1. YAZARLAR

  2. NEHİR AYDIN GÖKDUMAN

  3. Biz Hüznün Çocuklarıyız!
NEHİR AYDIN GÖKDUMAN

NEHİR AYDIN GÖKDUMAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Biz Hüznün Çocuklarıyız!

06 Eylül 2016 Salı 17:24A+A-

“Her şey bittiğinde hatırlayacağımız şey, düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.”  Aliya

 

15 Temmuz gecesi, gelen bir telefonla haberdar oluyorum akıllara ziyan Darbe Kalkışmasından. Densiz bir şakaya yoruyorum önce. Ama kötü haber ışık hızıyla yayılıyor. Birkaç saniye içinde, televizyonun önünde mıhlanıp kalıyorum. Tanklarla kapatılmış köprüyü ve topa tüfeğe, imanla göğsünü siper etmiş insanları görüyorum. Ömrümce unutamayacağım o anlar havsalamı, zorlarken; TRT’den okunan korsan bildiri, ardından Cumhurbaşkanımızın hepimizi meydanlara çağırması, ve evlerimizden hızla çıkışlarımız izliyor birbirini. Çok geçmeden olayın vahameti bütün ciddiyetiyle ortaya seriliyor.

Meğer; bu memleketin siyasetinde, gerek geçmişte gerek Cumhuriyet’ten bu yana Demokles’in kılıcı gibi başımızda sallanıp duran darbelerden biriyle daha müşerrefmişiz(!) 12 Eylül’ün, 28 Şubat’ın tozunu yutmuş biri olarak yine de böylesine çılgınına ilk kez tanık olmanın şaşkınlığını üzerimden atamıyorum. Direk, Cumhurun Reisi’ni öldürmeye yönelik bu alçakça saldırı cunta mıdır, yoksa memleketin bütünlüğüne bilfiil girişilen korkunç bir işgal mi anlamakta zorlanıyorum. Neyse ki sorular ve şaşkınlık, yerini kısa zamanda direnme bilincine ve ölümüne bir mücadelenin idrakine bırakıyor. Ve hamdolsun güzel vatanımızın güzel halkıyla omuz omuza, cuntacılara karşı tek yürek, tek bilek olunarak o zor süreç atlatılıyor. Bugüne geliniyor.

Kalbinde umudu ve imanı olan insanların hayata bakışı ve attıkları adımların farkını hamdolsun bir kez daha anlıyoruz. Tepki ve direnişimizin ardında elbette halk olarak tecrübelerimizin büyük payı var. Geçmişimiz sayısız Darbe anekdotluya dolu. 12 Eylül’de küçük bir çocuktum. Bir sabah uyandığımda evimizin bahçe duvarına kadar konuşlanmış eli silahlı askerler gördüm. Bendeki ilk asker heyulası o günlere dayanır. Sonra televizyonda peş peşe, çatık kaşlarla nutuk çeken, halkına tepeden bakan paşalar, generaller… Toplumda müthiş bir kaos, korku, karışıklık, kandırılan pek çok genç ve ailemden de tutuklanan insanlar… Onları hapishanelerde görebilmek için verdiğimiz uğraşlar, küçük çocuk aklımla çaresiz kalışlarım, gözyaşlarım… Ve sonra bir sağdan bir soldan ironisiyle yapılan idamlar, küçük olduğu için yaşı bir gecede büyütülerek asılan gençler; Onları asan paşaların ise ömürlerinin sonuna kadar yüzme havuzlu lüks villalarında yaşamalarına ettiğimiz tanıklıklar… Darağacının ne olduğunu bana öğreten 12 Eylül’dür. İmanımla yaşamanın bütün zorluklarını çektiren ise 28 Şubat… Sayılamayacak kadar dramın adıdır, her Darbe… Ve ardında bıraktığı tek iyi şey yoktur.

Böyle her 10-20 senede bir siyaseti zapturapt altına alınan tabiri caizse halkın iradesine balans ayarı çekilen bir ülkede düşünen, akleden ve özgür iradesiyle var olmaya çalışan insanların işinin ne zor olduğunu iyice kanıksatmıştık ki son 14 yılda, iktidarda olan AK Parti Hükümeti yönetimde gösterdiği değerli çabaları ile ülkesinin ve insanlığın iyiliğini isteyen herkes için bir umut kapısı oluverdi. Vatandaş olmanın, hak ve taleplerimizin dikkate alınmasının güzelliğini yaşadık.

Ama yolunda ve güzel giden işler aydınlıktan rahatsız olan karanlık odakları daima huzursuz etmiştir. AK Parti Hükümeti’nin büyük halk çoğunluklarıyla seçilerek iş başına geldiği günden itibaren; gerek dünya güçleri, gerek ülke içindeki satılmış uzantıları bundan son derece rahatsız oldular. Ve her daim atağa geçerek terörist saldırılarına devam ettiler. Bu hainlerin en başta geleni ise, yakın tarihimiz boyunca Devlet kadrolarını yalnızca kendine mahal gören ve adeta Devletten daha iş bilir (küstah) tutumlarıyla tüm kurumlarda canla başla yer tutmaya çalışan FETÖ mensuplarıydı. Paralel Yapılanmalarında hedeflerine ulaşamayan hainler, Devletin iradesine düzenledikleri ilk alçak hukuki hamle 17-25 Aralık operasyonlarından sonra daha korkunç ve canice bir tezgahla 15 Temmuz’da yeniden günyüzüne çıkmaktan imtina etmediler. Böylece en az Siyonistler kadar donanımlı bir yayılmacılık ve gizlilikle nasıl yol aldıklarını ve zerre kadar bu vatanı ve halkını sevmediklerini arsızca, acımasızca teşhir ettiler.  

Biz Müslümanlar, tarihin hemen her döneminde başından musibetin eksik olmadığı,(biz buna imtihan diyoruz) yeryüzündeki bütün şer odaklarının bizimle her daim uğraşmayı görev saydığı bir dinin mensuplarıyız. 15 Temmuz’a bu zaviyeden bakacak olursak başımıza gelen bu zillet durumu hayra çevirmek için bize düşen yine mücadele etmekti. Biz de buna gayret ettik. Memleketin “Aydın” yaftalı bir çok isminden gık çıkmazken, bizler vatanını seven insanlar olarak, kendimizi bile hayrete düşüren bir performansla dünyada emsaline az rastlanan bir direnişin şahitliğini yaptık. Başımıza gelen hain istila; adeta en etkili kısa film metrajında bizi can evimizden yaralasa da bir o kadar da toplumsal vicdanımızın şahlanmasında etken oldu. Memleketin en can alıcı noktalarını tank ve tüfeklerle işgal eden, milyonlarca mermiyi halkının üzerine boşaltmak için tam teçhizat gelen bu satılmış hainler güruhuna karşı ancak böyle bir iman gücüyle karşı koyulabilirdi. Çok şükür, Allah’ın büyük yardımıyla korkunç bir iç savaşın eşiğinden döndük.

Hangi birini unutabiliriz ki o satılmış işgal denemesinde hafızamıza kazınan anekdotların…

Darbenin başladığı an, “Biz bu işe kefenimizle çıktık, hainlere asla boyun eğmeyeceğiz.” diyerek halkına güven veren cumhurbaşkanımızı ve Başbakanımızın cesur ve asil duruşunu mu?

Cumhurbaşkanımızın, “Meydanlara geliyorum, siz de gelin!” dediği andan itibaren kendine evini ve uykuyu haram kılan, çoluk çocuk, genç ihtiyar, kadın erkek, her görüşten, her meşrepten insanın direnişini mi?

 Ankara'daki Özel Kuvvetler Komutanlığı'nı basarak ele geçirmek istemesi üzerine Darbeci komutanı alnından vurarak Darbe’nin seyrini değiştiren ve oracıkta şehit edilen kahraman asker Ömer Halisdemir’i mi?

 “Tank nasıl durdurulur?” diye Google’a defaatle sorup, tankları taş yağmuruna tutan, üstündeki elbiseleri çıkarıp tank egzozunu tıkayan, paletlerine taş koyan, branda geren, yarım saatte tankı ele geçirip beş dakikada kullanmayı öğrenen kahramanları mı?

“Ben Türk askeriyim siz kimin askerisiniz?” diye haykırarak tankların önüne yatan cesur kalpleri mi?

Tankların üstündeki askerleri ikna ederek teslim olmaya çağıran, onları linç etmeden, ettirmeden polise teslim eden adil insanları mı?

Safını daha ilk saniyesinde belli eden, üzerine fütursuzca ateş açıldığı halde kaçmayan, dağılmayan, çocuğunu kucağına alıp meydanlara koşan aklı ve vicdanı tertemiz vatan evlatlarını mı?

Meydana koşarken Sosyal Medya’dan duyuran ve varlığını Rabbine armağan eden bütün cesur ve imanlı yürekleri mi?

Hain Kalkışmada kolunu, bacağını kaybeden, “Ben ne yaptım ki canını feda edenlerin yanında!” diyerek, şehitlerimize gözyaşı döken gazileri mi?

Gözünün nuru gencecik fidanını yanına alarak, evladıyla şehit düşen, kahraman babaları mı?

Kalkışmanın ilk dakikasında fotoğraf makinesini alıp göreve koşan ve şehit düşen gazetecileri mi?

Kullandığı kamyonla meydana komşularını taşıyan cesur anneyi mi?

Tarlasındaki işi bırakıp yollara çıkan, askerin karşısına dikilen ve şehit edilen köylüleri mi?

Jetler havalanmasın diye tarladaki ekinini ateşe veren ve etrafı dumana boğan amcayı mı?

Kurumundaki müthiş kirlenmeye rağmen hainlerle birlik olmayan, vicdanının sesine kulak vererek direnen, şehit olan kahraman askerlerimizi ve polislerimizi mi?

Burada sayamadığımız daha yüzlerce, binlerce karenin hangi birini unutabiliriz ki?

Biz nasıl bir imtihandan geçirildik Allah’ım! Bu süreç sadece devletin değil, hayatın içindeki herkesin, her şeyin, hatta kalbimizin üzerinden bir turnusol kâğıdı gibi geçip gitti. İlk defa bu kadar net, içimizdeki hainlerden büsbütün ayrışmanın ve safımızı adam gibi belirlemenin ölümüne mücadelesini verdik. Vatanımızı korumanın ve imanımızla var olmanın derdine düştük.

Hep kitaplardan okuduğumuz komplolar, senaryolar, alçaklıklar hiç de ummadığımız bir sırada tek tek önümüze seriliverdi.  Bu nasıl bir testti ki devletin bütün kurumlarını bir örümcek ağı gibi saran hainler birer birer deşifre oldukça nutkunuz tutuldu. Geriye kim kaldı diye sorar olduk.

Vatana ihanet nasıl oluyormuş bize en ince ayrıntısına kadar gösterenlerin, hain emellerini uygulamak için ruhlarını dış destekli şeytani güçlere nasıl sattıklarını, bir emirle nasıl halka kurşun yağdıran ölüm makinelerine dönüşebildiklerini gördük.

Yıllar içinde her türlü yolsuzluğa baş vurarak devletin en önemli birimlerine sızan, vatanın ve milletin imkanlarını kendi hain emelleri için tepe tepe kullanan, halkın en samimi hislerini, tepki ve taleplerini ayaklar altına alan, kutsalına sayıp söven canilerin tüm bunları nasıl taklidi, takiyyeci , aşağılık bir zihinle yaptıklarına şahit olduk.

 Tüm bu ahvali şerait içinde, durup ardımıza baktığımızda, hepimizin akıllarına gelen sorulardan en can alıcısı ise: Yıllardır PKK gibi  bir numaralı taşeron bir terör örgütüyle topyekun mücadele veren TSK’nın içine bunca hainin nasıl sızdığıydı... Cumhurbaşkanımızın Yaverliğine, Özel Kalem Müdürlüğü’ne, Milli İstihbaratın en düğüm birimlerine kadar nasıl gelinebildiği… Devletin içinde konuşlanan bunca hain tuzağa rağmen Devletin İstihbarat Biriminin, neden bunları fark edemediği, böylesi büyük bir Kalkışmanın öncesinde neden hiçbir bilginin sızmadığı, bu devasa istihbarat zaafının nereden ve niçin kaynaklandığı oldu. Devletin tüm birimlerinde temizliğe gidilirken sanırım en çok bu sahada incelemenin yapılması elzem görünüyor.

 Elbette soruların makul cevapları vardır. Makul olmayanlar ise ancak ciddiyetle değerlendirilirse işin içinden çıkılabilir. Her şeyden ziyade bundan sonraki süreçte, Devlet ve Millet’in el ele vererek yapacak çok işinin olduğu herkesin malumudur. Doğrunun yanlışın, suçlunun suçsuzun ayırt edilmesi ancak Yargı’nın ve Devlet’in tüm birimlerinin bu cani teröristlerden tam anlamıyla temizlenmesiyle mümkün olabilir.

Şu son süreçte yaşananlar bize bir kez daha göstermiştir ki hainler sadece FETÖ bünyesinde konuşlanmamıştır. Darbeye hayır derken sonuna bir sürü “ama” ekleyen, Devlet’in bekasını istediğini söylerken bile kendi çıkarları doğrultusunda hareket eden mihraklar da sil baştan gözden geçirilmelidir. Darbe karşıtlığının ve Milli İradeyi önemsemenin en önemli argümanı, kayıtsız şartsız cuntaya karşı gösterilen teyakkuzcu tutumdur. Bu tehlikeli süreç, hoşumuza gitmese de; bu minvalde samimi olanın olmayanın durumunu ortaya çıkarmıştır. 15 Temmuz gecesi, daha darbenin ilk anından itibaren Devletinin ardında duran ve vatan savunmasına koşan insanların vatanını, dinini, milletini, bayrağını seven kimselerden müteşekkil olduğu gayet aşikardır. Sair zamanlarda ağaç, insan, hayvan, börtü böcek severlikte kimselere meydanları bırakmayan yığınların bu büyük dehşetli vak’a da sessizliklerini korumaları manidardır. Halkı ve Devleti tiyatro yapmakla suçlayanlar asıl tiyatrocunun kimler olduğunu bize bir kez daha göstermişlerdir. Samimi ve imanlı vatanperver Türkiye toplumunun ekseriyeti ise bu oyuncu kimselerden beridir.

Ve ne yazık ki, bu terörist işgalin arka planında yalnızca FETÖ gibi şizofren bir yapılanmanın olmadığı, Türkiye’nin büyümesine ve Ortadoğu’daki etkin varlığına tahammülü olmayan dış güçlerin önemli bir payı olduğu da kendini açıkça belli etmiştir. Bu da tehlikenin başka piyon ve hamlelerle süregeleceğinin önemli işaretlerinden biri olarak görülebilir.

Sözün özü… 15 Temmuz belki de bizi 10 yaş birden büyütecek şiddetinde bir geceydi. Bu tarihten sonra Başbakanımızın da dediği gibi hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesindir. Biz, bu vatanda doğan, bu toprağın ekmeğiyle büyüyen bu ülkenin evlatları olarak, coğrafyamızın özünü özümüz bildik. Sevinçlerimiz, üzüntülerimiz, umutlarımız bu topraklarla beslendi, burada yeşerdi, teselli buldu. Ülkesinin değerini bilen, dünyadaki tüm mazlumları kardeşi sayan, Allah’a kul olmanın sorumluluğunu bilen, çilesini çeken, onurunu taşıyan, minarelerimizden yükselen ezan ve salaların dirilttiği ruhlarız biz. Hüznün ve umudun çocuklarıyız. Bu ülkenin gerçek sahipleriyiz. Ve elbette ki bizim varlığımızdan rahatsız olan, insanların hür iradelerine tahakkümde bulunan, halkına kurşun sıkan  hangi satılmış olursa olsun asla baş eğmeyeceğiz. Ne vatanımızdan ne onurumuzdan, ne kimliğimizden vazgeçeceğiz. Bizler her iki cihana da inanan kimseler olarak çağın ortasında, dimdik ve korkusuzca duracağız. Rabbim niyetini ve kalbini temiz tutan tüm Müminlerden razı olsun. Vatanımızı bütün hainlerden korusun. (Amin)

 

Bu Makale Kültür Ajanda Dergisi’nin Eylül Sayısında Yayınlanmıştır. 

YAZIYA YORUM KAT