Bölücü arılar, cesur Türkler

11.11.2008 15:31

Demiray Oral

Pazartesi sabahları güne Maraton'dan kalma bir halde başladığım için haliyle biraz geç kalkıyorum.
Gece kanepede sızmadan önce son hatırladığım sahne, Şansal Büyüka ve Erman Toroğlu'nun günün anlam ve önemi vesilesiyle taktıkları, üzerlerinde Atatürk baskısı olan 10 Kasım kravatlarıydı. Bu sırada rüyalar âlemine dalmışım.
Sabah gözümü yine kanepede acı bir çocuk haykırışıyla açıp, çığlıkların arasında "10 Kasım", "saygı duruşu", "Atatürk" gibi kelimeler duyunca hâlâ Maraton'dayım sandım önce.
Sonra duruma ve hayata uyanmak için, haykırışları takip ederek pencereyi açtım.
Manzara şöyleydi.
Yan tarafımızdaki komşu evin bahçesinde bir çocuk avazı çıktığı bağırıyordu ve bizim Korsan da (köpeğimiz olur) kart sesiyle ona karşılık verme yarışındaydı.
Saat 9.30'a geliyordu.
Korsan'ı seri havlama durumundan homurdanma aşamasına geçirmeyi başardıktan sonra olan biteni idrak etmeyi başardım.
Komşunun çocuğu, sokağın hemen yukarısındaki okulun bahçesinde arkadaşlarıyla birlikte 10 Kasım vesilesiyle yapılacak anma töreni için sıraya giriyor.
Ancak anlaşılan çocuklar arasındaki konuşma ve didişmeler bir türlü bitmiyor.
Bunun üzerine, benim de her sabah megafondan öğrencilere yaptığı "nazik" konuşmalara tanık olduğum okul müdürü "herkes susana, çıt çıkmayana kadar hepinizi burada bekleteceğim" diyor. Böylece bekleyiş başlıyor.
Kızgın müdür bu anlamsız boşluğu anlamlandırmak için bir de şahane öğreti aşılıyor çocuklara: "10 Kasım'da Ata'mızı anarken arı bile soksa kıpırdamayacaksınız. Türk milleti öyle cesur olur."
Her neyse, birkaç dakika sonra okul bahçesinde asayiş berkemal hale gelince, anma töreni başlıyor.
Bu sırada, müdür beyin lafını duyan bölücü iki arı harekete geçiyor. Ve bizim komşunun çocuğunu sokuyor. (Üstelik Karadeniz'e komşu köyümüzde arıcılık yapıldığı için maşallah buraların arıları epey besili, ayıptır söylemesi eşek gibidir.)
İki arının iğneleri eline saplanan çocuk müdürün verdiği gazla elinden geldiği kadar direniyor.
Ancak tören bir türlü bitmek bilmiyor. Ufaklığın eli kabardıkça kabarmaya, gözlerinden yaşlar akmaya başlıyor.
Sonunda basıyor çığlığı. Ortalık bir anda karışıyor.

*  *  *

Benim yetişebildiğim son sahnede artık tedavisi yapılmış olan ufaklık, acısından çok galiba Türk gibi cesur olmama ihtimali nedeniyle ağlıyordu.
Çünkü etrafındakilerin "erkek adam ağlamaz" laflarını duydukça ağlama volümü biraz daha artıyordu.
Ne yapsın, bir 10 Kasım sabahında hem Türk gibi cesur olmayı, hem erkek gibi davranmayı becerememişti. O ağlamasın da kimler ağlasındı.
Çocuk ağlaması ve seri köpek havlamasının yazı yazmak için ideal bir fon oluşturmadığını takdir edersiniz.
Bu nedenle, kendimi dışarı attım. Korsan taksici arkadaşlarımdan birinin arabasına binip Boğaz'da çay-simit-gazete üçgenine kendimi bir süre hapsetmeye karar verdim.
Araba daha mahallemizin sınırlarından çıkmadan bir müşteri aradı arkadaşımı.
- O da Yeniköy'e gidecekmiş, alsak olur mu? Olur tabii, neden olmasın.

*  *  *

Beş dakika sonra orman yolundan Boğaz'a doğru giden arabanın içinde üç kişi olmuştuk.
Arka koltuğa oturan 50'li yaşlardaki hanım telefonla konuşmaya başladı, ben de arkadaşıma sabah sabah güne nasıl başladığımı anlattım, gülüştük.
Meğer arkadaki hanım, telefonla konuşurken ortam dinlemesi yapabilme gibi bir özelliğe sahipmiş.
Telefonu kapatır kapatmaz ilk işi bizi şiddetle kınamak oldu.
Türk çocuklarının cesur yetiştirilmesi gerektiği, Türk'ün Türk'ten başka dostu olmadığı yönünde bir diskur çekip işi "baksanıza düşman içimizde, içimizi oyuyor"a bağlayıverdi.
İçimden, "bildiğim şahane pompalı tüfekler satan bir dükkân var" demek geçse de engin tecrübelerime dayanarak sustum.
"Cesaret ana" da ortamı boş bulmanın etkisiyle epey bir salladı.
Son duyduğum lafı şuydu: "Gazetede okudum, bu DTP'li belediyeler gösterilerde kolay sökülüp atılsın diye kaldırım taşlarını gevşek yapıyorlarmış…"
Günde ortalama 10 gazete okuyan biri olarak hayretle suratına baktım ve dayanamayıp "Siz hangi gazeteyi okuyorsunuz," diye sordum.
Anlaşıldı ki, haberi o okumamış ama okuyan bir arkadaşı anlatmış falan filan.
Ağır bir "cesur Türkler" propagandası altında Boğaz'a doğru devam ettik.
Arabanın camını sonuna kadar açıp, muhitimizin eşek gibi arılarının içeri girmesi için yol boyu dua ettim.
Ancak ne gelen oldu, ne giden.
Yeniköy'e geldik. "Cesaret ana" arabadan indi.
Ben deniz kenarında bir kahveye oturdum.
Bu yazıyı yazdım.

TARAF

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim