insanın sırf müslüman oldukları için dünyanın gözü önünde yıllarca katliâm olunduğu ve ancak Dayton Andlaşması’yla acaib bir yapıya kavuşturulan Bosna yine diken üstünde, bıçak sırtında..

Yunanistan, kendi resmî ağızlarınca da, ekonomik açıdan çöküntünün eşiğinde gösterilirken, kendilerinde, Yunanistan C. Başkanı Karolos Papulyas’ın Ermenistan Başkanı Serj Sarkisyan’a, 18 Ocak günü Atina’ta, diplomatik açıdan söylenmesi son derece zor bir sözü söylemiş olması ve ’İkimiz de aynı barbar tarafından kesildik...’ demesi ve Sarkisyan’ın da,  Papulyas’ın ’barbar’ını ’Zor bir komşu’ olarak nitelemesi, sıradan bir hadise değildir..

Ermenistan, uluslararası hukuk bakımından Azerbaycan’a aid olan Dağlık Karabağ üzerindeki 17-18 yıllık fiilî hâkimiyetinden el çekeceğe benzemiyor.. Azerbaycan ise, topraklarının yüzde 20’den fazlası, küçücük Ermenistan tarafından bunca yıldır işgal altında tutulurken, hâlâ, Haydar- İlham Aliyev’ler Hanedanı’nın eski marksist-laik takıntılarından hâlâ da kurtulamamış olarak, kız öğrencilerin okullara İslamî örtüleri içinde giremiyeceklerine dair baskılarını sürdürüyor;  İlham Aliyev, kendi hanımının dünyadaki başkan eşleri arasındaki ’en..’lerde, hangi özelliğiyle dünya medyasında öne çıkarılmasına hak verdirten ve kendisine bir çeki-düzen eğilimi göstermeyen durumundan utanç bile duymaksızın..

İran ise, nice zorlamalara, ağır ve çetin ateşle imtihanlar içinde giderek ağırlaşan iç siyasî şartlarına rağmen, 32 yıl öncelerde gerçekleştirdiği İslam İnqılabı’nın yıldönümünü kutlamaya hazırlanıyor.. Ama, tabiatiyle, karşısına dikilen çetin uluslararası muhalefet ve entrikalarla da boğuşa-boğuşa..

Bu arada, özellikle iki sene önceki cumhurbaşkanlığı seçimleri sonunda yaşanan büyük karışıklıkların tortusu olarak, sosyal hayatın hemen tamamı üzerine abanan ve inkılabın aslî kadroları arasındaki büyük kırgınlıkları,  küskünlükleri derin çatlaklıkları gideremediği müddetçe, uluslararası siyaset veya teknoloji alanında ne kadar başarı elde ederse etsin, İran, asıl büyük tehdidi bertaraf etmemiş sayamalıdır, kendisini.. Öte yandan, ulaştığı teknolojik gelişmeler ve hele de nükleer teknoloji alanındaki kazanımlarının resmen ilan ettiği sınırlar içinde kalması halinde, bunun bütün müslüman coğrafyaları için de bir kazanım olacağı açık.. Bugünlerde, İstanbul’da (BM Güvenlik Konseyi’nin 5 Daimî üyesi+ Almanya’nın katılımından oluşan)  ’5+1’ grubuyla  İran makamları arasında yapılacak olan yeni dönem nükleer teknoloji müzakerelerinin bu konuda yeni ve hayırlı bir merhale oluşturması temennisiyle..

Bu arada İran’ın ısrarlı talebleri sonunda, Irak’da, Malikî başkanlığındaki Hükûmet’in kurulmasıyla, bu ülkenin sosyo-politik hayatı üzerinde hissedilir bir etkinlik kazandığı da görülebilir.. Elbette bu durumun, sadece Amerikan emperyalizmini değil, özellikle İran Körfezi’nin güneyindeki yığınla arab şeyhliklerini ve Suûdî’leri rahatsız ettiği açık.. Nitekim, hemen bütün dünyayı sarsan WikiLeaks sızdırmalarında, ’Suud rejiminin, İran tehlikesine karşı Pakistan’dan iki adet atom bombası satın aldığı’na dair Amerikan Dışişleri Bakanlığı kripto belgelerinin yer alması, sadece bir iddia bile olsa, düşündürücüdür..

Ne var ki, Irak’da kısmen, İran’ın istediği şekilde bir düzenleme yapılmış olsa bile, asıl düzenleyici, Amerikan emperyalizmi olduğundan, her gün patlamalar yine devam ediyor.. Nitekim, Ocak ayının 18-20’si arasında, üç gün içinde meydana gelen büyük patlamalarla, 150’dan fazla insan  daha hayatını kaybetmiş bulunuyor..

Ne var ki, bu, o kadar tabiî sayılmaya başlandı ki, B. Amerika’da bir trafik kazasında üç kişinin öldüğü haberi, Bağdad’daki patlamalarda sadece son üç gün içinde 150’den fazla insanın ölmesinden çok daha önemli sayılıyor ve dünya da onunla daha çok ilgileniyor..

*

Lübnan, bütün Ortadoğu’nun sütunlarını oynatacak gelişmelere gebe..

Bölgedeki önemli bir gelişme de Lübnan’da.. Siyonist İsrail rejiminin kuzeyi başta olmak üzere Lübnan’ın bütününde giderek daha bir etkili güç haline gelen Hizbullah Teşkilatı ile, İran’ın gerçekte Akdeniz’de bir ileri karakol ve sıçrama tahtası, bir iskele başı  elde ettiği şeklindeki yorumların bazı çevreleri daha bir korkutması..  Ve sonunda, Hizbullah’ın, Lübnan’da güçbelâ kurulan Sa’d Harirî Hükûmeti’nden çekilerek, Lübnan’ın yeni bir kaosun eşiğine sürüklenmesi, son derece ürkütücü bir gelişme..

Çünkü, kapitalist emperyalizmin Lübnan’daki, Ortadoğu’daki en büyük kasalarından sayıldığı için, 5 sene öncelerde bir suikasdde öldürülen eski başbakanlardan Refik Harirî Cinayeti’ni araştıran BM. Araştırma Komisyonu raporunda Hizbullah’ın suçlanmasını Sa’d Harirî Hükûmeti’nin de kabullenmesi.. Böyle bir durumda, Hizbullah’ın kendisini suçlayan bir Başbakan’ın liderliğindeki bir Hükûmet’te kalması, suçlamaları kabullenmesi demek olurdu.. Üstelik,  bu zamana kadar, İran’ın her ikisini de desteklediği Suriye ile Hizbullah da karşı karşıya gelmiş bulunuyor..

Durumu, çözmek için, en etkili isim olarak, Türkiye Başbakanı Tayyîb Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Ahmed Davudoğlu’nun devreye girmesi’nin ne kadar etkili olduğu/ olacağı ise, henüz bilinmiyor.. Çünkü, Hizbullah’ın Sa’d Harirî ile, yeniden aynı hükûmette yer alması,  bu noktaya gelinceye kadar yaptığı kesin kararlı beyanlarından geri adım atması mânasına gelecek ve bu da güvenilirliğine darbe vuracaktır..

Nitekim, başlangıçta yıllarca, Refik Harirî’yi Suriye’nin öldürttüğüne dair iddialarla Suriye’yi yıllarca sıkboğaz eden Amerikan emperyalizminin ve onun harekete geçirdiği uluslararası kamuoyunun, sonunda işi Hizbullah’ın üzerine yıkması üzerine,  Hizbullah da, kendisine yakın New TV’de, Sa’d Harirî’nin BM. soruşturma ekibine, açıkça, ’Babamı Suriye’nin öldürdüğüne inanıyorum..’ dediği görüşme metnini yayınladı, 17  Ocak günü..

Ve bu görüşmeler, Hizbullah’ın bir ’ses bombası’ olarak ’patladı’..

’Harirî Suikasdi’ni BM. adına soruşturan (alman) savcıya konuşan Sa’d Harirî’nin, 30 Temmuz 2007 tarihli kayıtta, ’Suriye’nin Lübnan’ın içişlerine 30 yıldır müdahale etmesinden duyduğu rahatsızlığı ifade eden babasına (Suriye Dışişl. Bak.) Velid Muallim’in, “tehlikeli arazide yürüyorsun” dediği görülüyordu.. Sa’d Harirî’nin, o kayıdda, ayrıca, net olarak, “Eğer bana bunun (suikasdin) neden ve nasıl yapıldığını sorarsanız, sanırım Asaf Şevket ve Mahir (Esad) suikasdin hazırlığında önemli rol oynadı... Ve (Suriye Dev. Başk.) Beşşar (Esad)’ı bu kararı almaya zorladı.” dediği duyuluyordu..

Gerçi, bu sözlerde Hizbullah’ın Suriye’ye karşı açıkça bir suçlaması yoktu, ama, bu suikasd ithamından kendisini güçlükle sıyırabilen Suriye’nin, böyle bir açık ithamla karşı karşıya bırakılmasıyla, Suriye, Lübnan’da ve diğer diplomatik alanlarda, kamuoyunda yeniden güç duruma düşüp, bu da, İran’ın Lübnan dengesindeki en yakın iki müttefikinin birbirine soğuk davranmasını getirebilir..

Sa’d Harirî o kayıdda, BM Özel Temsilcisi Terje Road Larson’la babasının görüşmesine değinerek, Terje babama “dikkatli olun, sizi öldürecekler” dediğini; benzer kayguları, babasına, dönemin Fransa C. Başkanı Jacques Chirac’ın da ilettiğini de söylüyordu..

Fransa, Lübnan için Lübnan, Ortadoğu’ya çıkış kapısı mesabesinde.. Ve bu küçük ülkede Fransız hâkimiyeti sırasında, 1942 yılında yapılan bir sayımda,  hrıstiyanlar hepsi birlikte sayılmış; müslümanlar ise, şiî ve sünnî olarak ikiye ayrılıp öyle sayılmışlar ve böylece, en yüksek nüfus kitlesi olarak hristiyanlar gösterilmiş, sünnîler ikinci, şiîler üçüncü ve dürzîler de 4’ncü sırada yer almışlardı.. O zamandan bu yana bir daha sayım da yapılmıyor. Meydana gelen değişiklikler de dikkate alınmıyor ve şiî ve sünnî müslümanların tek bir kitle olarak sayılmaları taleblerine de itibar edilmiyor ve o 70 yıllık sayıma göre, Cumhurbaşkanı, Ordu Komutanı, Dışişleri Bakanı, Emniyet Genel Müdürü ve Merkez Bankası başkanları hristiyanlara veriliyor; Başbakan, mutlaka sünnîlerden seçiliyor, Meclis Başkanı da şiîlerden.. Dürzîlere de her zaman, Hükûmette bir Bakanla temsil hakkı tanınıyor..

Lübnan’ın bu karmaşık yapısının, sadece 1974’lerde başlayıp 20 sene süren ve Lübnan’ın bütün dengelerini alt-üst eden ve ülkeyi bir harabeye çeviren Lübnan İç-Savaşı’ndan sonra değiişimiş olabileceği kabul edilmiyor, emperyalist dünya tarafından.. Ve ortaya çıkabilecek yeni bir buhranın Ortadoğu’da bütün dengeleri de alt-üst edeceği korkusu hemen bütün bölgeyi yeniden sarmış bulunuyor.. Dünya dengelerinin sağlanmasında son yıllarda giderek daha bir etkili konum kazanan Türkiye’nin bu konuya bu kadar ilgi göstermesi de bu tehlikeyi bertaraf etmek için..

*

Bu gelişmeler olurken, son yüzyıllar boyunca, Osmanlı ve İran’la birlikte bölgenin büyük güç odaklarından olan Rusya’nın da devreye girip, Ortadoğu siyasetinde 40 yıl öncelerdeki gibi etkili bir konum elde etmek istemesine şaşmamalı.. Nitekim, Rusya Devlet Başkanı Medvedev, geçen hafta gittiği işgal altındaki Filistin’de, Filistin Devleti’ni resmen tanıması bu yönde atılmış önemli bir adım..

*

Kimin ne yaptığının belli olmadığı bir ’halk patlaması’nda sadece diktatör değişti, diktatörlük galiba devam edecek gibi..

Bu arada, geçen hafta, Tunus’da bir ’halk (ayaklanması değil) patlaması’ sonunda, 23-24 yıllık iktidarını bırakıp Suûd rejimine sığınan Zeyn’el Âbidin bin Ali’den sonra, ortaya organize bir gücün çıkmaması ve patlamanın sonunda ortaya irili-ufaklı çeşitli grupların çıkması, sadece bir diktatörün değişmesiyle ve amma, diktatörlük rejiminin ayakta kalması gibi bir durumu ortaya çıkarmış bulunuyor.. Ancak, bu rejimin nasıl ayakta tutulacağını kimse bilemiyor.. Nitekim, bütün eski yönetici kadrolar hâlâ konumlarını korumakla ve sadece Zeyn’el Âbidin bin Ali’nin partisinden istifa etmekle durumlarını kurtarabileceklerini düşünüyorlar.. Daha da ilginç olanı, Bin Ali’nin, biraz kendisine gelince, kaçmakla yanlış yaptığını düşünmeye başlamış olması..

Nitekim, kendisine yıllardır başbakanlık yapan Muhammed Gannuşî’ye telefon ederek, ülkeye geri dönmek istediği ve amma, dünkü ’bende’lerinin, kendisine dönüşün kesinlikle mümkün olmadığını bildirdikleri, bizzat M. Gannuşî tarafından açıklanmış bulunuyor.. (Bu Gannuşî’nin 25 sene öncelerin Tunus’undaki ünlü İslamcı lider Râşid Gannûşî ile sadece bir soyadı benzerliği olduğunu da hatırlayalım..)

Gelişmeler şimdilik, Zeyn’el Âbidin bin Ali’nin diktatörlüğünün mukavvadan bir kale olduğunu gösterdiği gibi, ortaya çıkan karmaşanın da, kimin ne yaptığını ve yapacağını bilmediği, sadece herşeyi protesto eden, sıradan bir halk patlaması olduğu gibi bir kanaati pekiştiriyor.. Esasen, yüzlerce insanın öldüğü o karışıklıklar esnasında, cenazeler arkasından, dünyaya hemen hiç bir İslamî bir şiar / sloganın yansımaması da bize birşeyler anlatıyor.. İnsan, 25 sene öncelerde, ’arab kemalisti Burgiba’nın laik diktatörlüğüne o kadar köklü bir alternatif olarak kendisini sosyal hayatta hissettiren İslamcı muhalefetten bugün hiç bir eserin görülmemesi, gerçekten de çok şaşırtıcıdır..

Gerçi, müslüman halkların protestolarının derûnunda İslamî taleblerin, bir potansiyel dinamit olarak daima var olduğu da düşünülebilirdi; ama, Tunus, bu ihtimali zihinlerden en azından şimdilik silmiş bulunuyor... (Ki, bu ihtimali, geçtiğimiz hafta, bu hadiseler üzerine olan yazıda da belirtmeye çalışmış ve örnek olarak Cezayir’i de göstermiştik. O paragrafları tekrarlamakta fayda olsa gerek:

’Cezayir’de 1954-61 arasında, Fransa emperyalizmine karşı verilen ve 1,5 milyondan fazla kurbana mal olan uzuuun ve çetin bir istiklal mücadelesinden sonra kağıd üzerinde kazanılan siyasî istiklalin üzerine abanan (önce) Ahmed bin Bella ve onu yıl sonra deviren Huari Bûmedyen liderliğindeki sosyalist rejimin 30 yıllık tahakkümüne karşı, 1989’da ilk kitlevî muhalefet hareketleri patlak verdiğinde de, ortada hiçbir İslamî taleb veya şiar sözkonusu değildi.. Halkın ilk protestoları, ekmek ve şeker gibi temel gıda maddelerine yapılan zamlara karşı gösteriler olarak sergilenmişti.. Şairin, ‘Aç midelerden doğar, nurtopu ihtilaller.. mısraını hatırlatacak şekilde..

Ama, Cezayir’in müslüman halkı, kısa sürede, İslamî taleblerini de dile getirmeye başlamış ve yapılan seçimlerde, kitleleri Abbas Medenî, Ali Bilhac gibi seçkin liderlerin öncülüğünde ayağa kaldıran ‘Front Islamique Salvation’ (FİS) / İslamî Selamet Cebhesi, seçimlerde büyüz zafer kazanmış ve amma, aynı gece, Cezayirli generaller, emperyalist Batı’nın desteğiyle, demokrasiyi kurtarmak adına, seçim sonuçlarını kanundışı ilan etmiş ve müslüman halk, laik ordu tarafından ve ancak yüzbinlerce müslümanın katledilmesiyle sonuçlanan kanlı bir boğuşma ile sindirilebilmiş ve bir diğer müslüman halk ve ülkesi, kendi orduları tarafından işgal edilmişti, emperyalist değerler adına...’)

Yarınlarda, Tunus’da da müslüman halk, yeniden, günlük kayguların ötesine geçip, hayatı temel değerleriyle şekillendirmek idrakine dönebilir mi; göreceğiz..

*

Sosyal hadiseler heyecan olmaksızın, sadece robotvarî hareketlerle yönlendirilemez, ama, sadece heyecan da sabun köpüğü gibi olmaz mı?

Sosyal hadiseler heyecanlarla da yönlendirilebilir, ama, sadece heyecan olursa, sonu genelde hüsran olur..

50 yıldır ne heyecanlar gördük..

Çocukluğunda, tuğla-kiremit ocaklarında, çamurların içinde çalışırken, o yoksulluklar içinde bile, Cezayir müslümanlarının Fransız emperyalizmine karşı verdiği o  muazzam ayaklanma  için hattâ şiirler bile yazan ve o çamur içinde, kızgın güneş altında, işini yaparken bir taraftan da babasına şiirler okuyan bir çocuğu gözönüne getirebilirsiniz.. 

O yoksulluk ve çaresizlik içinde, o zor çamur işinde, küçük kızını bile çalıştırmak zorunda kalan baba ise, ’Oğlum, biz burada bir somun parası çıkarmak için çalışıyoruz, sen ise bilmem nerelerden sözediyorsun..’ der ve bir hikaye anlatırdı:

’Bak oğlum, bir zamanlar bir ülkede bir sultan varmış.. Birgün halk ona isyan etmiş, Sultan’ı yakalamış..

Zindana götürülürken, Sultan ağlamış..

Halk, ’iktidarını kaybettiğin için mi ağlıyorsun?’ deyince, ’Hayır demiş Sultan, ben bu halk için ağlıyorum..’

’Niye?’ demişler..

’Şunun için demiş.. Benim küplerin, hazinelerin dolmasına az kaldıydı.. Onlar dolunca, gerisi halka gidecekti.. Şimdi gelenlerin ise, küpleri, hazineleri bomboş.. Ben bu halkın acı kaderi için ağlıyorum..’

O babanın tahsili yoktu..

Ama, sosyal hadiselere, böyle bir bakış açısıyla bakabiliyordu..

*

Daha sonraları, o çocuk ve giderek genç, her ayaklanma, ihtilal ve hattâ inkılab iddiaları karşısında da ne heyecanlar yaşadı, toplumumuzun hele de müslüman kitleleri gibi.. 1959’larda, Hacettepe’deki Tâceddin Dergahı yanındaki camide ateşli nutuklar eden bir hocadan, Cemal Abdunnâsır üzerine heyecanlı kahramanlık iddialarını dinledi.. Halbuki, birkaç sene sonra o kişi, Seyyid Kutub’u ve daha nice müslümanları idâm edecekti, en fir’avunca gerekçelerle..

27 Mayıs Darbesi olduğunda, camilerde, ihtilalin lideri General Cemal Gürselin‚ bir ’veliyullah’ ve bir Mehdi‚ olabileceğine dair vaazlar eden ateşli laz hocalarını bile dinledi.

Sonra, 1967 Haziranı’nda yaşanan ve Mısır, Suriye, Ürdün ordularının korkunç yenilgiye uğradığı ve siyonist İsrail rejiminin bugünkü sınırlara kadar her yeri işgal etmesiyle sonuçlanan ’6 Gün Savaşı’nın hemen bütün müslüman toplumlarda meydana getirdiği ağır travma’ya şahid oldu..

Ve sonra, Libya’da, 1 Eylûl 1970’de,  27-28 yaşında ve Muammer Kaddafî adında bir teğmen, o sırada romatizma  tedavisi için Bursa kaplıcalarında bulunan Kral İdris Sunûsî’yi iktidardan uzaklaştırıp, İslamî bir takım söylemlerle piyasaya çıkınca, nicelerimiz yine ne kadar heyecanlanmıştık.. Ama, kimilerimiz İslamî bir devrim olduğunu sanırken, cemahiriyelik  diye isimlendirilen acaib bir sosyalist uygulama çıkmıştı, ortaya..

*

İran, Afganistan, Tacikistan ve Özbekistan’da neler-neler yaşandı ve sonuç?

Sonra.. İran’da 100 binden fazla insanın öldürülmesine rağmen dinmeyen bir halk ayaklanması ve  Şah’ın ve Şahlık düzeninin tepetaklak olmasıyla sonuçlanan ve milyonların, İmam Rûhullah Khomeynî liderliğinde gerçekleştirdiği büyük İslam İnkılabı..

Ki, o  konuda çok söylendi, çok yazıldı ve okuyucular onu çok dinledi, tekrarlamayalım..

Sonra, Afganistan’da Sovyet Rusya işgali ve kurulan komünist rejime karşı verilen büyük cihad hareketi.. Ve amma sonrasında İslamî hizblerin birbiriyle boğuşması sonucunda gelinen nokta ordtada.. artık, o heyecanlı cihad günlerini hayal bile edemiyoruz..

Sonra.. Sovyetler’in çökmesiyle, Kafkasya ve Orta Asya’da, müslüman halkların yaşadığı ülkelerde kurulan yığınla rejimler üzerine yeni hayaller..

Hele bunlardan birisinde, Tacikistan’da, müslüman halk, Sovyet döneminden kalma komünisit rejimin son kalıntıları temizleyecek noktaya kadar geldiler ve başkent Duşenbe’deki Başkanlık Sarayı bile kuşatıldı, ’Allah’u ekber!’ sadâlarıyla..

Müslüman kitlelerin başında, Seyyid Abdullah Nurî ve Turcanzâde gibi müslüman liderler vardı..

Ama, komünist dönemden kalma ordunun subaylarının bazı taktikleriyle 100 bine yakın tacik müslümanı kana bulanmış ve sadece Afganistan, Özbekistan ve diğer komşu ülkelere sığınan müslümanların sayısı, 800 bini geçmişti.. Ve İmam Ali Rahmanof isimli kişi, Bir ’Tacikistan Enver Hocası’  görünümünde,  hâlâ o kanlı baskının lideri olarak, bu ülkenin tepesinde..

Yıllar sonra, Turcanzâde’ye sormuştum, Tahran’da: ’Üstad, nasıl oldu da, Başkanlık Sarayı’nı bile ele geçirmişken, herşeyi bu kadar korkunç şekilde kaybettiniz?’

Çok ilgi çekici bir karşılık vermişti:

’Başkanlık Sarayı’nı bile ele geçirdiğimiz zaman, ’Tacik taciki öldürmez..’ diye bir slogan atıldı ortaya..  Biz de kendimizi o sözle bağlı hissettik ve kadife elle bir inkılab yapmaya kalkıştık.. Ama, sonra komünist tacikler geldiler, müslüman tacik kitlelerini tank paletleri altında öyle bir ezdiler ki, o yalana nasıl olup da kandığımızı, ancak canımızı kurtarıp sınırların dışına çıkabildiğimiz zaman düşünebildik.. Basiretimiz bağlanmıştı..’

Aynı heyecan dalgasıyla, Özbekistan’da ne hayaller kurulmuştu.. Hele de Semerkand, Buhara ve Fergana Vâdisi’ndeki müslümanların neredeyse bütün ülkeye hâkim olmak üzere olduğu heyecanla anlatılıyordu..  Ama, orada da, müslüman halkın bütün o emellerini, hayallerini, ümidlerini ezen zorba olarak İslam Kerimof, hâlâ, çağdaş bir Stalin rolüyle, halkın ensesinde..

Daha sonra, Bosna ve Çeçenistan için bile ne güzel hayaller besledik, müslümanlar olarak..

*

Tunus’da olanları anlamadan, heryerde bir yeni ’Tunus tipi patlama’ bekleyişi ne kadar tutarlı?

Ve bugün de, Tunus’daki ’halk patlaması’nın Mısır’da, Ürdün’de, Cezayir’de ve öteki arab diyarlarında tekrarlayabileceğini düşünüyoruz.. 

Oralarda birileri devrilince, bunun mutlaka müslüman halk kitlelerinin galibiyet ve hâkimiyetiyle sonuçlanıp sonuçlanmıyacağına ve onun için gereken yapılanmanın bulunup bulunmadığına bakmaksızın.. Hüsnî Mübarek ise, 30’ncu yılını doldurduğu iktidarda,  gelecek Kasım’da yapılacak olan yeni Başkanlık seçiminde ya kendisini tekrar, ya da oğlu Cemal’i aday göstermenin plan ve hazırlıkları içinde..

Ve son olarak da Sûdan..

Ortaya çıkan ilk sonuçlara göre, yapılan referandumla, Güney Sûdan’ın ana gövdeden kopacağı neredeyse kesinleşmiş bulunuyor.. 2,5 millon km. karelik bir büyüklükteki Sûdan ülkesinin güneyinde, yaklaşık 450 bin km. karelik bir yeni ülke daha doğacak.. 

Güney’de, çoğunluğunu animistlerin ve hristiyanların oluşturduğu 5 milyona yakın insan,  Kuzey’deki 25 milyona yakın büyük kitleden kopacak..

Uzak dönemleri, 1880’lerdeki Mehdi-y’i Sûdanî Hareketi’ni ve bir gecede Omdurman Kalesi’ni 60 bin kılıçlı müridiyle basıp, en modern silahlarla donatılmış olan 12 bin ingiliz askerini öldürmesi günlerine uzanmaya gerek yok..

Ama, 1956’da siyasî bağımsızlığına kavuşan bu ülkede, General Cafer Numeyrî’nin 1973 -85 arasındaki 12 yıllık diktatörlüğü,  General Muhammed Savar-zu’Zeheb’in kansız iktidarıyla noktalanmış ve Savar-uz-Zeheb, söz verdiği şekilde,  serbest seçimleri yaptırıp, iktidarı milletin seçtiği kadrolara teslim edeceğini açıkladığı zaman, çoğu kimse inanmamıştı.. Ama, o, sözünde durmuş ve de alışılmamış bir yıl sonra, 1986’da iktidarı, seçimle gelen (ve Mehdi-y’i Sûdanî’nin torunu olan) Sâdıq el’Mehdî’ye devrediyordu..

Ama,  Sûdan’lı generallerin de ’Ergenekon’ları vardı, toplumu yeniden kendi elleriyle yönetmek istiyorlar ve bunun için ülkeyi karıştırıyorlar, Güney’deki ayrılıkçı lider Jhon Grank’ı daha bir yüreklendiriyorlar ve o da, başında bulunduğu isyancı güçlerle başkent Hartum’a doğru iler(leti)liyordu.. Nihayet, Hasan el’Beşir isimli general, ülkenin bölünme tehlikeyisyle karşı karşıya geldiğini ileri sürerek Sâdık el’Mehdî’ hükûmetini devirdi, 1989’da...

Bu darbe sırasında kendisine en büyük yardımı, Numeyrî döneminde Numeyrî’yle en üst seviyede işbirliği yapmasıyla mâruf olan Hasan Turabî’veriyordu.. Halbuki, El’Beşîr  o zamanlar Baasçı ideolojinin ve Baas Partisi’nin Sûdan Ordusu içindeki seçkin isimlerinden  ve Saddam’ın Sûdan’daki emin adamlarından birisi olarak biliniyordu.. Ona yardım eden Turabî ise, hâlâ, İslamî bir yönetime geçileceğinden sözediyor ve, General El’Beşîr de, kılıçlı gösterileriyle halkı bu yönde heyecanlandırıyordu..

Bu oyun da 20 seneyi geride bıraktı..

İlginç ve de ironik olan şu ki, 22 yıl önce Sâdık el’Mehdi’yi, ’ülkeyi bölünme tehlikesiyle karşı karşıya getirdi’  gerekçesiyle iktidardan uzaklaştıran El’Beşîr bugün, ülkesinin bölünmesine seyirci kalıyor ve  ’bölünme olursa, bunu barışçı bir anlayışla karşılayacaklarını’ söylüyor.. Ve ’bölünme olursa, halk Sûdan’da da Tunus’daki gibi ayaklanır..’ dedi diye, Hasan Turabî’yi kodese atıyor..

*

Bunları böylesine uzun uzadiye anlatmaya ne gerek var..

Bazıları, ’seçim sath-ı mailine de girilmişken, iç mes’elelere daha fazla değinilse..’ diyor..

Halbuki, bütün bu anlatılanlar, aslında, hepimizin müşterek hikâyesi..

Gerçekte, T.C. müslümanlarının da yakından bilip, üzerinde düşünmesi gereken bir hikaye..

Yoksa, bu hikayeler iç mes’elemiz değil mi; bu anlatılanlarda bizim iç hikayemiz de yok mu?

YAZIYA YORUM KAT

7 Yorum