Bizim adımız ’ümmet-i vasat’tır; ’ılımlı’ veya ’ifratî müslüman’ değil.

20.01.2010 08:10

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Müslümanları nitelemek için son yıllarda ’aşırı,  ifratî, radikal’  veya ’ılımlı müslüman’ gibi laflar edilmesi giderek yaygınlaşan bir âdet haline gelmeye başladı.. Hattâ, emperyalist dünya ve onun müslümanlar arasındaki uzantıları da ’ılımlı İslam’ı bazen bir fazîlet olarak telaffuz ederler.. Bir kısım müslümanlar da bu gibi nitelemelerden hareketle, ’ılımlı müslaman, ılımlı İslam’ gibi nitelemelere sıcak bakanları suçlayıcı ifade kullanırlar..

’Ilımlı veya ifratî müslüman’ mı; ya da, hangi ’İslam?’ 

Biz hangisiyiz?

Allah tarafından bize Kur’an’da verilen isim sadece müslümandır ve niteliğimiz de ’ümmet-i vasat’ (orta yol ümmeti’ olarak belirtilmiştir..

Ancak, ’vasat ümmet’  nedir ve kimdir?

Çünkü herkes kendisini kendi bulunduğu yeri temel eksen ve ’vasat ümmet’ görürse, işin içinden nasıl çıkacağız?

Bu, tıpkı ’ümmetin 72 fırqaya, taifeye ayrılacağı ve onlardan ancak birisinin kurtulacağı’na dair ’fırqa’y-ı nâciye’ (kurtulmuş fırqa) üzerine rivayet olunan hadîs-i nebevîden çıkarılan manâlar gibidir.. 72 fırqanın, taifenin herbirisi de, diğerlerinin yanlışta ve hattâ i’tizal / sapıklık üzere olduğunu iddia ederken, kendilerini ’fırqa-y’-ı nâciye’ olarak isimlendirmektedirler.

Gerçek ise, herhalde şu şekilde ifade edilmelidir:

’Biz ne ifrattayız, ne tefritte.. Ne ılımlıyız, ne radikal ve sert!..

Bize saldırılmadıkça, saldırmayız ve saldırı olduğunda da, her insan için en tabiî bir hak olan savunma hakkından elbette faydalanır ve kaçmayıp; Kur’an’ın bildirdiği sınırlar içinde kalmaya azamî dikkati göstererek, karşılık veririz.

Ve, nasıl olursa olsun yenmek değil, zafer halinde de, yenilgi halinde de, hep haklı kalmaya çalışmak, şiarımızdır..’

*

İslam, eğer ’noksan olmayan bir kâmil, mükemmel dünya nizamı’ ise, (ki, müslümanlar, dinlerine imanın tarifinin mantıkî neticesi gereği, bunun öyle olduğuna inanırlar) o zaman buna başka düzenlerin veya unsurların eklenmek istenmesi‚ iltiqatî (karışık-bulanık) bir görüştür.. Çünkü, bütünlüğüne inanılan bir sisteme bir eklemede bulunmaya çalışmak bile, ondan birşeylerin fedâ edilmesini, onun bütünlüğünde gedikler açılmasını istemektir, mantıken..

’Her tâvizin, yenilerini gerektirmesi kaçınılmazdır..’  anlayışı gereğince; her tâviz, tâviz verenin kalben ve fikren bağlı olduğu siistemde yeni gedikler açılması demektir.  

30 yıl öncelerde, ’İslam İnqılabı’ gerçekleştiği zaman, hangi işler nasıl yapılacaktı, bunlar pek net olarak bilinemiyordu.. Çünkü, asırlarca öncesinden beri elde net bir uygulama örneği yoktu.. Şahlar, padişahlar, sultanlar  hükmediyordu, müslüman toplumlara.. Ve onların, müslümanların başında, ’vâcib’ur’riayeh’ (riayet -itaat edilmeleri vâcib/ farz olan)yönetici’ olarak bulunmalarına dair hukukî/ şer’î dayanaklar, ellerindeki servet ve kılıç (zer ve zor) gibi maddî güçlerin sürüklemesiyle oluşturulmuş  zoraki yorumlamalarla çıkarılıyordu, İslam’dan..

İslam İnqılabçıları’nın elleri, bu konuda biraz daha açıktı. Çünkü, bağlısı oldukları Caferîyye (veya) İmamiye-i İsna’aşeriyye / 12 İmam Mezhebine göre, hayatta olması gereken, yaşayan ’müctehid’lerin ictihadlarına göre, İslam’dan hükümler çıkarmak imkanına sahib idiler. Son zamanlarda daha bir tartışılan ve müslüman toplumunun, İslam konusunda feqahet / derin bilgi sahibi olduğu ulemâ tarafından belirlenmiş bir faqîh âlimin ’velâyet’i altında olacağına dair geliştirilen ’Velâyet-i Faqîh’ kavramı da, bazı hadis rivayetlerine dayanarak, bu şekilde tedvin olunmuştu..

Ve -henüz bu rejimin İslam Cumhuriyeti olarak isimlendirilmesi ve çalışmaya başlaması resmen uygulamaya konulmamışken-  o zamanlar, İslam konusunda hiç de küçümsenmiyecek derecede derin bilgi sahibi olan mütefekkir beyinlerden ve ’İslam İnqılabı’ rejiminin ilk başbakanı da olan (merhûm) Mehdî Bazergan ısrarla, rejimin ismine demokrasi kelimesinin eklenmesini, yeni rejimin ’Demokratik İslam Cumhuriyeti’ şeklinde isimlendirilmesini istiyordu.

İslam İnqılabı’nın ilk Rehberi (merhûm) İmam Rûhullah Khomeynî ise, bu isteğe sıcak bakmıyordu.. Rejimin adının, hazırlanmakta olan ’Kaanûn-i Esâsî/ Anayasa taslağına‚ ’Cumhûrî-i İslâmî’ olarak yazılması kararlaştırılınca.. (Merhûm) Bazergan, Anayasa’da, hiç değilse, hak ve hürriyetler konusunda, ’demokratik hakların devletin teminatı, garantisi altında olduğu’ kaydının yazılmasını istiyordu.

Bu ısrarlar karşısında İmam Khomeynî,  sonunda ve ’Bize ne demokrasiden.. Demokrasi bir küfür düzenidir.. Biz İslam Cumhûriyeti kuracağız.. Bu da, halkın iradesi, İslam açısından muteber olduğu sürece, yönetimde halkın iradesi esas alınacak demektir.. Yani, biz Cumhûriyet’i İslam’la sınırladık.. Demokrasiden söz edenler ise, ’İslam Cumhûriyeti’ni  demokrasiyle, halkın istediği kadar bir İslam Cumhûriyeti anlayışı’yla sınırlandırmaya çalışıyorlar. Bu kabul edilemez..’ diyordu.  

İlginçtir, tam da İmam, bu sözleri söylediği gün, Tahran Üni.’deki bir konferansta konuşmakta olan, o dönemin büyük İslam mütefekkirlerinden Murtezâ Mutahharî, demokrasinin fazîletlerinden ve halkın yönetimdeki yerinin demokratik olarak belirlenmesi gereğinden söz ediyordu ki, kendisine İmam Khomeynî’nin biraz önce yaptığı bir konuşmada ’demokrasinin küfür düzeni olduğunu’ söylediği hatırlatılınca.. Üstad Mutahharî, hiç beklemeden, ’Haaa demişti; demek ki, biz demokrasiyi yanlış biliyormuşuz.. İmam öyle diyorsa, öyledir..

Ve, demokrasi lafı uzuun yıllar bir daha edilmemişken, hattâ İmam Khomeynî’nin son demlerinde, gerek şimdiki İslam İnqılabı Rehberi Seyyid Ali Khameneî ve gerekse Hâşîmî Refsencanî, demokrasiden sözetmeye, ’İslam demokrasisi’nden sözetmeye başlamışlardı.. Bununla da, İran’da yapılan seçimlerde milyonlarca insanın oy kullanıp iradelerini ortaya koyduklarını anlatmak istiyorlar ve buna İslam demokrasisi diyorlardı..

O çetin İnqılab’ın ve Saddam Irakı ile cereyan etmekte olan dehşetli askerî savaşın hengamesi içinde bu gibi konularda, nazarî tartışmalara girmenin belki de maslahata muvafık olmayacağı düşünüldüğünden, bir tartışma başlatılmamıştı.. Ama, ilginçtir, demokrasi denilen kavramın asıl sahibi olan emperyalist dünya, İİC’de yapılan seçimlerin demokratik bir işleyiş olarak kabul edilemiyeceğini açıkça belirtiyorlardı..

Bu itiraz da mantıkî açıdan üzerinde durulması gereken bir husustu..

Çünkü, İslamî bir sistemin işleyiş mekanizmalarına İslamdışı sistemlerin terimleriyle izahlar ve karşılıklar getirilmesi ortaya bir takım yanlışlar çıkaracaktı.. Ve İslam’ın ’şûrâ ve meşveret’ terimlerinde de her ne kadar, genel veya dar manâda halkın reyine, iradesine başvurmak da olabileceğinden, demokrasilerle benzerlikleri bulunabilir; ama, ne ’meşveret’, demokrasilerdeki gibi, sadece bir irade beyanından ibarettir ve ne de, demokrasilerdeki veya diğer sistemlerdeki oy verme, terminolojik manâda bir ’meşveret’tir.. (Dahası, İslamî manâda ’meşveret’ de‚ asılarca süren saltanat idarelerinde, sadece sultan,ların şahların, padişahların gerekli gördüğü kimselerle yapılan görüş alışverişi mahiyetinde anlaşıldığından; yönetim mekanizmasının başında kimlerin hangi usûl, şerait içinde bulunacağı ve yönetim konusunda halkın görüşünün kitlevî mahiyette alınması gibi bir uygulama hatırlanmıyordu, bile..)

Ama, son yarım asrı aşan bir süredir, müslüman toplyumların bazılarında, ’demokratik’ usûllerle yapılan bir takım oy verme işlemleri ve halkın irade ve eğilimlerinin ortaya çıkması ameliyelerine teşebbüs olunmuştur.  Ama, müslüman halkların, ülkelerinin yönetimiyle ilgili iradelerini hattâ demokratik bir çerçeve içinde belirttiklerinde ortaya çıkan durum, emperyalist güç odaklarını ve onların müslüman coğrafyalardaki yerli uzantılarını rahatsız edecek şekilde olursa, derhal en kanlı oyunlar, askerî darbeler ve içsavaşlar tezgahlanmıştır.. Bunun yığınla örnekleri vardır.

Hatırlayalım, siyasî istiklalini Fransa’dan elde ettikten sonra 30 yıldır sosyalist bir diktatörlük altında ezilen Cezayir’de müslüman halk, üstelik tamamiyle demokratik usûl ve şartlar altında 1992 başında, yapılan bir seçimde, (FİS) (Front İslamique Salvation) İslamî Selâmet Cebhesi’ne yüzde 85’i bulan bir nisbette oy verince.. Emperyalist dünyanın açık desteğiyle generaller, hemen o gece, demokrasiyi kurtarmak adına, ’kanlı bir darbe’ ile ülkenin idaresine elkoymuşlar ve emperyalist dünyanın medya organlarında, bu askerî darbeye, ’demokrasiyi kurtarmak gerekiyorsa, diktatörlük de bir yoldur.’ diye icazetler verilmişti. (Öyleleri Türkiye’de de vardı.. 1970’lerde, nicelerince özgürlük kahramanı gibi görülen Prof. M. Sosyal ve benzerlerinin Cezayir’deki darbeye o zaman, laiklerin korkularının yatıştırılması gibi gerekçelerle nasıl alkışlar tuttuklarını hatırlayabiliriz.) 

Aynı durum, Filistin Özerk Yönetimi bünyesinde de yaşanmadı mı? 2006 başında, yapılan seçimlerde, 40 yıllık El’Feth, Filistin halkından ancak yüzde 30 kadar oy alabilirken, onun suistimallerine karşı biri tepki olarak da ortaya çıkmış yeni bir sosyal oluşum olan HAMAS yüzde 65 oy alınca, dünyanın en zorba yönetimlerinin başında gelen Birleşik Amerika liderliğindeki bir güç odağı, derhal bir ’red cebhesi’ oluşturup, seçimlerin sonucunu tanımadıklarını açıklamadılar mı? Çünkü, demokrasileri, istemedikleri bir sonuç vermişti.. O halde, HAMAS’ın terörist bir örgüt olduğu ve seçim sonucunun kabul edilmemesi gerektiği açıklanmalıydı.. Seçim sonuçlarını beğenmediğinde yaparsın bir darbe ve bu da demokrasi için olur..  

Ve hatırlayalım ki, Cezayir’deki seçimlerin sonucunu reddetmek için yapılan askerî darbenin,  o kanlı laik diktatörlüğün müslüman halkın iradesini ezip geçmesinden sonra, Fransız İntelijansiyası’nın müslüman coğrafyalardaki uzman isimlerinden Oliver Roy gibi isimler, ’Siyasal İslam’ın Sonu’ gibi isimlerle yayınladıkları eserlerinde, ’İslam’ın artık yorgun düştüğü ve sosyal hayatı düzenlemek gibi hedeflerden el çektiği’ne dair sevinç çığlıkları atmaktaydı.. O zaman, bu gibi yayınlara bakıp, ’Sahi, artık bu iş bitti..’  diye karamsarlığa kapılan nice müslüman tipleri hatırlıyorum.. Bu satırların sahibi gibi bazıları ise, o zamanlar, ’bu gibi iddiaların, geceleri ormandan geçerken korkudan nâra atan korkak çocukların durumunu hatırlattığını, bunlara aldırılmaması’ gerektiğini; İslam’ın kendi içindeki hayatiyet cevherinin en umutsuz sanılan zaman dilimlerinde yeniden nasıl büyük hedeflere doğru koştuğunun görüldüğünü yazmaktaydı..

*’Eyvah, İslamcılar gel(m)iyorlar!’

Uluslararası politika dergisi olan Foreign Policy’nin 16 Ocak Ocak 2010 günü  yayınlanan son sayısında, İslam ve müslümanlar üzerine yazılanlar ilginçti..

Etkili bir uluslararası politika dergisi olan Foreign Policynin "İslamcılar gelmiyor" başlıklı analizinde, ’Müslümanların yaşadığı ülkelerde serbest seçimlerin ve demokrasinin gelişmesinin, radikallerin işine yaradığı’ iddiasına karşı bazı istatistik araştırmalar öne çıkarılıyordu. USA-North Carolina Üni.’den Prof. Charles Kurzman ile İclâl Naqavî'nin kaleme aldığı analizde, halkının çoğunluğu Müslüman olan 20 ülkede son 40 yılda yapılan 86 seçimin sonuçları değerlendiriliyor ve nice Batılı uzmanlarla, müslüman ülkelerdeki nice yöneticinin, ’Eyvah, İslamistler / İslamcılar geliyor!'  şeklindeki endişesinin yersiz olduğu,  "Mustafa Kemal  ve (İran Şahı) Rıza Pehlevî gibi otokrat  / diktatör laiklerin, demokrasi yanlısı İslam’ı / (müslümanları)  radikalleştirdiği" dile getiriliyordu..

Foreign Policy, İslam dünyasındaki "dindar partiler’in eskiden gösterildikleri gibi "canavar" olmadıkları vurgulanan analizinde, bu partilerin ’seçim kazanamazlarsa bile liberalleşmeye başladıkları değerlendirmesinde bulunuyordu..  

Foreign Policy, bu değerlendirmesini bir takım gözlemlerle, istatistiklerle ve bazı müslüman ülkelerindeki sosyo-politik gelişmelerden örneklerle destekliyordu.. Buna örnek olarak da, Mısır'da Müslüman Kardeşler / İkhvan-ul’Muslimiyn’in devrimci yöntemi bırakarak demokratik mücadele içine girme kararından sonra, Usâme Bin Laden ve yardımcısı Zevahirî tarafından ölümle tehdid edilmelerini  gösteriyordu..

*

Foreign Policy’nin analizinde dile getirilen, ’bugün radikalizmin gelişmesine,  Mustafa Kemal ve Rıza Pehlevî gibi otokrat / diktatör laiklerin, İslami hareketlere de baskı uygulamalarının sebeb oldukları’  iddiası, üzerinde durulması gereken bir husustur.. Yani, emperyalistlerin ve uşaklarının silahları geri tepmişti..

Bu arada, Foreign Policy, yapılan bir anketten de haber vermekte ve hür seçimlerin yapıldığı Müslüman ülkelerde ’teokratik düzen’  isteyenlerin, serbest seçimlerin olmadığı müslüman ülkelere nisbetle, belirgin şekilde az olduğuna da değinmekte..

Ancak, ’teokratik düzen’den anlaşılan nedir?

Şurası açıktır ki, , İslam’da hristiyan toplumlarının anladığı manâda bir ’teokrasi düzeni’ de olamaz, özlemi de..

Iran’da 30 yıldır uygulanmakta olan İslam Cumhûriyeti uygulaması da, gerçekte, bir takım şeklî benzerlikler olsa bile, özü ve rûhu itibariyle, Batı dünyasında anlaşılan manâda teokrasi terimiyle izah edilemiyecek bir pratiktir.. Orada yapılan seçimlerin demokratik olduğunu kabullenmeyen emperyalist dünya, hristiyan toplumlarda gözüken ’teokratik’ uygulamalarla hiç bir ilgisi olmadığı halde, bir takım benzerliklerin varolduğu gerekçesiyle ’Velâyet-i Faqîh’  kavramından dolayı, ’teokrasi’ nitelemesi yapmaktan da kaçınmalı idiler..  Çünkü, İİC’deki uygulamanın,  ’ruhban sınıfı’nın iktidarı demek teokrasilerle hiç bir mantıkî  yoktur..

* ’Müslümanların asıl düşmanı İran’ diyen kimdi?  

Bu vesileyle, bu son günlerde, Türkiye ile, siyonist İsrail rejimi arasında yaşanan elçilik krizi münasebetiyle kamuoyunda gündeme gelen, siyonist İsrail rejimi Dışbakan Yard. Danny Ayalon isimli kişinin bir süre önce,  dünya müslümanlarına yaptığı çağrı’ (?!)yı da hatırlamakta fayda var.. 

Ayalon, Londra’da arabça ve ingilizce olarak yayınlanmakta olan ’Al Sharq Al Awsat’ (eş’Şarq-ul’Evsat’ / Ortadoğu) gazetesinin ’16 Aralık 2009 tarihli sayısında, “An Open Letter to the Arab World” (Arab dünyasına açık çağrı) başlığıyla bir açık mektub yayınlamıştı, ama, bizdeki medyanın fazla dikkatini çekmedi..

Ortadoğu bölgesinde, rejimlerinin güçsüz duruma düşmemes için, bir takım güç gösterilerine kalkışan bu kişi, o açık mektubunda özetle şunları söylüyordu:   

‘….Arablar ve İsrailliler bölgede yıkıcı güçlerin önüne geçilmesi konusunda yıllardan beri, ilk defa aynı tarafta.. Bazıları İran’dan gelen tehlikenin sadece İsrail’e yönelik olduğunu düşünürken, bölgede yaşayanlar durumun farklı olduğunu biliyor. Bölge sakinleri Tahran’ın radikal rejiminden gelen tehlikeyi anlıyor.  Radikal ideolojisini bölgenin geneline ve ötesine yaymak isteyen bu rejim, ılımlı Sünnî rejimlerin istikrarını bozmayı ve Ortadoğu’nun kontrolünü ele geçirmeyi hedefleyen terörist grupları silahlandırıyor.

İran rejiminin bölgenin her tarafına yıkım ve umutsuzluk saçan pek çok kolu var. Örneğin Lübnan’da halkın düşmanı İsrail değil, Hizbullah!.

Filistinlilerin düşmanı İsrail değil, Hamas! Mısırlıların düşmanı İsrail değil, militan İslamcı muhalif gruplar. (…)

İran (…)  bütün bölgeyi kontrol etmek istiyor. Fas, Irak ya da Yemen fark etmez; İran sürekli kendi çıkarları için Arabların bağımsızlığına müdahale ediyor. (…) İran’ın menzilinde sadece İsrail değil, Sünnî komşuları da var. (…)’

Nasıl, bugünlerde önce efelenip, sonra, Erdoğan Hükûmeti’nin verdiği mühlet içinde,  resmen özür dilemek zorunda kalan ve amma sonra yine, iddialı laflar etmek suretiyle ilgi odağında kalmayı deneyen işbu Ayalon’un  İran’ın komşularını ve sünnî ülkeleri koruma kaygusuna girmiş olması, daha bir öğretici değil mi?

*’Müslümanlar iç savaşa çekilmeli’ temennisine çanak mı tutmalıyız?

Daha da ilginç olanı, sözkonusu siyonist İsrail Dışbakan Yard.sının bu ’açık mektub’unun yayınlandığı günün hemen ertesinde, etkili Amerikan gazetelerinden NYT’de ’müslümanların gücünün kırılması için, kendi iç problemlerinin tahrik edilmesi’ni sözkonu eden son derece düşündürücü bir makalenin yayınlanması idi..

Yazık ki, bu makale de, iç mes’elelerle fazla meşgul olan medyamızda, pek ilgi görmedi..

Evet, 17 Aralık 2009 günü The New York Times'ta L. FrIedman imzasıyla yayınlanan  makalede şu görüşlere yerveriliyordu:   

"Kendimizi kandırmayalım. Gerçek Afganistan’ın ABD’nin ulusal güvenliği için oluşturduğu tehdit ne olursa olsun, ‘sanal Afganistan’ son derece büyük bir tehdit. (…) Gerçek Afganistan’a ne kadar asker takviyesi yaparsak yapalım, fiilen Müslüman topraklarında ve sanal Afganistan’ın internet dünyasında şiddet yüklü cihadçılığı teşvik edenlere karşı Arab ve Müslüman liderlerce paralel bir takviye yapılmadıkça, kalıcı bir başarı şansı hiç yok.

(…) Obama ekibi, Afganistan’daki koalisyonda kaç ‘müttefikimiz’ olduğundan bahsetmeyi pek seviyor. Kusura bakmayın ama, daha çok Tâlibân ve El’Qaide üyesi öldürmek için daha fazla NATO müttefikine ihtiyacımız yok. Onların aşırılıkçı fikirlerini öldürmek için daha fazla Arab ve Müslüman müttefike ihtiyacımız var.

İslam’ın iç savaşa ihtiyacı var

İslam içindeki fikir savaşları ancak Arablar ve Müslümanlar tarafından verilebilir. 19. asrın ortasında Amerika’da iç-savaş yaşadık, çünkü ten renklerinden dolayı insanları köleleştirebileceklerine inananlar vardı. (Güneylilerce benimsenen) Bu fikirleri yendik. Ama, bunu öyle bir gaddarlıkla yaptık ki, beş nesil sonra onların torunlarının bazıları hâlâ Kuzey’i affetmedi.

İslam’ın da benzer bir iç-savaşa ihtiyacı var. (…)

İslam içinde kötü şeylere inanan ve şiddete başvuran bir azınlık var:

Onlara göre sadece gayrı müslimleri değil, en katı Müslüman hayat tarzını kabul etmeyen ve Müslüman bir halifenin egemenliğine boyun eğmeyen Müslümanları öldürmekte de bir mahzur yok..  (…) Pek az dinî ve siyasî lider onlar aleyhinde açıkça konuşuyor. (…)

Cihadçılar diğer Müslümanları onar onar öldürdüğü ve kimse tepki göstermediği sürece Afganistan ve Pakistan’da düzgün ve kalıcı bir şeyleri nasıl inşa edebiliriz?

11 Eylûl 2001’den bu yana çürütücü bir zihniyet güç kazanıyor. Buna göre Arablar ve Müslümanlar kendi dünyalarındaki hiçbir şeyden sorumlu değil ve her şeyden sadece biz sorumluyuz. Onlara çocuk muamelesi yapıyoruz. Oysa, Arab ve Müslümanlar özne.. Kendi dünyalarının sorumluluğunu almak istiyorlar, bunu yapabilirler ve yapmaya da mecbur bırakılmalılar."

Evet, bu makalede emperyalist dünyanın nice itirafları, nice işaretleri, nice temennileri de yer alıyor.. Böyleyken, hâlâ, iç boğuşmalarla birbirlerini zayıflatmaya yoketmeye,  karşılaşılan sıkıntıları tahlil etmek isteyenleri bile boğmaya çalışan, kendi cenahlarına laf edildiğinde küplere binen, taassubları giderek daha bir körleşen nice müslümanlar yok mu?

’Bin dost az, bir düşman fazla..’  şeklindeki hikmetli sözün manâsına uygun olarak, kalblerimizi Enfal Sûresi’nin 63. âyetindeki vaad-i ilahîye âmâde hale getirmek için hazırlıklı olmalı değil miyiz?

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim