Bireysel sorumluktan Ümmet’e

13.06.2009 23:43

Mustafa Atav

İslam inancına sahip olanların yabancısı olmadığı bir kavramdır “ümmet”.

İdeolojikleştirilmiş hali bir tarafa Ümmetçi olmak ise neredeyse itikadi bir mesele haline getirilip, Müslüman olmanın gerek şartları arasında zikredilmektedir.

Bunun karşılığı şudur;”Bir Müslüman kendisi her nerede yaşıyorsa, yeryüzünün herhangi bir yerinde yaşayan diğer Müslümanların da derdiyle hemhal olmak ve onlarla sosyal birliktelikler/paylaşımlar oluşturmak durumundadır.”

Rahmetli Seyyit Kutup’a ait olduğu söylenen ve çok meşhur olan şu uyarısını bilmeyenimiz yoktur.

Şöyle ki;” Doğudaki Müslüman’ın içecek suyu yokken, batıdaki Müslüman’ın kola içmesi caiz değildir!”.

Bu uyarıda her Müslüman’ın tüm dünyadaki Müslümanların dertleriyle dertlenmeleri gerektiği ifade edilmektedir ki bu söylem zımnen ümmetçiliğin aslında nasıl anlaşılması gerektiği hususuna da gönderme yapmaktadır. Dikkat edilirse bu uyarıda ırk, renk, dil vs. ayırımı yoktur. Sadece ”Müslüman” olma durumunun altı çizilmektedir.

Ayrıca Hz. Peygamber’in; ”Komşusu açken tok yatan bizden değildir!” sözü-hadisi de bunu teyit eden ve ihsas ettiren mesajlar vermektedir.

Bu hadis, bizim için, aşağıda vurgulayacağımız “taşın düştüğü yer”i işaret etmesi açısından da önemlidir.

Ümmet kavramına sözlüklerde verilen ortak anlam şudur;”Ana, yol, din, cemaat, familya, nesil, boy, zaman. Istılahta ise, kendi iradeleriyle veya bir zorunluluk neticesinde aynı yerde, aynı zamanda veya aynı dine tabi olma neticesinde bir arada yaşayan insan topluluğudur. Âlimlerin çoğu, ümmet kelimesini aynı dine tabii olanlar yani Müslümanlar için kullanmışlardır.

Tanıma biraz kafa yorduğumuzda “Müslüman olduk “ demekle kurtulabilmemizin şimdilik söz konusu olmadığını görmek kaçınılmazdır.

“Ey insanlar! Bakın, Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve sizi kavimler ve kabileler haline getirdik ki birbirinizi tanıyabilesiniz. Şüphesiz, Allah katında en üstün olanınız, O'na karşı derin bir sorumluluk bilincine sahip olanınızdır. Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat/13)

Ayetten de anlaşılacağı gibi birey olduktan sonra sırada kavim/kabile olmak ve diğer insanlarla tanışmak/kaynaşmak ve asıl istenilen şey olan, onların içinde “derin bir sorumluluk bilincine sahip olarak yaşamak” vardır.

("Ey insanlar! Size örtüneceğiniz ve giyinip süsleneceğiniz elbiseler verdik. Takvâ elbisesi ise hepsinden hayırlıdır. Bunlar Allah'ın ayetlerindendir. Olur ki iyi düşünürler” (Araf/26) )

Yeri gelmişken “tanışanız diye kabile/kavimler haline getirdik“ ifadesinden yola çıkarak yeryüzünde mağdur / mazlum, fakir / fukara, haksız yere yaşadığı yer istilaya maruz kalmış, sürgüne gönderilmiş ve bu sebeple zulme uğramış ama İslam olmayan diğer insan / kabile / kavim / toplulukların derdiyle dertlenmenin de anılan kavramda mündemiç olduğunu hatırlatalım.

Ümmetçilikse, yine sözlüklerden çıkan ortak kabule göre ;”Hangi ırk, hangi renk olursa olsun, bütün Müslümanları aynı çatı altında toplayan, sarsılmayan ideoloji.” demektir

Buradaki “ideoloji” ayrıntısına dikkat çekmek isterim. Ümmet tanımında ki maddelere –çılık, çilik, çuluk vs. eklediğimizde içinde yaşadığımız vasatta kendi Müslümanlıklarını ırkçılarının tamamlayıcı cüzü olarak gören kesimlerin aklımıza gelmesi kaçınılmazdır.

