Birleşik Kıbrıs eşiği

12.07.2011 15:37

Melih Altınok

Dış politikanın temel argümanları, pek çok ulus-devlette olduğu gibi Türkiye’de de resmî ideolojinin milliyetçi politikalarının belkemiğini oluşturur.

İçerde reform, demokrasi, adalet, özgürlük, şeffaflık ve eşitlik gibi taleplerini dile getiren kesimlerin “köklerinin” dışarıda olduğunu ve Truva atı vazifesi gören bu ağacın yaprakları vasıtasıyla memlekete sokulan zehirli besinin “düşman komşuların” evinde piştiği umacısı tekrar tekrar dillendirilir.

Kuşkusuz ta İttihat Terakki’den beri tüm siyasal iktidarların kimi zaman seve seve kimi zaman da el mecbur amentüsü haline gelen bu milliyetçi perspektifin gözdesi de Kıbrıs meselesidir.

Milliyetçi camianın her dönem en gözde dolgu malzemesi olan Kıbrıs meselesi, ne ilginçtir ki “mümtaz” Türkiye solcuları için bile adeta “soysal” bir saplantıdır. Sol’un tarihinde siyasal iktidarı elde ettiği yegâne zamanların kahramanı olan Ecevit’in sihirli iksirinde kaç tutam “Kıbrıs fatihi otu” olduğunu uzun uzun anlatmamıza sanırım gerek yok.

Balyoz davası iddianamelerinde darbecilerin Ege’de jetlerimizi düşürme planları yaptıklarına dair iddialar da, “kahpe Yunan” retoriğinin iç politikada hâlâ etkili olduğunun açık bir kanıtı.

Ne var ki Kıbrıs’ın ikinci cumhuriyetinin mimarı, dönemin CTP lideri Mehmet Ali Talat’la sembolleşen devrime, AK Parti’nin verdiği destekle birlikte Türk siyasi hayatının bu kadim paradigması da çatırdamaya başladı.

Cumhuriyet tarihinde ilk kez, üstelik de mütedeyyin kadroların oluşturduğu bir siyasal iktidar açık açık “Birleşik Kıbrıs” demeye başladı. Adadaki referandum sürecinde, Türkiye’deki statükonun da gözdesi Denktaş’a “Sen hele bir dur” deyip sosyalist Talat’ın birleşme için yürüttüğü evet kampanyasına açık destek verdi.

Reformist Talat’ın 12 Haziran seçimleri için “Türkiye’de yaşasaydım oy verirdim” dediği AK Parti Hükümeti’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu geçtiğimiz günlerde de Birleşik Kıbrıs perspektifini açıkça sahiplendi.

Her ne kadar bizlerin içteki “janjanlı” reformlar kadar üzerinde kalem oynattığımız bir konu olmasa da bu gelişmenin gerçek bir devrim niteliğinde olduğunu düşünüyorum.

Ancak ne yazık ki siyasal iktidarın Kıbrıs konusundaki bu olumlu bakış açısını, geçtiğimiz günlerde açıklanan ve demokratik açılım, dünya vatandaşlığı, sosyal ve ekonomik kalkınma gibi kalemler nedeniyle demokrat çevrelerin de onayını alan hükümet programının AB ile ilgili bölümünde pek fazla hissedemiyoruz.

Tamam, AB Bakanlığı’na evet ama, yetmez.

AK Parti’den AB tam üyelik müzakerelerindeki başlıkların ne zaman tamamlanacağıyla ilgili somut bir vaat bekliyoruz.

 Kopenhag Siyasi Kriterleri’yle uyumlu standartların, en azından daha önce yayınlanan ulusal program hedeflerini aşmasını talep ediyoruz.

61. hükümetin programının hazırlanması sürecinde rol alan, görüşlerini aldığım AK Parti kurmayları, metindeki AB üyeliği kararlılığımız açısından göze batan eksikliğin, Kıbrıs meselesindeki cesaretle fiilen revize edilebileceği görüşündeler.

Kendilerine inanmak istiyoruz. Zira oy için, seksen yıllık dış politika teranelerini tekrarlayan papağanlığın şart olmadığını, her alanda çözüm isteyen vatandaşların, artık farklı farklı ezgilerle kulaklarının pasını silen bülbüllere rağbet ettiğini fark eden bir siyasal iktidara yakışan da bu olacaktır.

Ayrıcalık değil eşitlik istiyoruz

Müstahkem mevkilerdeki kimi “ayrıcalıklı” sanıkların kapılarında polis gördüklerinde “rahatsızlıklarını” ve adeta “gözaltında check-up rekorunu” egale etmek için birbirleriyle yarıştıklarına şahit oluyoruz. Aralarında, diş temizletme operasyonlarını masraf olmasın diye olası bir gözaltına erteleyenler bile varmış.

Bir de hastalığı panik ataktan hayli ciddi olan ancak hastane kabul maslarında doldurulan formun “rütbe” ya da “ayrıcalık nedeni” kısmını boş bırakmak zorunda kaldıkları için tedavi edilemeyen, yalnızca (varsa tabii) SGK numarası sahibi “sahipsizler” var elbette.

Bakın, Diyarbakır Sur İlçesi Belediye Başkanı Abdullah Demirtaş’ın dramı nasıl da eriyip gidiyor “hastane turizmi” haberleri arsında. KCK soruşturması kapsamında dört ay boyunca içerde kalıp sonunda sağlık nedenleriyle tahliye edilen Demirtaş “Genetik kökenli kan pıhtılaşması” denen ölümcül bir illetle cebelleşiyor. Ne zaman geleceği belli olmayan, herhangi bir küçük risk karşısında her an ölüm tehlikesi altında.

Demirtaş’ın bir an önce hastalığıyla ilgili sadece ABD, İsveç ve Belçika’da yapılması mümkün olan testlerini yaptırması gerekiyor. Ama malum, yurtdışına dışına çıkması yasak.

Telefonla görüştüğüm Demirtaş metanetini koruyor ama kaygılı, “Sırtıma çanta takamıyorum. Vücudumun o bölgesindeki kan hemen pıhtılaşıyor, hareket etmeye çekiniyorum” diyor. Hâsılı durum ciddi.

Hukukun kuru dilinin genç kız, baba, Ruhi Su ayrımına gitmediğini biliyoruz elbette. Ama kısa bir süre önce yitirdiğimiz canımız Güler Zere için yasal hakkını kullanarak devreye giren ve bir süredir Çankaya’yı sağduyunun köşküne çeviren Sayın Abdullah Gül’den, Demirtaş için “eşitlik” talebimize bir aksiseda bekliyoruz.

TARAF 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim