Boğaz

20.09.2008 00:34

İbrahim Sediyani

Türkiye’deki Müslüman kardeşlerim güzellikleriyle beni şaşırtmaya devam ediyorlar. Hem “kalp gözleri”, hem de “gönül zihinleri” oldukça açık. İki yılda bir dahi olsa tembellik edip “kolayına kaçsam”, onlara “hazır servis” yapmaya kalksam hemen beni uyarıyorlar. Onların uyarıları ve uyanıklıkları sayesindedir ki, yazılardaki çizgi bunca zamandır aşağıya düşmemeyi, hatta yeri geldiğinde yukarıya çıkmayı becerebildi. Herkese nasib olmaz böyle uyarıcılar; şanslıyız vesselâm.

Politik açılımlarımızı “soğuk” bulan erkek (bey değil) ve kadın (hanım değil) kardeşlerimiz, sohbetimizi özlemişler. Sohbet, benim de en sevdiğim şey ancak bir uyarıda bulunayım: Yakından tanıyanlar bilirler; susturulmam, konuşturulmamdan daha çetindir. Hele hele bütün kalbimle sevdiğim, kendilerini çok özlediğim insanlarla sohbet edince susmak nedir bilmem. Yani işin sonunda, zorla konuşturduğunuz insanı susturamamak da var, uyarayım.

Bu yazıda biraz sohbet edeceğiz. “Yazdıklarını yaşamayan”, böyle bir dâvâ eri olamayan, bu yüzden “yaşadıklarını yazan” basit ve sıradan yazarların kısmeti de böyleymiş demek ki.

* * *

90’lı yıllarda İslamî camiânın hem akademik, hem de hareketlilik bakımından en verimli dönemlerini yaşayan yazı ve fikir dünyasının en entellektüel, en renkli kalemlerinin başında râhmetli Sükûtî Memioğlu geliyordu. İstanbul’da Rebeze hayatı yaşayan, modern zaman içinde Ebû Zerr olan, kalabalıklar arasındayken “yalnızlık” içinde yaşadığı gibi, Temmuz 2007 tarihinde, dostları tarafından terk edilmiş halde, “yalnız bir şekilde” gözlerini hayata kapayan bu aydın insanla hem aylık Tevhid dergisinde, hem de haftalık Selam gazetesinde aynı platformda kalem oynatma bahtiyarlığını yaşamıştım. 

Sevgili Memioğlu, bu güzel insan, hakikaten usta bir kalemdi. Yazılarıyla, fikirleriyle, olaylara ve bilhassa güncel gelişmelere farklı bakış açısıyla düşünce dünyamıza çok şeyler katmış, ufkumuzu hep geniş tutmamızı sağlamıştı. Sükûtî abi, yazı hayatında tamamen orijinal bir kalemdi. Kendine özgü bir tarzı vardı. Yazılarını mizahî bir tarzda kaleme alırdı ama buna rağmen makalelerinin ve yazdığı köşe yazılarının akademik seviyesi oldukça yüksekti. İslamî camianın çok renkli bir yazarıydı. Gerçek anlamda bir “aydın”dı. Halkının duygu ve beklentilerini bilen, halka karşı hep alçakgönüllü ama zalimlere ve egemenlere hep “üstten bakan” bir entellektüeldi.

Mizah yeteneği oldukça gelişmişti. Yazıları bizleri hem güldürür, hem de düşündürürdü. Bazen farklı olaylar ve olgular arasında öyle bağlantılar kurardı ki, hayran kalırdık kendisine.

Sükûtî Memioğlu’nun “Mengene” isimli köşesinde yazdığı, benim de “Bavyera Mektubu” adlı köşemde yazdığım (henüz “köşe yazılarını takip etmeniz daha iyidir köşede yazmaktan” azarını işitmemiştik) 1999 yılında Selam gazetesinin aynı zamanda abonesiydim. (Gerçi benimkilerine “köşe yazısı” denemezdi, çünkü yazılarım bir köşeyi değil, sayfanın tamamını kaplıyordu. Yegâne gazete tecrübemiz olan haftalık Selam’ın bir koca sayfasını Selahaddin Eş Çakırgil abimizin, bir koca sayfasını da benim yazım dolduruyordu ve ikimizin yazıları gazetenin kafadan iki tam sayfasını götürüyordu)

İşte o sözünü ettiğim 1999 yılında, sevgili Sükûtî Memioğlu, başlığı şu anda aklımda olmayan ve konusunu da tam olarak hatırlayamadığım bir makalesine aynen şu cümlelerle başlıyordu:

