Biz nerede yanlış yapıyoruz sorusunu düşünmek!

30.10.2008 12:31

Hasan Cemal

Bazen bir yazı okursunuz, tamamına katılmasanız da sizi düşündürür. Kendi doğrularınızı sorgulamak açısından yararlı olur. Eğer varsa, ezberlerinizi gözden geçirmenin kapısını da aralayabilir.
Bejan Matur'un yazısı da öyle.
Özetleyerek köşeme alıyorum.
"Güneydoğu sokakları ne anlatıyor?" başlığını taşıyan yazıyı okurken, "Biz nerede yanlış yapıyoruz?" sorusu bir kez daha aklıma takıldı.  
* * *
"Sokaklar çocukların, kadınların, yaşlıların, adına 'terörist' denen yüz binlerin yarattığı kaos ve isyanla ayakta. Bir ülkede beş yüz bin terörist varsa, o ülkenin geri kalan sakinlerinin durup düşünmesi, sorumluluk hissedip 'Biz nerede yanlış yapıyoruz?' diye sorması gerekmez mi?
Şunu görmek gerekiyor:
Öcalan, İmralı'da gözlerden uzak, görünmezliğe hapsolduğu sürece onun etrafında biriken kutsal halesini hiçbir güç durduramaz. Bir isme yüklenen bunca yüceltmeden, en önce sorumlu olanlar onu görünmezliğe, insanî olmayan koşullara hapsedenlerdir.
Geçtiğimiz kış o şık görünümlü, beyazlar içindeki askerlerin yaptığı operasyonlarda öldürülen PKK'lıların cenazelerini kaldıran arkadaşlarının fotoğrafları düşmüştü basına. Washington Post, Zap vadisindeki cenaze törenine çevirmişti tüm dünyanın bakışlarını. Issız, çıplak, insansız bir doğanın içinde taşlaşmış yüzlerin, ölüme eş bakışların fotoğraflarını...
Bir insanı o dağlarda, o ıssızlığın içinde ne tutar? Başında, sonunda, ölümden başka bir şey olmayan o vadide ne tutar bir insanı?
Bu soruyu samimiyetle sormalı herkes.
Sadece sorunun tarafları, muhatapları değil, Türkiye'deki akademisyen, yazar, gazeteci herkes sormalı bu soruyu. Çünkü ben bu sorunun samimiyetle sorulduğuna, anlamak için sorulduğuna inanmıyorum.
Dağa gidişlerin önü neden alınamıyor?
Kürt gençleri neden hâlâ ve ısrarla dağa çıkıyorlar sorusunun cevabı ancak buradan verilebilir çünkü. Benim bu soruya bulduğum yanıt 'inanmak' oldu.
Evet inanmak.
Bir davaya, yola varlığını adayacak kadar inanmak... Çok düşündüm, çok canım yandı, kaybettiklerimin acısı hâlâ taze ama bulduğum cevap değişmedi. Bir insanı, sonunda ölüm olan o yola ancak inanmak çıkarır.
Bugün olan budur.
Sokaklara taşan onca çocuk, kadın, yaşlı bir şeye inanıyorlar. İnanmak söz konusu olunca da neye inandıklarını, inandıklarının kimliğinin nelerden oluştuğu başka bir tartışmanın konusu oluyor.
Sokaklara taşıran eylemleri, kepenkleri kapatan iradeyi ne kadar sorgularsanız sorgulayın sonuç değişmeyecektir.
Batı kamuoyunun gözünden kaçan şu:
Bir kısım Kürtlerin Türkiye ile gönül bağı ayrı bir şeydir, merkezden onlara yönelen dışlayıcı, küçümseyici tavırlar karşısında kendilerini içinde buldukları etnik Kürtlük kimliği ayrı bir şey.
Batı kamuoyu şunu hep gözden kaçırıyor:
Yapılan operasyonlar, Diyarbakır semalarını gece gündüz gürültüye boğan savaş uçakları hep bir şeye işaret ediyor; kimliğinize, davanıza sahip çıkın ve bu davanın adı bellidir.
Bu dava Öcalan'ın varlığından bağımsız bir şeydir. Öcalan olmazsa başkası olur, ama etnik siyasetin tabanını oluşturan Kürtlerin gözünde Kürtlüğü, Kürtlüğün değer dünyasını sembolize eden figür şimdilik odur.
Dikkatinizi çekti mi yapılan bütün açıklamalar, onur, gurur, haysiyet kavramlarıyla başlıyor. Kürtlüğün onuru, Kürtlüğün gururu ve haysiyeti rencide olmuş hissediyorlar.
İmralı'da bugün hapsolan, aslında ne on binlerce insanın canına mal olmuş bir yapının teorisyeni, ne de sadece siyasî  bir lider. Bu memlekette yaşayan yaklaşık 2 milyon insanın inandığı bir siyasal sistemin sembolize ettiği çoğu şeyi temsil ediyor bugün İmralı. Yani olan, Öcalan imgesini çok çok aşan etnik bir kimlik talebi.
Geçtiğimiz aylarda bir gün bir grup arkadaşımla oturuyoruz. Müzisyen bir kızcağız geldi ve sohbet ilerledikçe 'PKK şiddete karşıdır' cümlesini kurdu. Yüzüne baktım, son derece samimi duygusunu ifade ediyordu. Böyle inanıyorsa gerisini sorgulayamazsınız.
'Ama' demeniz çare değil.
Bugün bütün Türkiye kamuoyunda bebek katili, eşkıya, şaki diye bilinen biri, azımsanmayacak bir kesim tarafından barışın sembolü olarak anılıyorsa durup her şeyi yeniden düşünmenin zamanı gelmiştir.
Ve bu yeniden düşünmenin yegane aracı daha fazla hak, daha fazla özgürlük ve daha çok demokrasi olmalı. Şiddete başvurmadığı sürece kimlik talebinden daha meşru bir talep olamaz.
Türkiye, önünde böyle bir fırsat varken bunu heba etmemeli. Çünkü DTP'nin marjinalleşmesinden Türkiye'ye bir fayda doğmayacaktır. Olması gereken, DTP'nin yaptığı kimlik siyasetine fırsat yaratmak ve kendi mecrasını bulmasını beklemektir.
Kürtler daha fazlasını ister korkusu son derece yersiz bir korku. Kürtler bu ülkeden farklı bir gelecek sahiden düşünmüyorlar, düşünmeyeceklerdir.
Ayrıca, AKP'nin şu gerçeği aklından çıkarmaması gerekiyor:
Var olan ve bugüne büyüyerek gelen yaranın kaşınmasından çıkarı olan ve AKP ile hesabını Kürt meselesi üzerinden görmek isteyen çok mihrak var!
AKP'nin milliyetçi refleksten uzaklaşıp dengeleyici ve çatışmacı olmayan bir siyaset gütmesi bütün Türkiye'nin yararına olur. Orta Anadolu'da, iç kesimlerde var olan oylarını kaybetmemek için buradaki Kürtleri gözden çıkarmayı düşünüyorsa konjonktüre yenilip kendi geleceğini karartmış olur." (28 Ekim 08 tarihli Zaman'dan)

MİLLİYET

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim