1. YAZARLAR

  2. Ümit Kardaş

  3. Böyle buyurdu Başbuğ
Ümit Kardaş

Ümit Kardaş

Yazarın Tüm Yazıları >

Böyle buyurdu Başbuğ

A+A-

SK’NIN zirvesindeki askeri bürokrat olan orgeneral İlker Başbuğ 14 Nisan 2009 tarihinde Harp Akademileri Komutanlığı’nda siyasi bir kişilik olan başbakan gibi ulusa seslendi. Ulusa seslendi çünkü dokuz TV kanalı bu konuşmayı naklen verdi. Aralarında liberal ve demokrat olarak tanınan akademisyen ve gazetecilerin de bulunduğu sivil kişiler askeri bir mahalde askerlerle birlikte bu konuşmayı dinlediler ve bu eyleme dolayısıyla askerin siyaset yapmasına meşruiyet kazandırdılar.

Bazı kanallar bu konuşmayı ‘tarihsel açıklama’ olarak verdi. Konuşmanın ardından siyasi nutkun içeriğinden ne anlaşılması gerektiği konusunda yorumlar başladı. Heyecanla ordunun demokrasi ve özgürlükler konusunda bireyler, siyaset ve toplum bakımından sınırları genişletip genişletmediği merak edildi. Acaba ordumuz bize ne kadarlık bir demokrasi, ne oranda bir özgürlük tanıyordu? Obama’nın estirdiği rüzgardan demokrasi ordu üzerinden bize ne kadar yansıyacaktı?

Akademisyenler, gazeteciler, yazarlar satır aralarından büyük bir beceriyle demokrasiye giden yolun ipuçlarını bulmuşlardı bile. Liberal öğretide hak ve özgürlüklerin kaynağı doğuştan geliyordu. Ama bizde hak ve özgürlüklerin bahşedici gücü orduydu ve bunun kullanımının hangi koşullar altında ve hangi çerçevede olacağını da o tayin edecekti. Ordumuz demokratikleşmeyi istediği ölçüde biz de bundan nasibimizi alacaktık.

Vesayet yumuşadı!

Uzun bir süredir atalet içinde olan Parlamento General Başbuğ’un konuşmasındaki şifreleri çözme, başta af konusu olmak üzere neyin yapılması gerektiğini anlama çabasına girdi. Parlamenterler Türklük, Türkiyelilik, laiklik, cemaat gibi kavramların ne anlama geldiğini tartışmaya, ordunun bu kavramlardan ne anlaşılması gerektiği hususundaki beklentisini değerlendirmeye başladılar.

Bu tabloda milletin iradesini parlamento mu yoksa ordu mu temsil etmektedir? Yoksa parlamento milletin iradesinin toplandığı tabii merci olan ordudan yansıyan ve süzülen bir iradenin mi dolaylı temsilcisidir? Demokrasi olarak nitelenmesi mümkün olmayan bu rejim kamu hukuku alanında ‘egemenliğin dolaylı kullanımı’ gibi bir doktrine ilham verebilir mi? Parlamentosu, hükümeti, siyasi partileri, yargısı, medyası, üniversitesi, istikametini, siyasi ve toplumsal felsefesini, vizyonunu silahlı bir kuruma odaklanarak, ondan gelecek telkinlere ve açılımlara bağlıyorsa rejimin çivisi çıkmış demektir ve bu şifa bulmaz hastalıklı bir durumdur.

Sorunlarıyla ve hareketliliğiyle değişim isteyen gayet dinamik ve kabına sığmaz bir durumda olan toplumun bunu hak ettiğini düşünmüyorum.

8 günlük İspanya gezimde şunu gözlemledim. İspanyol toplumu da bizim toplumumuz gibi gayet dinamik ve hareketli. Ama İspanya gerçek sorunlarını mükemmel bir şekilde tartışarak çözmüş ve çözmeye devam ediyor. Tarımda mülkiyet parçalanması önlenmiş, sulama yağmurlama sistemiyle yapılmaya başlanmış, yeni zeytin sahaları açılmış, üretici şirketleşme ve kooperatifleşme yoluyla organize edilmiş ve verimlilik arttırılmış, belli bölgeler sanayide ön almış.

Nispeten geri kalmış Endülüs bölgesinde uluslararası fuar projeleriyle ve turizm potansiyeliyle kalkınma hedeflenmiş. Tüm ülkede dış destekle müthiş bir tarihi doku restorasyonu söz konusu. Özerk bölgeler, bölgelerde kullanılan değişik resmi diller, her türlü düşüncenin özgürce ifade edildiği bir ortam.Yani siyasi birliğini daha çok güçlendirmiş demokratik, özgür, çoklu İspanya.

İspanya, Hindistan’dan, Pakistan’dan, Afrika’dan gelen göçmenleri de barındırıyor. Hakiki sorunlarıyla ilgilenerek enerjisini harcayan İspanya milli gelirde kişi başı 20.000 doları aşmış. Ama İspanya’da hiç kimse geleceğini, vizyonunu silahlı bir kuruma bağlamamış, iradesine ipotek koydurtmamış.

Bu ‘bizim koşullarımız farklı’ teranesi hakikati ifade etmemektedir. İspanya’nın tarihi savaşlar, bölünmeler ve çatışmalarla dolu. Türk toplumunun İspanyol toplumundan aşağı bir yeri de bulunmamaktadır. Bizim koşullarımız da temelde onlardan hiç farklı değil. Bizim sorunumuz bürokrasi ve siyaset kadrosunun, gazeteci, yazar ve akademisyenlerin 100 yıldır değişmeyen zihniyetleri sorunudur. Bizim koşullarımız dediğimiz şey aslında iktidar, rant ve imtiyaz kavgalarımızdır. Bunun için de halimiz böyledir.

Ordunun siyasetle işi ne?

General Başbuğ’un konuşmasının içeriğine girmeyeceğim. Çünkü beni birey-yurttaş olarak ilgilendirmiyor. Ben siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel, tarihsel olaylara askeri güvenlik eksenli bir zihniyetten bakmak istemiyorum. Ben bu boyutları kendi disiplinleri ve uzmanları aracılığıyla düşünmek, gözlemlerim, aklım ve vicdanımla yorumlamak istiyorum. Sosyal, siyasi, uluslararası dinamiklerin, siyasi ve hukuki kavramların ne anlama geldiğini şiddet ve zor kullanma yetkisine sahip, silahlı bir kurumun başında olan bir askeri bürokrattan öğrenmek istemiyorum.

Demokrasi bir ilkeler rejimidir. Tartışılması gereken konuşmanın içeriği değil, böyle bir konuşmanın nasıl olup ta yapılabildiği ve tarihsel önemde görülüp normalleştirildiğidir. General Başbuğ her zaman olduğu gibi Askeri Ceza Kanunu’nun 148. maddesi anlamında siyasi bir nutuk vermiş ve ayrıca siyasi telkinde bulunmuştur. Sivil olduğunu zanneden birçok okumuş yazmış insanın zihniyet dünyası kırmızı çizgilerle bezenmiştir. Siyasi iktidar, siyasi partiler, medya, akademi dünyası, işverenler büyük oranda genç nüfusa sahip dinamik bir toplumu ileriye sıçratacak ve toplumsal barışı sağlayacak hamleyi yapmamakta, askeri vesayetle uzlaşarak iktidarlarını, rantlarını, imtiyazlarını sağlama almaya çalışmaktadırlar.

Demokrasinin, hak ve özgürlüklerin ve hukukun üstünlüğünün sınırlandırılmasını görmezden gelen, orduyu araçsallaştırıp onun iktidarı paylaşmasını ve siyasete müdahil olmasını meşrulaştıran siyasi iktidarın, siyasi partilerin, medya ve akademi dünyasının bugün geldikleri nokta hüzün vericidir. Ancak diğer taraftan ordunun iktidarı paylaşma ve siyaset yapma hevesinin hem demokrasinin gelişmesini ve hukukun üstünlük kazanmasını engellediği, hem sorunların çözümünün önünü tıkadığı hem de dış güvenlik görevini yerine getirmesi bakımından kendisini güçsüzleştirip, itibarsızlaştırdığı ortadadır.

Siyasetin içinde olan bir ordunun her siyaset yapılan kurumda olduğu gibi kendi içinde bir ya da birden çok muhalif grup barındıracağı, silahlı bir güç olan ordu açısından bunun cuntalar oluşması anlamına geleceği ve her cuntanın kendi görüşü doğrultusunda iktidara gelmek isteyeceği kendi tarihimizde yaşadığımız bir gerçek ve edindiğimiz bir tecrübedir.

Ergenekon soruşturma ve kovuşturmasındaki iddialar bu durumun devam ettiğini göstermektedir. Ordunun İttihat ve Terakki üzerinden siyasetle ilgilenmesi devletin siyasi varlığı bakımından olumsuz sonuçlar doğurmuştur. En büyük hata olarak nitelendirilen ordunun siyasi işlere iştirak etmesi veya ettirilmesi durumu sonunda siyasi ihtirasların tatmininde askeri gücün araç olarak kullanılmasına yol açmıştır.

Gerek İttihat ve Terakki ve gerekse muhalefet iktidarı elde etmenin ve iktidarda kalmanın yolunu ordunun yardımında ve onun siyasi işlere müdahale etmesinde aramışlardır. Bu geleneğin imparatorluktan günümüze miras kaldığı görülmektedir. İttihatçıların orduyu siyasete sokmaları kendi karşıtlarının da ordu içinde örgütlenmeleri sonucuna yol açmıştır. Bu durum orduda disiplinsizliğe ve ordunun gücünün sarsılmasına neden olmuştur. Kabinelerin değişmesinde etken olması sonucu kendi görevini yapamaz duruma düşen ordu siyaset adamlarını sorumluluk duygusundan yoksun kılmıştır. Dış tehdide karşı mücadele anlayış ve teknikleri üzerine kurumsallaşmış olan ya da en azından kurumsallaşmış olması gereken silahlı bir kurumun siyasi ve toplumsal alanı kendi alanı gibi sahiplenip, çeşitli müdahalelerde bulunarak toplum mühendisliğine kalkması demokrasiyle bağdaşır bir durum olmadığı gibi, kurumsal uzmanlığı ve algılarının dışına çıkarak siyasetin, bilimin ve hukukun alanına girmesi kendisini başarısız kılmakta, güç ve prestij yitirmesine neden olmaktadır. Ayrıca bu durum halkın gerçek sorunlarının tartışılmasını ve çözümünü bloke etmekte ve ülkenin dış dünyadaki algılanma eşiğini düşürmektedir.

İlkesiz demokrasi

TSK’nın dış güvenlik alanında güçlü ve yeterli olması ve kurumsal prestijini onarması bakımından kendi asli görevine dönmesi bir zorunluluktur. TSK’nın siyaset yapmak, makro veya mikro siyasetin içinde yer alarak çözüm üretmek, toplum mühendisliği yoluyla topluma, siyasete ve hukuka müdahale etmek gibi bir görevi ve yetkisi bulunmamaktadır. Bugün Türkiye’de TSK kurumsal özerkliğin ötesinde siyasi bir özerkliğe sahiptir.

Gerilim ve tıkanıklık bu konumdan kaynaklanmaktadır. Belli aralıklarla kurumun bir general aracılığıyla kamuoyuna seslenmesi ve her konuda bilgilendirme yapıp, kurumun görüşlerini beyan etmesi bu özerk yapılanmayı göstermektedir. Hakiki bir demokraside ordu Milli Savunma Bakanlığına bağlıdır. Halkın bilgi ve haber alma hakkı siyasi organ olan MSB tarafından sağlanır. Bedelli askerlik, vicdani ret, silah alımları, ulusal savunma siyaset belgesi gibi konularda gerekli bilgilendirmeyi halka karşı bu uygulamalardan sorumlu bakanlık yapar. Ordu demokratik gözetim ve denetim altında olup, şeffaf ve hesap verebilir durumdadır.

Sonuç olarak ilkesiz demokrasi olmaz. Demokrasinin birincil ilkesi silahlı gücün lafla değil hakiki anlamda sivil siyasi otoritenin emri altında olması, kendisine siyasi anlamda özerk bir alan yaratmaması, kendi görevi dışında hiçbir siyasi mülahaza, görüş ve telkinde bulunmaması, suç oluşturan bu eylemlerde bulunanların cezalandırılması, kendisini sivil olarak tanımlayanların da silahlı bürokrasiye itibar etmeyip, topluma ve onun temsilcilerine kulak verip, iktidarı eleştirmeleridir.

Gün gelir ilkeler, ilkesiz davrananlara kendini acı bir şekilde hatırlatır.

STAR

YAZIYA YORUM KAT