Meseleyi dağıtmak istemem ama Din ideoloji olmadığına göre, ondan mülhem geliştirilmiş bir takım sosyal, siyasal, ırki, kavmi vs. algıları ideolojikleştirmek herhalde bizim işimiz olmamalı.

Fakat bu kavramlara yaslanarak dini algılamalarını ideolojikleştirenlerin olduğunu ve bunlardan rahatsız olduğumuzu da söyleyelim. Doğrusunu söylemek gerekirse “Din” merkezli ümmet tanımı, yukarıda hatırlatmaya çalıştığımız gibi yakın tarihte ölümü göze alacak kadar davasını sahiplenmiş (şehit olmuş) Seyit Kutup’un sözlerinde kendisini ifade etmektedir.

Şimdi çoğul bir kavram olan “Ümmet” in insana/Müslümanlara bireysel sorumluklarını hatırlattığının da altını çizelim.

Kaldı ki bu sorumlukları “sosyalleşme” başlığı altında ele almaya ve hatırlatmaya çalışmıştık.  Öncelikli olarak birkaç soru soralım..

Kıyamet gününün hesabı insanlara tek tek sorulmayacak mı?

Her insan kendi yapıp-etmelerinin karşılığında cennet veya cehennemle karşı karşıya kalmayacak mı?

“Kalk ve korkut” ilahi ikazında hiyerarşik sıralama nasıldır? (Müddessir/1-2 vd.)

Bu sorulara her aklıselim sahibi insan kendi sorumlulukları muvacehesince ama merkezden kaçmamak koşuluyla, daha başkalarını da ilave edebilir ve pekâlâ cevaplandırabilir…

Çoğuldan tekile kaçınca sorumluluklarımız hafifliyor değil elbette.

Sonuçta kıyametteki hesap birey olarak yaşadığımız toplumun içinde inanç/imandan sonra gösterdiğimiz reflekslerle de alakalıdır.

İnsan kendi hesabını verecek ama yani, aslında birlikte yaşadıklarına neyi nasıl anlattı ve örneklendirdi; insanlarla paylaşımı ne boyutta oldu, haksızlıklar karşısında nasıl bir tavır geliştirdi vs. diye ve yine ayrıca birey olarak uygulaya geldiği ritüellerin (nüsuk) dışında diğer toplumsal sorumluluklarla ilgili nasıl bir duyarlılık gösterdiği konusunda da hesap verecektir. Velhasıl, sorgulayan zihin algısının, okuduğunda her türlü sorumluluğu öğrenebileceği Kur’an-da ve Resulullah’ın sahih örnekliğinde bunun en ince ayrıntılarını görmesi mümkündür..

Basite indirgersek; sadece namazdan, oruçtan vb.lerinden sorgulanmayacak, bilakis uyguladığı ve sahiplendiği bu ritüellerin tanımında mündemiç bulunan toplumsal reflekslerinden de hesaba çekilecek insanoğlu.

Yine basite kaçmayacağına inanarak sırayla gidersek…

Ailesinde,akrabasında,komşusunda;bulunduğu mahalle-köyünde sonra kasabasında ve yine sonra vilayetinde ve hatta bunların toplamı olan ülkesinde(burada Anadoluculuk ve daha ilerisi milliyetçilik yapmak gibi derdimiz yok..) İslam’ın öngördüğü Müslüman tipini-prototipini resmedemeyen bizlere söyleyecek sözümüz olmalı bizim?

Daha önce de yine başka bir yazımızda da ihsas ettirmeye çalışmıştık ama önemine binaen yine söyleyelim. Müslüman bireyler olarak otokritik yapma zamanımız çoktan gelip çatmadı mı?

Bizim ne ailelerimizden haberimiz var ve ne de onun uzantısı olan akrabalarımızdan haberimiz var. Komşularımızdan ise hiç yok!

Aynı apartmanda ve bunların oluşturduğu site denilen yerlerde ikamet edenler birbirlerini ne kadar tanıyorlar?

Doğup büyüdüğümüz mahallelere kimler geldi, kimler gitti hiç önemsiyor muyuz?

Akrabalarımızda mağdur, fakir ve bilumum sıkıntılar içinde olanlar var, bunları araştırıyor muyuz?

Buradan yola çıkarak suya düşen veya atılan bir taşın oluşturduğu, tek noktadan gelişen daireler şeklinde mesajın evrenselliğine yelken açmalıyız diye düşünüyorum. Yani önce aile ve sonra mahallelerimizden yola çıkmak, örnekliği bizatihi yerinde göstermek ve bu örnekliği diğer sosyal çevrelerde yaygınlaştırmak asıl tavsiye edilendir.

Dediğimiz gibi Hz. Muhammed’in örnekliğinde bu yöntemi bulma zorluğu çekmeyeceğimiz muhakkaktır.

Tekrar edelim; ailesinde, komşusunda, mahallesinde ilaahir vb. yerlerde neler olup bittiğiyle ilgilenecek bir Müslüman hassasiyetinin ne’liğini hatırlatmayı birbirimize vazife kılmak gerekliliği ortadadır.

Aile yapımıza öncelikli olarak önemsemek, sonra akraba ilişkilerini “Sıla-i rahim” teriminden ilham alarak olması gereken seviyelere getirmek yine okuyanlar bilirler bizatihi Kur’an’ın tavsiyesidir.

Kurduğumuz “arkadaşlık” ve daha ilerisi “dostluk-kardeşlik” ilişkilerini bozmaya değil sağlamlaştırmaya yönelik çaba içine girmek, yine zaten “Hucurat 10 -Şüphesiz müminler birbiri ile kardeştirler; öyle ise dargın olan kardeşlerinizin arasını düzeltin; Allah tan sakının ki size acısın ” ayetinden de anlaşılacağı gibi Kur’ani tavsiyeleri kendilerine ilke edinmişlerin kaçamayacağı bir sorumluluktur.

İçinde yaşadığımız şartları göz önüne aldığımızda bu hassasiyetleri tersinden yola çıkarak “seçkincilik!” boyutunda şekillendirdiğimiz de bir vakıadır..

Seçkincilik…

Kaçınılmaz(!) bir ayrıştırma yöntemi..

Benden,ondan, şundan, bundan..

Zengin, mal-mülk sahibi, statü-kariyer sahibi, sosyal çevresinde merkez konumunda ve bir o kadar da karizmatik vs. (Hz. Peygamber’in bu tür seçkinciliğe tevessül etmesi hem abese ve hem de Kafirun suresinin sebebi nuzulü olarak anlatılan rivayetlerden ve bu babta yapılmış tefsirlerden de anlaşılacağı gibi kınandığı ortadadır. Ayrıca Nisa:105)

Ayrıştır ayrıştırabildiğin kadar.

Bu ve benzer meseleler ayrıca tartışma konusu..

Daha önce okuduğumuz kitaplardan atıf yaparsak; oralarda önce birey, sonra cemaat olmaya ve en sonunda hedef beklenti  “Devlet” olmaya yönelik metodik davranış biçimlerinin öğretildiğini hatırlamamız gerekmektedir.(Aslında bunlar, hakkını vermemiz halinde kendiliğinden gelişecek şeylerdir.)

Bu sıralama olabildiğince ayrıntılı ve “bab”lar halinde işlenmekte ve sonuçta ortaya Müslüman davranışları açısından bir yöntem konulmaktadır.

Ama bu yöntemler uygulanırken;ortalığı yakıp-kavurmak,insanların kalplerini kırıp onurlarını incitmek vb. hiç mi hiç tavsiye edilmemektedir..Çarşı-pazardan mal-eşya seçer gibi insan seçmeciliğine yeltenmenin İslamiliği tartışmalıdır.Bu yönteme, (varsa ) bir hareketin niteliğine katkı olsun diye başvurmak ne kadar iddia edilirse edilsin ahlaki değildir..İnandığımız dinin va’z edicisi, kullarının arasında, Peygamberler istisna, seçmeciliğe kalkışsaydı ki peygamber kendi iradesini ilahi rızaya teslim ettiği için seçilmişti,kendi ifadesi ile yeryüzünde insan kalır mıydı?

Din, “anlattım bitti.” şeklinde oldu bittiye getirilecek bir yaklaşım tarzını benimsemez. Örneklik ve tebliğ konusunda sürekliliği tavsiye eder. Yirmiüç yıl süren Kur’an vahyi, aslında insan ilişkilerinde de tıpatıp olmasa da zaman açısından sabırlı olmamız gerektiğinin işaretini vermektedir. Bu durum kendimiz içinde geçerlidir..Bilgilenme maceramızı bir sorgularsak bunun böyle olması lazım geldiğini kabul etmekten başka çaremiz kalmadığını görmemiz kaçınılmazdır.

Bunlardan benim bahsetmem iddia sahipleri için zul olsa gerek..

Yapılmaya çalışılan şey atalete düşmüş düşünme yeteneğimize, olması gereken işlevselliği kazandırmak-hatırlatmaktır.

Özetle:

Sık sık dillendirdiğimiz gibi; Türkiye’nin verili ve dayatılan siyasetine dair, küresel/global güçlerin İslam düşüncesi ve toplumların üzerinde kurmaya çalıştığı -ki zaten öyle–hegemonyaya dair; bir şekilde var olduğumuz coğrafyanın dışında gelişen İslam ve karşıtlarının manipülasyonlarına dair çok şeyleri okuyor ve biliyoruz. Sağolsunlar bazı üstatlar en ince ayrıntılarla ümmetin bireyi olma sorumluluğu ve duyarlılığıyla bizi haberdar etmektedirler. Ama bütün bu bilmelerimizin bireysel kabul noktasında bize aşırı yük yüklediği gerçekliğinin de altını çizelim. Sebebini açarsak küresel baskılamanın karşısında içine düştüğümüz çaresizlik, bu sebeple bir şey yapamıyor olmak, acziyetimiz kahretmektedir bizi!. Belki de o yüzden savrulmalar, belki de o yüzden bazı arkadaşların dile getirmeye çalıştığı duyarsızlık gibi görünen davranışlar(!).

Enformatik bombardımana maruz kalıp, entellektüel akıllarla mücadele etmek zorunda bırakılan ve bir de yapıp etmeleri sürekli hem de ötekileştirilerek eleştirilen insanımızın kendini atalete mecbur kılması neredeyse kaçınılmaz bir süreçtir(!).

Devam edersek, ümmet olmanın, ideolojik verilerle yüklenmemiş ümmetçi olmanın yolu öncelikle Kur’an’ın öngördüğü birey sorumluluğuna inanmaktan ve hayatımızı ona göre şekillendirmekten geçer.

Klasik vaaz üslubunun entelektüel aklı rahatsız edeceği muhakkak, ama ne çare ki sloganik hale getirdiğimiz “dava adamı” olma iddiasını sürdürebilmemizin  birbirimize yapacağımız gerçekçi uyarılarla mümkün olacağını da kabul etmemiz lazım diye düşünüyorum.

Zaten bilinen ve uyarılarla hatırlatılan birey olma sorumluluğumuzu hayatın her safhasında gösterip uygulamamızın akabinde ümmet denilen şey kendiliğinden gelişecektir.

Ümmet olmak ve akabinde ideolojik yaftalardan uzak ümmetçilik iddiasını sürdürmek bizatihi o kavramların ihsas ettirdiği değerleri bireysel anlamda sahiplenmekle mümkün olabilecektir.

Günümüzde ayniyle vaki bir şekilde işin başında mitoz bölünmelere uğrayan yapılanmaların bu kavramların karşılıkları üzerinde enikonu kafa yormaları gerekmektedir. Yoksa, inandığını söyleyen her birey bu yolda kendini tatmin sadedinde sadece macera yaşamış olur o kadar..

Toplumsal duyargalarımızı şekillendirecek bireysel algılamalarımız ve bu minvalde gelişmiş davranış biçimlerimizin öğreti konusunda ki kaynağı Kur’an ve ondan mülhem gelişen diğer İslami verilerdir.

Zaaflarımızı ve beşeri komplekslerimizi azbuçuk bildiğimiz İslami söylencelerle meşrulaştırmak hem İslami ve hem de onun şekillendirdiği ölçeklerde ahlaki değildir.

Aksini iddia edenlerin tarihi maceralarını ve hem de günümüzde ki serüvenlerini okuyor ve görüyoruz.

Anlaşılacağı üzre, kuru bir ümmet söyleminin Kur’ani bir karşılığı yoktur. Bunun için Kur’an’ın tarif ettiği Mü’min/Müslüman vasfını olabildiğince hassasiyetle sahiplenip bulunduğumuz yerde örneklendirmek ve bu örneklikle kuşanmış bir vaziyette sosyal yapılar içerisine girmek gerekmektedir. İlahi iradenin gösterdiği istikamette yola çıkan her birey/toplum olması gerekene elbette kavuşacaktır.

Bunu ispat etmek için onlarca ayet sıralamaya ve hadis zikretmeye de gerek yoktur. Çünkü bu söylemlerin muhatapları bu işleri çok iyi bilmektedirler.

Bilene bildiklerini hatırlatmak zul gelse de bu böyle.

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim