1. YAZARLAR

  2. RIDVAN KAYA

  3. Bir Yanlış Konumlanma Olarak İdlib Harekâtı
RIDVAN KAYA

RIDVAN KAYA

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Yanlış Konumlanma Olarak İdlib Harekâtı

A+A-

Türkiye’nin, sahanın asıl sahiplerini yok sayarak atacağı adımlar Suriye İslami direnişine zarar vereceği gibi, statüko güçleri karşısında Türkiye’nin elinin de zayıflamasına yol açacaktır!

Yoğun biçimde İdlib’e yönelik harekât tartışılıyor. Konunun ayrıntıları henüz belirginleşmiş görünmüyor ama yetkili isimlerin yaptıkları açıklamalar ve sınırda başlayan hareketlilik yeni bir aşamaya gelinmiş olduğuna işaret ediyor.

Türkiye’nin İdlib’e yönelik müdahale planının ne olduğu belirsiz, kimlerle hareket edeceği ve kimlere karşı konumlanacağı da halen tam manasıyla netleşmiş değil. Ama şu haliyle bile dile getirilenler Suriye direnişini başından itibaren destekleyen çevreler arasında bir ayrışmaya neden olmuş durumda.

Suriye direnişini İslami bir mücadele, bir hak-batıl kavgası olarak gören Müslümanlar doğal olarak gelişmeleri endişeyle izliyor ve direniş güçlerini şu veya bu gerekçeyle hedef alacak adımların Suriye halkı için ağır bir darbe teşkil edeceğini, Türkiye için de bir utanç olacağını düşünüyorlar.

“Konjonktür hazretleri ne buyurursa baş göz üstüne!”

Zerre kaygı duymayan, hatta gayet rahat olanlar da var! Her durumda iktidarın eylemlerini alkışlama pozisyonundakiler için sorun gayet basit: Türkiye’nin ihtiyaçları öncelenmeli ve her koşulda iktidarın arkasında saf tutulmalı! Dolayısıyla bu zihniyet sahipleri için Suriye direnişinin ihtiyaç ve taleplerinin de, tutarlılık kaygısının da bir anlamı ve önemi yok!

Aylardır iktidar medyasında İdlib üzerine yazılan çizilenleri görünce bir kere daha iktidar odaklı hareket etmenin insanları nasıl zaafa sürüklediğini, küçük düşürdüğünü görmemek mümkün değil zaten. Bu medya organlarında bugünlerde ivme kazanan HTŞ aleyhine yorumlar, ithamlar, iftiralar özünde ne kadar büyük bir şahsiyetsizlik, inançsızlık olgusunun bünyeyi sardığının göstergesi olarak ele alınmayı hak ediyor. Bunların hali aslında karşı cenaha bir şey söylemeyi bile gereksiz hale getiriyor ama yine de değinmeden geçmeyelim! 

Düşmanın sevinci tehlikenin resmidir!

Meselenin karşı cenahında İslami harekete düşmanlıkları tescilli çevreler var. Ulusalcısı, Kemalisti, solcusu, milliyetçisi… yıllardır tekmili birden İslami direnişe düşmanlık politikası besleyenler için gün adeta bir sevinç günü! Attıkları manşetler, televizyon ekranlarından seslendirdikleri yorumlar içlerindeki bitimsiz kini yansıtıyor. Öyle ki, duygularına da, söylemlerine de “Türkiye artık İslamcıları-cihatçıları hedef alacak” heyecanı hâkim vaziyette.

İslami harekete, İslami kimliğe, Ümmete düşman olanlardan başka bir şey beklemek zaten anlamsız olurdu. Ama Erdoğan Türkiyesi’nin, bunca yıl sonra Esed zalimini ikinci plana düşürüp, Rusya ve İran ile aynı çizgide buluşarak mücahitler için ‘terörist’ tanımlaması yapması; Suriye İslami direnişinin samimi ve pazarlıksız unsurlarını karşısına alacak tutum sinyalleri vermesi çok düşündürücü ve yakışıksız bir tablo olmuştur!

Türkiye’nin son dönemde karşı karşıya olduğu uluslararası baskılar ve bölgesel kuşatılmışlık olgusunu inkar etmek mümkün değil elbette ama bunu aşmak, bununla mücadele etmek için adaletten ve tutarlılıktan uzak adımlar atılmasına onay vermek de bizim işimiz olamaz. Kaldı ki, yaşanmış bunca tecrübe bu tür adımların bir şey kazandırma ihtimalinin olmadığını da ortaya koymaktadır.

Yanlışa mazeret üretmek mi?

Bir dizi gerekçe, haklılaştırmaya yönelik tezler ve bolca da hamasete muhatap oluyoruz ama bazı soruların cevabı hala ortada gözükmüyor.

Afrin’den kaynaklanan tehdit öne çıkartılıyor ama bu tehdidi neden doğrudan değil de İdlib’ten bastırmak gibi dolaylı bir yöntem izlendiği bir türlü mantıklı bir şekilde izah edilemiyor.

Suriye direnişinin omurgasını oluşturan Ahrar, Feylak, Nureddin Zengi ve Tahrir gibi hareketlerle değil de, ÖSO etiketini kullanan ama ABD güdümünde hareket eden kimi lejyoner gruplarla iş tutulmasının ortaya çıkardığı zaaflar bir türlü görülmek istenmiyor. 

ABD ve Rusya, Esed gibi bir katille ve PYD/PKK gibi bir örgütle gayet rahat himaye ilişkisi kurabiliyor; İran besleyip sahaya sürdüğü mezhepçi çeteleri sonuna kadar sahiplenebiliyor ama Türkiye emperyalist mahfilleri rahatsız edebilir endişesiyle Suriye direnişinin belkemiğini teşkil eden yapılarla irtibat ve işbirliğinden kaçınıyor!

Gerekçe ne? Uluslararası işleyiş, kurallar, baskılar!

İyi ama büyük güç, oyun kurucu ülke olmak vb. iddialar bir anda unutuluyor mu?

Adalet ekseninden sapılmasın!

Türkiye kritik bir karar aşamasına gelmiş bulunuyor. Ya ulusal güvenlik ve çıkarlarını kollama saikiyle küresel haramilerin baskılarına, dayatmalarına boyun eğecek ya da emperyalistlerin değil, mazlumların taleplerini önceleyecek!

İkinci yol, Ümmetin aleyhine şekillenecek bir ulusal menfaat algısını reddetmeyi ve aynı zamanda bu tür bir yönelimin kendisini adaletten ve tutarlılıktan uzaklaştıracak bir tuzak olduğunu görmeyi gerektirir.

Mevcut konjonktürde Türkiye’nin bu çizgiye yönelmesi pek kolay gözükmüyor. İçinden geçtiğimiz süreç ne yazık ki devletçi-ulusalcı kaygıların adalet ve kardeşlik eksenli tutumu epeyce kenara itelediğinin ve genel manada bir perspektif daralmasının işaretleriyle dolu.

Bununla birlikte İslam coğrafyasına yönelik politikalar bağlamında bugüne dek ağır bedeller ödenerek ortaya konan adil ve haklı pozisyondan ricat edilmeyeceğini umuyor, bu hassasiyetin korunması, sürdürülmesi gerektiğini söylüyoruz.

Ve elbette Türkiye’nin konjonktürel kaygılarla ve kısa vadeli çıkar hesaplarıyla davranarak adeta Rabbimizin Nahl suresi 92. ayette “ipini iyice eğirip sağlamlaştırdıktan sonra çözen gibi olmayın” şeklinde vasfettiği pozisyona düşmesini asla istemiyoruz.

Düşmanları kazanma hayaliyle, dostlar düşmanlaştırılmasın!

Uyarımızı, önerimizi, hatırlatmamızı basitleştirelim ve somutlaştıralım: Türkiye İdlib konusunda ve Suriye meselesinin bütününe ilişkin olarak atacağı adımları mücahit gruplarla koordineli biçimde atmalı ve mücahit gruplar arasında ayrım gözetmemelidir. Meşruiyet kriteri olarak ABD’nin, Rusya’nın, şu veya bu zalim gücün keyfi ve hukuksuz tanımlamalarını değil, Suriye halkının yaklaşımını esas almalıdır.

Unutulmasın ki, Suriye halkının dostları Türkiye’nin de dostudur! Türkiye, egemen güçleri memnun etme adına Suriye halkının dost bildiklerini karşısına almak gibi bir yanlışa düşmemelidir! Bunun ne Suriye direnişine, ne Türkiye’ye bir yararı olmaz, sadece İslam düşmanlarının elini güçlendirir.  

Bu noktada bize düşen nedir? Dünyaya ve hadiselere ulusallık adı verilen cahili kimlik kirliliğinden uzak tarzda ve İslami bir perspektiften bakma çabası içinde olan Müslümanlar olarak gücümüz yettiği oranda hep hakkı ve sabrı tavsiye eden bir tutum içinde olduk. Allahu Teala’nın izniyle bundan sonra da bunu yapacağız.

Ne İslami hassasiyet iddiasıyla yola çıkıp reel-politik tezleri kutsamaya başlayan kimi rüzgar güllerinin yaptığını yaparız, ne de şebbihaları sevindirecek şekilde “zayıf düştü, dostları terk etti” diye İslami direnişe sırt döneriz.

Bize düşen, her durumda İslami kimliğimizin gerektirdiği tutarlılık ve sorumluluk çerçevesi içinde adaletten, kardeşlikten ve direnişten yana tavrımızı sürdürmektir; kınayıcıların kınamasından korkmadan hakkı haykırmaktır!

YAZIYA YORUM KAT

30 Yorum