 “Bir iş gezisi için İstanbul’a gelen yabancı işadamı, Boğaziçi’nde bir otelde kalmak ister. Otele gidip oda kiralamak istediğini söyler ve beğendiği bir odanın bir gecelik fiyatını sorar. Otel çalışanlarından ‘50 milyon’ cevabını alınca oldukça şaşırır; ‘Bir gece için 50 milyon mu? Neden bu kadar pahalı?’ diye sorar. Şöyle cevap verirler: ‘Çünkü bu oda, boğaza bakıyor.’ Oysa aynı ülkede memur Ahmet Bey aylık 78 milyon gelirle geçinmek zorundaydı ve memur Ahmet Bey bir değil, tam beş boğaza bakıyordu.”

Râhmetli Sükûti Memioğlu’nun böyle tatlı bir anlatım tarzı vardı işte; hem güldürür, hem de düşündürürdü.

Türkçe kelimelerle aşina olduğumdan beri, “boğaz” sözcüğünün hem coğrafî, hem de organik anlamda kullanılmasına şaşırmışımdır. Ancak ikisinin de aynı makale içinde ve biribirleriyle bağlantılı olarak kullanılmasına ilk o yazıda şahid olmuştum.

* * *

Bir otel odası, sırf “boğaza baktığı için” böyle pahalı olabiliyor. Çünkü boğazlar (İstanbul Boğazı ve Çanakkale Boğazı) çok önemli.

20 Temmuz 1936’da imzalanan Montreux (Montrö) Boğazlar Sözleşmesi, 1923’te imzalanan Lausanne (Lozan) Antlaşması ile birlikte imzalanan Boğazlar Sözleşmesi’nin yerine geçen bir antlaşmadır. İş bu sözleşmeye göre, Boğazlar’ın askerî kontrolü ve savunma tedbirleri tamamen Türkiye'ye aittir. Vikipedi’den elde ettiğim “ansiklopedik bilgilere” göre, barış zamanında;

1. Karadeniz'e kıyısı olmayan devletlerin ticaret gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri 8 - 15 gün önceden haber verilmek ve bir arada 9 gemiyi ve belli tonajı aşmamak üzere geçebilir. Denizaltılar, uçak gemileri ve 10 bin tondan büyük savaş gemileri hiç geçemez. Sözleşmeye uygun şekilde geçen savaş gemileri Karadeniz'de 21 günden fazla kalamaz.

2. Karadeniz'e kıyısı bulunan devletlerin ticaret gemileri serbestçe geçerler. Savaş gemileri geçmeden 8 gün önce Türkiye'ye haber verecekler, bir arada geçen gemilerin tonajı 15 binden fazla olmayacaktır. Karadeniz'de kalışları için belli bir süre yoktur.

Geçtiğimiz Ağustos ayında Gürcistan’ın Güney Osetya’ya saldırmasıyla başlayan, 7 Ağustos’ta Rusya’nın Gürcistan’a saldırmasıyla ve ABD’nin hiçbir halt edememesiyle neticelenen savaştan sonra, 22 Ağustos tarihinden başlayarak sıra sıra Amerikan savaş gemileri “boğazlardan” geçtiler. Türkiye’yi yönetenler ise “boğaza bakan odalarının” pencerelerinden bakıp “meçhule giden” bu gemileri sadece seyrettiler.

Montrö’ye rağmen “boğazlardan geçen” bu savaş gemileri, Amerikalılar’a göre – yalan söyledikleri bugüne dek hiç görülmemiştir – silâh değil, açlık ve sefaletle boğuşan Gürcü halkına insanî yardım malzemeleri götürüyordu.

Bu durumda, savaş gemileri, yiyecek taşıyordu. Yani, “patlamaya hazır mısırlar, gözyaşartıcı soğanlar, uzun namlulu salatalıklar” falan.

O günlerde Türkiye ve dünya kamuoyu, “boğazlardan geçişleri” düzenleyen 72 yıl önceki Montrö Sözleşmesi’ni konuşmak, tartışmakla meşgul olmuştu.

* * *

Bizler “boğazlardan geçişleri” düzenleyen Montrö Sözleşmesi’ni bir hafta kadar tartıştıktan sonra, 1 Eylül günü mübârek Ramazan ayı başladı. Bundan 1500 yıl önce, imân edenler ile rızqın sahibi olan Allâh arasında imzalanan başka bir “Montrö Sözleşmesi” vardı ve şimdi bu yürürlüğe giriyordu. Bu Qûr’ânî sözleşmeye göre, Müslümanlar yemeyecek ve içmeyecek, bir ay boyunca “boğazlardan geçişler” yasaklanacaktı.

Böylece, Resûl-i Ekrem’in (anam, babam ve çocuklarım O’na fedâ olsun) hicretinden bir buçuk sene sonra, Medine’de, Şaban ayının 13. günü, “O Ramazan ayı ki, insanları irşâd için, haqq ile bâtılı ayırt eden, hidayet ve deliller halinde bulunan Qûr’ân onda indirildi. Onun için sizden her kim bu aya erişirse oruç tutsun. Kim de hasta veya yolculukta ise tutamadığı günler sayısınca diğer günlerde kaza etsin. Allâh size kolaylık diliyor, zorluk dilemiyor. Bir de o sayıyı tamamlamanızı ve size gösterdiği doğru yol üzere kendisini yüceltmenizi istiyor. Umulur ki, şükredersiniz. (Baqara, 185) âyet-i kerîmesiyle farz kılınan oruçlarımızı tutmaya başladık.

Amerikan savaş gemilerinin “boğazlardan geçişine” engel ol(a)mayan Müslüman Türkiye kamuoyu, şimdi 29 gün boyunca, “kendi boğazlarından her türlü geçişi” engellemekle meşgul olacaktı.

* * *

Bu arada Almanya’nın Frankfurt kentinde çok daha ilginç bir gelişme oldu. “Deniz Feneri” adlı bir “hayır” derneğinin başında bulunan birkaç kişinin, yoksullara ve yardıma muhtaç insanlara ulaştırılmak için bağışlanan milyonlarca Avro’yu “kendi boğazlarından geçirdikleri” ortaya çıktı. Türkiye, İslam dünyası ve dünya kamuoyu “boğazlardan geçen” savaş gemileriyle meşgul olurken ve bir buçuk milyarlık (Erbakan Hoca’ya göre iki buçuk milyar) İslam ümmeti oruç tutup “kendi boğazlarından her türlü geçişi yasaklarken”, insanların yardımlaşma duygularını istismar eden birkaç kişi, “boğazlarından tam 16 milyon tane Avro geçirmişlerdi”.

 “Deniz Feneri” dâvâsına bakan Frankfurt Eyalet Mahkemesi, Pakistan’daki depremzedelerin, Endonezya’daki tsunami mağdurlarının ve Afrika’daki açların “boğazlarından geçmesi için bağışlanan bir lokma ekmeğe” göz koyan bu şahıslar hakkındaki mâhkumiyet kararını da, iş bu şahısların en çok para topladıkları zaman olan Ramazan ayında verdi. Ramazan’ın hem de tam ortasında, 17 Eylül günü.

* * *

 “Bir iş gezisi için İstanbul’a gelen yabancı işadamı, Boğaziçi’nde bir otelde kalmak ister. Otele gidip oda kiralamak istediğini söyler ve beğendiği bir odanın bir gecelik fiyatını sorar. Otel çalışanlarından ‘50 milyon’ cevabını alınca oldukça şaşırır; ‘Bir gece için 50 milyon mu? Neden bu kadar pahalı?’ diye sorar. Şöyle cevap verirler: ‘Çünkü bu oda, boğaza bakıyor.’ Oysa aynı ülkede memur Ahmet Bey aylık 78 milyon gelirle geçinmek zorundaydı ve memur Ahmet Bey bir değil, tam beş boğaza bakıyordu.”

Sevgili Sükûtî Memioğlu, “sesteş sözcükler” olan “boğaz” sözcüklerini bundan 9 yıl önce yazdığı bir makalede işte bu üslûbuyla çok güzel bir şekilde bağlantılandırmıştı.

O güzel insanın 1999’daki makalesinin giriş paragrafını, günümüze uyarlayarak, 2008’deki bu makalemin sonuç paragrafı yapmak istiyorum:

“Kafkasya’ya gitmek üzere yola çıkan birkaç gemi, İstanbul’dan geçince sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada büyük tartışmalara yol açmıştı. Çünkü bu gemiler savaş gemileri idiler ve böyle oldukları halde ‘boğazlardan geçiyorlardı’. Oysa aynı anda Almanya’da dernek başkanı Mehmet Bey ve arkadaşları mâhkemede yargılanıyordu ve başkan Mehmet Bey ve arkadaşlarının ‘boğazlarından’ birkaç değil, tam 16 milyon tane Avro geçmişti.”

 

ibrahim.sediyani@hotmail.de

  • Yorumlar 10
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim