1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Bir Yanı "Düğün", Bir Yanı "Ölüm"dür Hayatın
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Yanı "Düğün", Bir Yanı "Ölüm"dür Hayatın

A+A-

- Hikâyemiz, aynı anda üç farklı ülkede, üç değişik coğrafyada cereyan eden, ancak biribirleriyle bağlantılı olup tek bir noktada odaklanan gerçek bir öyküyü anlatmaktadır. Aynı zaman zarfında Almanya’nın Leverkusen, Hollanda’nın Lahey ve Fransa’nın Metz şehirlerinde bulunan insanların hayatın zıt iki yüzüyle aynı anda karşı karşıya kalıp "mutlak hakikat" ile yüzyüze kalışını anlatan bu hikâyemizi ister "uzun bir öykü", isterse "kısa bir roman" olarak okuyun. Ama mutlaka okuyun. –

22 Eylül 2006 Cum’â, Almanya’nın Leverkusen şehri

- Önce hastahaneye uğrayalım, evlerine sonra gideriz,

- Hı, hı! Ben de öyle yapacaktım zaten.

Almanya’nın Bavyera ( Bayern ) eyâletinden, iki saat kadar önce, bir gün sonrasına Hollanda’nın Lahey ( Den Haag, 's – Gravenhage ) şehrine gitmek üzere yola çıkan otomobil, Kuzey Ren Vestfalya ( Nordrhein – Westfalen) eyâletinin Kolonya ( Köln ) iline bağlı Leverkusen ilçesine ulaştığında otobandan çıkmış ve Leverkusen içine girmişti.

Araba Leverkusen’e girince doğruca şehir hastahanesinin yolunu tutmuştu. Direksiyon başındaki İbrahim’in yengesi ( âbisinin hânımı ), tam üç aydır bu hastahanede yatıyordu. Üç aydır belirli aralıklarla yengesini ziyaret etmek için bu şehre gelen İbrahim, işte yine buradaydı. Henüz 43 yaşında olan yengesi, amansız kanser hastalığına yakalanmıştı.

Hastanın bulunduğu odaya girdiklerinde, derin bir üzüntü sarmıştı kendilerini. Son ziyaretinde bayağı iyi durumda olan yengesi, bu kez çok kötü görünüyordu. İlaç verilen hastaya, enfeksiyon kaptırır diye ziyaretçileri fazla yaklaştırmıyorlardı doktorlar. İbrahim ve hânımı İpek ne diyeceklerini bilmiyorlar, sadece üzüntü içinde biribirlerine bakıyorlardı.

İbrahim’in yengesi, onları görür görmez hemen çocuklara dikmişti bakışlarını: "Malcolm!... Elif Yaren!... Canlarım benim!"

22 Eylül Cum’â, Hollanda’nın Lahey şehri

Oldukça kalabalık olan evdeki tüm hânımlar büyük bir telaş içindeydi. Erkekler için bugün sıradan bir gündü ama hânımlar, sadece hânımların iştirak ettiği "kına gecesi" için hazırlık yapıyorlardı. Yarın gece düğün gecesiydi. Avrupa’dakiler kına gecelerini genelde düğünden bir gece önce yaparlar ve düğünler Cumartesi yapıldığından, kına geceleri hep Cum’â’ya denk gelirdi.

Hollanda’dakiler bir yandan kına ve düğün hazırlıklarını tamamlamaya çalışırken, bir yandan da akılları Almanya’da, Leverkusen’deki hastahanede yatmakta olan Mâhbube Aynur İpek’teydi.

22 Eylül Cum’â, Fransa’nın Metz şehri

Hollanda’nın Güney Hollanda ( Zuid – Holland ) vilâyeti sınırları içinde bulunan ve Kuzey Denizi ( Noordzee ) kıyısındaki Lahey ( Den Haag, 's – Gravenhage ) şehrindeki kalabalığın ve telaşın aynısı, Fransa’nın Lorraine ilinin Moselle ilçe merkezi olan Metz şehrinde de vardı.

Çünkü yarın gece sadece Hollanda’da değil, Fransa’da da düğün vardı. İkisi de aynı âîlenin.

22 Eylül Cum’â, Almanya’nın Leverkusen şehri

44 yaşındaki M. Emin İpek, büyük oğlu Mesut, kızı Gülistan ve küçük oğlu Ferhat ile beraber, evlerindeki misafirleri ağırlıyorlardı. M. Emin Bey’in misafirleri, kızkardeşi Şadiye ve çocukları ile küçük erkek kardeşi İbrahim ve âîlesiydi. Evin hânımının evde olmayışı, kendini öylesine çok hissettiriyordu ki.

Sosyal hayattaki hiçbir ortam, ev ortamına benzemiyordu. Evin erkeği sabaha kadar eve gelmese bile hissetmezsiniz belki, ama evin hânımı olmadığı zaman, bu, evde büyük bir eksiklik oluşturuyordu.

Yarınki düğünler, bizzat M. Emin Bey’in ve hastahanede yatmakta olan eşi Mâhbube Aynur Hânım’ın isteği üzerine iptal edilmemişti. Onlar, "bizi seviyorsanız, düğünlerinizi yapın" demişlerdi düğün sahiplerine.

Fransa’daki düğün İbrahim’in ikinci derece, Hollanda’daki ise birinci derece akrabalarının düğünü olduğundan, O yarın âîlece, Hollanda’daki düğüne gidecekti. İbrahim’in, Hollanda’nın Lahey şehrinde yaşayan ablasının oğlu ile İstanbul – İçerenköy’de yaşayan ablasının kızı evleniyordu; yani gelin ve damat, teyze çocuklarıydı.

M. Emin Bey düğüne gitmeyecekti; yerine büyük oğlunu, amcasının arabasıyla gönderecekti.

23 Eylül Cumartesi, Almanya’nın Leverkusen şehri

Bugün, Ramazan’dan önceki son gündü. Yarın ilk oruçlar tutulacaktı.

İbrahim ve âîlesi, Baden – Württemberg eyâletinden gelen ablası Şadiye ve çocuklarıyla beraber, iki araba peşpeşe, öğle vakti yola çıkmayı düşünüyorlardı. Sabah, ağabeylerine ait pastahanede kahvaltı ettikten sonra, önce tekrar hastahaneye uğramak, ondan sonra yola vermeyi kararlaştırmışlardı.

Henüz hastahaneye gitmek için yola bile vermemişlerdi ki, o anda hastahanede bulunan ağabeyleri onları cep telefonlarından aradı. Telefonda, sanki güçlükle çıkan kısık bir sesle "hemen buraya gelin" diyordu.

Derhal hastahaneye gittiler. Hastanın durumu, çok kötüydü. Ne konuşabiliyor, ne de hareket edebiliyordu. Bütün organları işlevini yitirmiş, sadece kalbi ve şuuru çalışıyordu. Doktorlar, hastanın bugün son gününü yaşadığını, O’nun ölmasini beklemekten başka yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığını söylediler. Kocası, yıkılmıştı.

Öğleden sonra saat iki sularında, hastahanenin içi ve dışı oldukça kalabalıktı. Duyan gelmişti. İbrahim ve hânımı, hastanın başında Qûr’ân okuyorlardı. Çocukları, annelerinin başında oturmuş, hüngür hüngür ağlıyor, "anne, n’olur ölme anne, n’olur ölme, bizi bırakma anne" diye yalvarıyorlardı. Anneleri bütün konuşulanları duyabiliyor, ama cevap veremiyordu. Gözlerini de açamıyordu. Çocukların ağlaşmaları ve annelerine "gitme, ölme" diye yalvarışlarına hiçbir yürek dayanamazdı. Hastanın kapalı gözlerinden yaşlar döküldüğü görüldü. Evet, demek ki çocuklarının haykırışlarını duyabiliyordu.

Qûr’ân okumakta olan İbrahim, her biten âyet-i kerîmeden sonra hafiften gözucuyla yengesine bakıyordu. Bir ara yengesinin gülümsemekte olduğunu gördü ve o zaman vaktin geldiğini anladı. Yengesi, Hz. Azrail ( as )’e gülümsüyordu. Azrail melek, O’na ölümün güzel yüzünü göstermişti.

İbrahim Qûr’ân okumayı bıraktı. Ağlayışlar ve bağırışlar arasında kendine yol açıp yengesinin başucuna gitti. Sağ elini avucunun içine aldı. Soğuktu.

Ölmüştü.

İbrahim, eğilip yengesinin önce sağ, sonra sol yanağından öptü. Sonra tekrar sağ elini tutup, "vedâlaşmak" niyetiyle üç defa öpüp alnına götürdü.

Son kez yengesine bakıp, içinden değil ama sadece kendisinin duyabileceği kısık bir sesle şunları söyledi: "Hoşçakal yengeciğim, hoşçakal benim Almanya’daki annem! Mekânın cennet olsun, Allâh günâhlarını bağışlasın ve sana râhmet etsin! Hoşçakal güzel yengem! Peygamber Efendimiz’e bizden selâm söyle! Resûlullâh’a, Ashâb-ı Kiram’a ve Ehl-i Beyt’e selâm söyle!"

23 Eylül Cumartesi, Hollanda’nın Lahey şehri

Düğün başlamıştı. Davul zurna çalıyor, halaylar çekiliyor, Kürtçe şarkılar bütün salonu inletiyordu. Teyzeçocukları olan gelin ve damat, oldukça mutluydu.

Gelin ve damadın, artık sadece bacanak değil, aynı zamanda dünür olan babaları, Almanya’nın Leverkusen şehrini aradılar ve Mâhbube Aynur İpek’in Haqq’ın râhmetine kavuştuğunu, râhmetlinin eşinden öğrendiler.

Râhmetlinin kocası olan kayınçoları, vefât haberini kimseye söylememelerini, düğünlerini mutlaka yapmalarını ve gerçeği oradakilere ancak düğün bittikten sonra açıklamalarını tembihledi. Bu, aynı zamanda râhmetlinin de talebiydi çünkü.

Râhmetlinin ve hatta eşinin böyle bir talebde bulunması bir yere kadar belki anlaşılabilirdi. Ancak gelin ve damadın babalarının bu talebi kabul etmeleri nasıl izâh edilebilirdi? Bu nasıl bir vicdândır ki, öldüğünü bile bile o düğünü yapmaya devam ediyor ve saatlerce düğünde kalabiliyorsun?

Saat öğle 3’ten gece 1’e kadar, tam 10 saat boyunca, cenazen olduğunu bile bile nasıl olur da yerinde durabiliyor, hatta bununla da kalmayıp düğün yapıyor, davul – zurna sesi dinliyor ve halay çeken insanları seyrediyorsun?

Misafirler uzaktan gelmişler diye mi? Heyhat, uzak dediğin yer neresi ki? Gelenler Almanya, Fransa, Belçika ve İngiltere’den gelmiyor mu? Hollanda, bütün bu ülkelerin ortasında değil mi? Kaç saat sürüyor ki bu yolculuk? Avrupa bir başından bir başına, bu mükemmel otobanlarda topu topu kaç saat sürüyor ki? Cenaze varken düğün mü yapılırmış?

23 Eylül Cumartesi, Fransa’nın Metz şehri

Düğün başlamıştı. Davul zurna çalıyor, halaylar çekiliyor, Kürtçe şarkılar bütün salonu inletiyordu. Düğün sahipleri bazen Almanya’nın Leverkusen şehrini arıyorlardı.

Hollanda’dakilerin aksine, gerçek, Fransa’dakilerden tamamen gizlendi. Ölüm haberi Fransa’ya gece bildirilecekti.

23 Eylül Cumartesi, Almanya’nın Leverkusen şehri

Gece, cenaze evi oldukça kalabalıktı. Öyle ki eve sığmıyorlardı. Duyan gelmişti. Kadınlar üçüncü katta olan cenaze evinde toplanmışken, erkekler de binanın altında onlara ait pastahanede toplanmışlardı.

Taziye evi çok kalabalıktı ama ne gariptir ki sadece iki âîle cenaze sahibiydi. Taziyedeki kalabalık, uzak akrabalardan veya âîle dostlarından ve komşulardan oluşuyordu. Çünkü râhmetlinin akrabaları, düğünde halay çekiyorlardı.

Hollanda ve Fransa’dakiler, düğünlerini bitirdikten sonra olaydan haberdar oldular.

Ve Leverkusen’e doğru yola çıktılar. Taziye evine vardıklarında, saat geceyarısı 2’yi geçiyordu.

Normalde cenaze olduğunda, siz tâziyeye gider ve orada cenaze sahipleri tarafından karşılanırsınız. Ama burada işte tam tersi olmuştu.

Râhmetlinin öz akrabaları yabancı gibi sonradan tâziye evine gelmişler, orada bulunan yabancılar da onları ev sâhibi gibi karşılamışlardı.

Yegâne tezat bu olsaydı keşke. İkinci bir çelişki daha vardı ve o da en az birincisi kadar dokunuyordu insana: Gelenler düğünden geldikleri için, hepsi de en şık, en gösterişli kıyafetlerle gelmişlerdi tâziye evine.

Ne yaman çelişkiydi Yâ Râbbi! Üstlerinde düğünlük kıyafetler olan insanların gözlerinde ölüm gözyaşları vardı. İki düğün ve bir ama pîr bir ölüm, hem de aynı gün!

Aynı gün, iki hânım beyaz gelinlik giyerken, bir hânım da beyaz kefen giyiyordu. Akraba olan üç hânımefendinin aynı gün içindeki kaderi.

Hayat ne ilginçti! Sevinç de, üzüntü de insanlar içindi demek ki. Hayatın bir yanı "düğün" iken, bir yanı da "ölüm" idi demek ki.

... ve bu gece tâziye evinde ilk sahur yapılıyordu üstelik. Yarın, Ramazan başlıyordu.

24 Eylül, 1 Ramazan 1427, Almanya’nın Leverkusen şehri

Kalabalık mâhşer gibiydi. Ev ve pastahane yetersiz gelmiş, DİTİB ( Diyanet İşleri Türk – İslâm Birliği)’e bağlı bir câmiî, tâziye için tutulmuştu. Bir yandan da uçak biletleri ve cenaze firması işleri hallediliyordu.

İbrahim ikindi vakti âîlesini alıp Leverkusen’den ayrıldı ve evine döndü. Çünkü pasaportu evdeydi ve bu gece eve dönecek, yarın sabah da Frankfurt’tan uçacaktı.

İbrahim’in hânımı ve çocukları üç gündür uykusuz oldukları için, iki buçuk saatlik yolculuk boyunca arabada uyudular. İbrahim ise yol boyunca direksiyon başında hüngür hüngür ağlıyordu. Gözleri, aşırı yağmurlu bir havada yol alan bir arabanın ön camı gibi sırılsıklam olmuştu.

26 Eylül, 3 Ramazan, Elâzığ Asrî Mezarlığı

Mezarlıkta mâhşerî bir kalabalık vardı. Erkeklerin ağzını bıçak açmıyor, kadınlar ise ağlıyor, ağlıyor, ağlıyordu. Râhmetli, toprağa verilecekti.

Şu "kanser" denen hastalık, ne acımasız bir hastalıktı Yâ Râbbi! Birkaç yıl içinde önce annesinin, sonra da ağabeyinin kurban gittiği bu hastalığa şimdi Mâhbube Aynur İpek’in kendisi boyun eğmişti.

İpek âîlesi, "âîle gururu" yapmayıp büyük bir jest yaparak, gelinlerini, aynı hastalıktan dolayı vefât etmiş olan annesinin yanına gömdüler.

Râhmetlinin eşi ve çocukları cenazenin üzerine toprak atmak için ellerini küreklere atınca, İbrahim dayanamadı ve orayı terk etti.

Gitti, mezarlığın boş ve sâkin bir yerinde kendi başına oturup hüngür hüngür ağladı. Râhmetli, oradaki herkes için bir değer ifâde ediyordu ama İbrahim’in gönlündeki yeri çok müstesnâ idi. O’nun "Almanya’daki annesi" idi bir bakıma.

Râhmetlinin, kaynı İbrahim üzerinde çok emeği vardı. İbrahim’e O kız bulmuş, bu kızı İbrahim için gidip anne – babasından yine O istemiş, nişan yüzüğünü de O takmıştı. Yetmemiş, Almanya’da bir üniversiteye kaydını yaptırarak İbrahim’i Avrupa’ya yine O getirtmiş, evinde barındırıp hizmetini yapmış, kocasını borç altına sokarak İbrahim’in düğününü de O yapmış, hatta İbrahim’in anne – babasını düğün için Almanya’ya getirmişti. İbrahim’e ev bulan ve bu evin bütün mobilyalarını bankaya borçlanarak dizen yine o kadındı. Bununla da yetinmemiş, İbrahim’e Almanya’da ilk iş bulan da O olmuştu.

İbrahim ağlıyor, Harput Kalesi, Fırat Nehri, Hazar Gölü ve Hazarbaba Dağları da bu üzüntüye eşlik ediyordu.

Mezarlıktaki kalabalığın ağlaşmaları ise hiç bitmiyordu. Kalabalık kabullenemiyordu, sanki ölüm hiç olmayacakmış gibi. Sanki herkesin, hepimizin son uğrak yeri "kara toprak" olmayacakmış gibi.

İnsanoğlu ne gariptir, Yâ Râbbi! Bir gün mutlaka öleceğini bilir ama ölüm için hiçbir hazırlık yapmaz. Râbbini tanımaz, Qûr’ân’ı bilmez, ibâdetlerini aksatır, nefsinin peşinden koşar.

İnsan, karşılaşacağı veya başına gelecek olan her "an" için hazırlık yapar ama ölüm için yapmaz nedense.

Bir gün üniversite sınavlarına girecekse, mutlaka ders çalışır ve sınav için hazırlık yapar.

Bir gün mutlaka evleneceğini bildiği için, evlilik için yıllarca ön hazırlık yapar. Erkekler çalışıp çabalar ve evlenmeden önce maddî olarak ayaklarının üzerinde duracak duruma gelmek için çaba sarfederler. Kadınlar, kızlarının çeyizlerini yıllar boyu biriktirirler; belki de on sene sonra gelin edeceği kızının çeyizini şimdiden hazırlamaya çalışırlar.

Düğün yapılacaksa, düğün için aylar öncesinden hazırlıklar yapılır, ev dizilir.

Çocuk bekleyen yeni evliler, çocuk daha annesinin karnındayken aylar boyunca hazırlık yaparlar. Çocuk doğmadan bütün elbiseleri, tulumları, yatağı, beşiği hazırdır bile.

İnsanlar gezmeye veya tatile gidecekleri zaman bile haftalar öncesinden o gün için hazırlık yaparlar.

Ama nedense "ölüm" için hiçbir hazırlık yapmazlar. Bir gün öleceklerini bile bile, o gün için hiçbir hazırlıkları yoktur.

Bir gün âhîrete göç edeceklerini ve Allâh’ın huzuruna çıkacaklarını bile bile, "yarın hangi yüzle Allâh’ın huzuruna çıkarım" diye hiç mi hiç dert etmezler.

Bu dünyanın bir "imtihan alanı" ( Ankebut, 1 – 2 ) olduğunu, yaratılış amacının "Allâh’a kulluk" ( Zâriyat, 56 ) olduğunu unutur insanoğlu.

İbâdetlerini yapmaz, kulluk görevlerini yerine getirmezler. Namaz kılmak zor gelir, oruç tutmak ağır gelir nedense. Allâh’ın emri olan başörtüsünü takmazlar, hatta ellerine güç geçtiğinde bizzat yasaklarlar. Hacc yerine tatillere, otellere giderler.

Allâh onlara zenginlik verdiğinde şükretmezler, "ben yaptım, ben başardım" derler. Allâh fâkirlik verdiğinde ise hemen Allâh’a isyan ederler.

Özgürlük ve kurtuluş yolu olan âzîz İslâm yolunda yaşamak, Qûr’ân’a göre bir hayat sürmek varken, ideolojilerin, devlet veya örgüt liderlerinin peşinden giderler. Irkçılık, millîyetçilik, ulusalcılık dâvâsı güderler. Sanki öldükten sonra Allâh’ın değil, o önder veya lider dediklerinin huzuruna çıkıp âhîrette onlara hesap vereceklermiş gibi.

Sanki âhîrette İslâm’a ve Qûr’ân’a göre değil, kapitalizme, sosyalizme, Türkçülüğe veya Kürtçülüğe göre mâhkeme olacaklarmış gibi.

Ölülerini kendi elleriyle mezara koyup üzerlerine toprak örterler; ama o mezara bir gün kendilerinin de gireceğini hiç mi hiç düşünmezler.

"Hiç ölmeyecekmiş gibi" değil, "ölüm hiç yokmuş gibi" yaşarlar.

YAZIYA YORUM KAT