1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Bir Ülke Kurmuştuk Gemide Denizin Ortasında
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Ülke Kurmuştuk Gemide Denizin Ortasında

A+A-

Akdeniz açıklarında siyonist korsan saldırıya uğrayan Mavi Marmara gemisi, tarihe geçen, hatta kendisi tarih yazan ve ibretlerle dolu bir hadisedir. Mavi Marmara yolculuğunun hem kendisi bir destan, hem de bu yolculuğun her etabı, her günü, bu destanın her sayfası, her paragrafı ayrı bir öykü.

Akdeniz’in mavi suları mürekkep olmalı ve bu destanı yazmalı.

Mavi Marmara’nın romanı yazılmalı, filmi çekilmeli, tiyatrosu yapılmalı, derneği kurulmalı. Mavi Marmara üzerine makaleler kaleme alınmalı, kitaplar basılmalı, şiirler yazılmalı, şarkılar ve ezgiler bestelenmeli, oyunlar sergilenmeli, resimler ve karikatürler çizilmeli, etkinlikler ve paneller düzenlenmeli, dersler ve konferanslar verilmeli, televizyon programları ve belgeseller yapılmalı.

“Mavi Marmara” isimli bir dernek kurulmalı. Mavi Marmara hadisesi okullarda ders olarak okutulmalı. Camilerde Mavi Marmara hutbesi verilmeli. “Mavi Marmara” isimli bir dergi çıkartılmalı.

Mavi Marmara’da şehîd olan İbrahim Bilgen (1949 Siirt), Çetin Topçuoğlu (1956 Adana), Cengiz Songür (1963 İzmir), Fahri Yaldız (1967 Adıyaman), Cengiz Akyüz (1969 Hatay), Ali Haydar Bengi (1971 Diyarbakır), Cevdet Kılıçlar (1972 Sivas), Necdet Yıldırım (1978 İstanbul) ve Furkan Doğan (1991 Kayseri )’ın isimleri Türkiye’de ve özellikle de kendi memleketlerinde sokaklara, caddelere, parklara, okullara, camilere, gemilere, limanlara verilmeli. Siirt, Adana, İzmir, Adıyaman, Hatay, Diyarbakır, Sivas, İstanbul ve Kayseri’deki sivil toplum örgütleri ve duyarlı vatandaşlar, Mavi Marmara’da şehîd “kazanmanın” onur ve kıvancıyla, vilayetlerindeki sokaklara, caddelere, parklara, okullara, camilere şehîdlerinin isimlerini vermek için her türlü resmî ve sivil girişimde bulunmalı.

Edebiyatımızın, sinemamızın, tiyatromuzun, müziğimizin gündemi Mavi Marmara olmalı. Sivil toplum temsilcilerimiz, kanaat önderlerimiz, âlimlerimiz, akademisyenlerimiz, edebiyatçılarımız, şâirlerimiz, sinema sanatçılarımız, yönetmen ve rejisörlerimiz, tiyatrocularımız, ses sanatçılarımız, ressamlarımız, karikatüristlerimiz Mavi Marmara’yı konu alan eserler ortaya koymalı.

Mavi Marmara unutulmamalı. Mavi Marmara yaşamalı, yaşatılmalı.    

* * *

Bir haftalık Mavi Marmara hadisesi, her biri 4 günlük iki ayrı bölüm halinde yazılan bir tarihtir. Geminin Antalya limanından hareket edip Akdeniz açıklarında siyonist korsan saldırıya uğramasına (27 Mayıs – 30 Mayıs) dek olan birinci bölüm, korsan saldırıya uğrayıp İsrail esaretine girdikten özgürlüğe kavuşup İstanbul’a dönene (31 Mayıs – 3 Haziran) kadar olan ikinci bölüm.

İki ayrı bölümden oluşan bu hadisenin ikinci bölümünde, direnişin kırılmasından sonra geminin içindeki ve daha sonra İsrail hapishanelerdeki esaretimiz esnasında, dış dünya ile tüm iletişim ve bağımız kopmuştu. Dışarıda neler olup bittiğinden habersizdik. O günler içinde başta Türkiye olmak üzere tüm dünya ayağa kalkmıştı ancak bizim bu olanlardan haberimiz yoktu.

İsrail esareti altındayken dünyanın ayağa kalktığını, sokakların ve meydanların gösterilerle inlediğini, milyonlarca insanın bizler için dûâlar ettiğini, Türkiye’deki kardeşlerimizin sağ salim dönmemiz için Allâh’a yakardığını, gözyaşı döktüklerini, bütün bunları İstanbul’a döndükten sonra öğrendik.

Türkiye’ye döndükten sonra, gerek akraba çevresinde olsun, gerek arkadaş çevresinde olsun, karşılaştığımız herkes, hatta, bizi tanısın veya tanımasın, Mavi Marmara gemisinde olduğumuzu öğrenen herkes mutlaka bize sorular soruyor, yaşananları bir de bizim ağzımızdan canlı olarak dinlemek istiyordu. Günlerce televizyon başında dinlediği, gazete ve internetten okuduğu onca habere rağmen, bütün gelişmeleri aslında adım adım takip etmiş olmasına rağmen, yine de bizi bırakmayıp, “Eee, hele anlat! Yaşadıklarınızı bir de sizin ağzınızdan dinleyelim. Neler yaşadınız?” diye soruyordu.

Bu, anlaşılır bir durumdu elbette. 31 Mayıs’ta Mavi Marmara gemisi İsrail deniz ordusu tarafından bir buçuk saat kurşunlara ve bombalara hedef olmuş, 9 yolcu şehîd edilmiş, onlarcası yaralanmış, yolcular gemide saatlerce işkenceden geçirilmiş, esir olarak alınıp İsrail hapishanelerine götürülmüş ve demir parmaklıklar ardına konulmuştu. Ayrıca gemilerin kendisi dahil, tüm eşyalarına el konulmuştu.

Ancak Türkiye’de karşılaştığımız akrabalarımız, dostlarımız ve kardeşlerimiz, bize yaşadıklarımızı sorarken, dikkatimi çeken bir nokta vardı: Bize, “Eee, hele anlat! Neler yaşadınız?” diye soran istisnasız herkes, 31 Mayıs ve sonrasında yaşadıklarımızı soruyordu.

Hiç ama hiç kimse, 31 Mayıs öncesi günlerimizle ilgili birşey sormuyordu. Saldırıdan önce gemide yaşanan güzelliklerle ilgili kimse tek soru yöneltmiyordu.

* * *

İçinde bir tane bile silâh olmayan sivil bir yolcu gemisiyle açık denizlerde yol alırken uluslararası sularda 4 savaş gemisi, 3 savaş helikopteri, 2 denizaltı ve 30 zodyaktan oluşan bir ordunun saldırısına uğramak, birbuçuk saat boyunca kurşunlara ve bombalara hedef olmak, geminin güvertesinde saatlerce işkence görmek, size ait tüm şahsî ve meslekî eşyalarınızın yağmalanması, işgalci bir düşman gücün eline esir düşmek, çölün ortasındaki bir hapishaneye atılmak, bunların hiçbiri önemsenmeyecek olaylar değildir elbette.

Ancak mazlum ve mustaz’af Filistin halkının yıllardır yaşadıklarının yanında, bizim yaşadıklarımız nedir ki? Bizim sadece 4 gün yaşadıklarımızı onlar 1948’den bu yana, tam 62 yıldır yaşamıyorlar mı?

Bizler birbuçuk saat boyunca kurşun yağmuruna tutulduk ve bombalara hedef olduk. Oysa Filistin halkı tam 62 yıldır her gün kurşunlara ve bombalara hedef olmakta, hatta kitlesel silâhlarla, savaşlarda bile kullanılması yasak olan kimyasal silâhlarla öldürülmekte, Sabra, Şatilla, Cenin, El Halil ve “Dökme Kurşun” katliâmları yaşamakta, gerçek anlamda bir soykırıma tabi tutulmaktadır.

Mavi Marmara gemisinde bizim 9 arkadaşımız şehîd edildi. Oysa Filistin halkı tam 62 yıldır onlarca değil, yüzlerce değil, binlerce şehîd vermiştir ve hâlâ vermeye devam etmektedir. Kimi gemideki arkadaşlarımız gibi kurşunlara hedef olarak, kimi dağa kaldırılıp kolları ve bacakları taşlarla kırılarak, kimi evlerinin, okullarının, hastanelerinin üzerine bombalar yağdırılarak, kimi de zindanlarda her türlü işkenceden geçirilerek şehîd edilmektedir.

İsrail askerleri bize geminin güvertesinde 7 saat boyunca işkence ettiler. Oysa Filistin halkının onlarca değil, yüzlerce değil, binlerce de değil, yüzbinlerce evlâdı tam 62 yıldır zalim İsrail askerlerinin elinde, zindanlarda, kamplarda her türlü insanlıkdışı işkenceye maruz kalmakta, kendilerine her türlü acımasız ve vicdansız işkenceler yapılmakta ve halen yapılmaya devam edilmektedir. Bu ağır işkencelere dayanamayıp hayatlarını kaybeden Filistinli kadın ve erkeklerin sayısı onbinlerle, yüzbinlerle ifade edilebilir ancak.

Bizler işgalci İsrail’in elinde 3 gün esir kaldık; Negev Çölü’ndeki bir hapishanede 2 gün demir parmaklıklar arkasında mahkum olarak yaşadık. Oysa işgal altındaki Filistin topraklarındaki hapishaneler ve esir kampları Filistinliler’le doludur. Onlar bizim gibi iki gün kalıp serbest de kalmıyorlar, uçağa atlayıp ailelerinin, dostlarının yanına da gitmiyorlar. Kimse onlar için özel uçak da tahsis etmiyor, kimse onların özgürlüğü için İsrail’e ültimatom da vermiyor. Kimse onlar için meydanlara akın etmiyor, uluslararası kamuoyunu harekete geçirmiyor, diplomasi sınırlarını zorlamıyor.

AK Parti iktidarının ve Türkiye halklarının bizim için ortaya koyduğu erdemli tavırdan dolayı elbette ki teşekkür ediyoruz. Ancak asıl uğruna meydanlara akın edilmesi gerekenler, uluslararası kamuoyunun harekete geçirilmesi gerekenler, diplomasi sınırlarının zorlanması gerekenler, İsrail’e ültimatom verilmesi gerekenler, asıl havaalanlarında ve her yerde kahramanlar gibi karşılanması gerekenler, 62 yıldır her türlü gelişmiş kitlesel silâhlara ve tanklara karşı kendilerini taşlarla korumaya çalışan, düşmana sapanlarla direnen kahraman Filistin halkıdır; bizler değil.

Gazze’deki âzîz ve şerefli hükûmet, Mavi Marmara’daki 587 yolcunun tamamının ismini “Şeref” koymuş. Hepimiz için, üzerinde tek tek isim ve soyisimlerimizin yazılı olduğu madalyalar çıkartmış. Ayrıca hepimize “Filistin vatandaşlığı” da vermiş. Onlara da teşekkür ediyoruz. Ancak asıl “Şeref” ismini almayı hak edenler, kendilerine kahramanlık madalyaları verilmesi gerekenler, “Bu ambargo bize İslamî kimliğimizden ve İslamî Direniş’e olan bağlılığımızdan dolayı uygulanıyor. Siyonist düşman ve emperyalist efendileri şunu iyi bilsinler ki, bizler gerekirse ağaç yapraklarıyla beslenerek hayatımızı idame ettiririz, ancak İslamî kimliğimizden ve İslamî Direniş’e olan bağlılığımızdan asla ödün vermeyiz” diyen, bu onurlu ve şerefli tavrından da ambargonun başladığı 2006 yılından bu yana hiçbir sapma yaşamamış olan kahraman Gazze halkıdır; bizler değil.

Bizlerin Akdeniz açıklarında ve İsrail esareti altında yaşadıklarımız, evet, tam bir korsanlık hadisesidir; bütün şahsî ve meslekî eşyalarımıza el konuldu, her şeyimiz yağmalandı, doğrudur.  Nelerimize el koyup yağmaladılar? Paralarımız, fotoğraf mâkinalarımız, dizüstü bilgisayarlarımız, cep telefonlarımız, elbiselerimiz, kitaplarımız vs. Oysa Filistin halkının bütün toprakları, vatanları, tarihleri, kültürleri, su kaynakları, bütün yeraltı ve yerüstü zenginlikleri yağmalanmış ve gaspedilmiş durumda değil midir?

Bizler avukat tutup İsrail’i mahkemeye verdik. Büyük bir ihtimalle yüklü bir tazminat da alacağız. Peki, Filistin’in yağmalanan toprakları, yağmalanan tarihi, kültürü, gaspedilen yeraltı ve yerüstü zenginlikleri için kim avukat tutacak? Onlara kim tazminat ödeyecek? Dünyada su kaynaklarının en kısıtlı olduğu ikinci coğrafya olan bu bölgede, sırf barındırdığı tatlı su rezervinden dolayı Golan Tepeleri’ni yıllardır işgali altında tutan İsrail mi? (Kimse “cihad” lafı falan etmesin; “Arap – İsrail Savaşı” gibi dilbilgisi kurallarına bile uymayan abuk sabuk ifadeler de kullanmasın! 1967 Savaşı sırf “SU” için yapıldı ve tamamen hain, işbirlikçi bir savaştı.)

Evet...

İçinde bir tane bile silâh olmayan sivil bir yolcu gemisiyle açık denizlerde yol alırken uluslararası sularda 4 savaş gemisi, 3 savaş helikopteri, 2 denizaltı ve 30 zodyaktan oluşan bir ordunun saldırısına uğramak, birbuçuk saat boyunca kurşunlara ve bombalara hedef olmak, geminin güvertesinde saatlerce işkence görmek, size ait tüm şahsî ve meslekî eşyalarınızın yağmalanması, işgalci bir düşman gücün eline esir düşmek, çölün ortasındaki bir hapishaneye atılmak, bunların hiçbiri önemsenmeyecek olaylar değildir elbette.

Ancak bizler, Filistin halkının 62 yıldır yaşadıklarının sadece 4 gününü yaşadık. Hepsi bu!

Bizim sadece 4 gün yaşadıklarımızı, onlar, özgürlüğümüze kavuştuğumuz 3 Haziran 2010 itibariyle tam 62 yıl artı 19 gündür yaşıyorlardı. Bizlerin canı can da onlarınki can değil mi?

Dolayısıyla, dört gün boyunca bizler için endişe eden, endişelerinden dolayı uyuyamayan, günlerce Allâh’a dûâ eden ve geceleri gözyaşı döken akrabalarımızın ve dostlarımızın, bu vesileyle, Filistin halkının bütün bunları 62 yıldır yaşadıklarını dikkate alarak, Filistin dâvâsı konusunda bundan sonrası için daha duyarlı olmalarını temenni ediyoruz.

Mavi Marmara hadisesinin, “Su İntifadası”nın, tarihe altın harflerle yazılan bu “Mavi Direniş”in ikinci bölümü için söyleyeceklerimiz bunlardan ibarettir. Bizler Türkiye’ye döndükten sonra, siz sevgili kardeşlerimizin ve yarenlerimizin sürekli sorduğu, merak ettiği günler hakkında bundan öte söylenecek bir şey olmadığına inanıyoruz.

Oysa Mavi Marmara hadisesini “destan” yapan, bu olayın tarihe altın harflerle geçmesini sağlayan, hadisenin ilk bölümüdür.

Asıl tarih, 31 Mayıs’tan önce yazılmıştır. Biz asıl destanı saldırıya uğradıktan sonra değil, saldırıya uğramadan önce yazdık.

Sizin bizlere tek soru sormadığınız, merak edip de bize hiç anlattırmadığınız ilk bölümde yaşamıştık asıl güzellikleri. Gerçek kahramanlığımız, 27 – 30 Mayıs günleri arasındadır. Saldırıdan önceki günlerdedir.

Fakat siz o günleri bize hiç sormuyorsunuz kardeşlerim, hiç sormuyorsunuz.

Hiç sormuyorsunuz.

* * *

Mavi Marmara’daki bütün yolcular adına, yolcuların tamamı adına şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Evet, tüm yol arkadaşlarımız adına söylüyorum:

31 Mayıs ve sonrasında yaşadıklarımızı, belki 10 yıl, belki 15 yıl, belki de 25 yıl sonra unutup gideriz. Sonuçta Filistin halkının 62 yıldır yaşadığının sadece 4 gününü yaşadık.

Hem, bunları ilk yaşayan bizler miyiz ki? Tarihte ilk korsan saldırıya uğrayanlar, ilk öldürülenler, ilk işkence görenler, ilk esir düşenler, ilk cezaevinde yatanlar bizler değiliz ve sonuncuları da biz olmayacağız. Tarihte bu olayların yüzlerce örneği, binlerce benzeri var.

Ancak 31 Mayıs öncesi, yani saldırıya uğramadan önceki 4 gün boyunca yaşadıklarımızı, gemide yaşanan barış ve kardeşlik ortamını hiç birimiz ömrümüzün sonuna kadar unutmayacağız. Unutmamız mümkün de değil.

Nesilden nesile, toplumdan topluma anlatacağımız, çocuklarımıza miras olarak bırakacağımız destan, işte budur.

27 – 30 Mayıs günleri arasında Mavi Marmara gemisinde yaşanan durumun tarihte ikinci bir örneği, başka bir benzeri var mıdır acaba? Sanmıyorum.

Olsa olsa, 1492 tarihinden önce Kızılderili kıt’âsında, Kızılderili halkları arasında yaşanmıştır. Fakat Beyaz Adam’ın ayak bastığı veya egemenlik kurduğu hiçbir toprak parçasında yaşanmış olabileceğine ihtimal vermiyorum.

Biz Mavi Marmara gemisinde bir ülke kurmuştuk, kardeşlerim, bir ülke! Barış, kardeşlik, dostluk, dayanışma, paylaşma ve sevgi ülkesi. Sevgi devleti.

Fakat siz o günleri bize hiç sormuyorsunuz kardeşlerim, hiç sormuyorsunuz.

Hiç sormuyorsunuz.

* * *

Gemi henüz Antalya’dan, hatta daha İstanbul’dan kalkmadan, insanlar bu gemiye bir isim vermişlerdi: “Nûh’un Gemisi.”

Ne kadar da mükemmel ve doğru bir isimdi bu...

İnsanlık tarihindeki ilk erdemli toplum, ilk fazilet ülkesi, ilk barış ve adalet devleti, bir gemide kurulmuştu; Hz. Nûh (as)’un yaptığı gemide.

Sonuncusunu da biz yine bir gemide kurduk.

Bakın, size ilginç bir şey söyleyeyim: Tarihteki ilk İslam devleti, sanıldığı gibi M. S. 622 yılında Hicret’ten sonra kurulan Medine İslam Devleti değildir. Tarihteki ilk İslam devleti, karada değil, herhangi bir toprak parçasında veya coğrafyada değil, bir gemide kurulmuştur.

Nûh’un Gemisi, insanlık tarihindeki ilk erdemli toplum, ilk fazilet ülkesi, ilk barış ve adalet devletidir. Tewhid ve kurtuluş gemisidir.

Bu yüzden, tufanın gerçekleştiği coğrafya olan Botan bölgesinin ve Mezopotamya yaylasının ismi “Cezire” şeklindedir. Geminin karaya oturup kurtuluşa erdiği “Cûdi” dağının ismi, Kürtçe’de “kendine sığınacak bir yer buldu” demektir (: yer, sığınılacak yer; di: gördü, buldu). Şırnak vilayetimizin gerçek ismi ise “Şehr-i Nûh” biçimindedir. Şırnak’ın Cizre ilçesinin adı, Arapça’daki “cezire” sözcüğünden gelirken, Şırnak’ın İdil ilçesinin asimilasyon politikalarından önceki gerçek adı da “Hezex” olup, Farsça’da ve Kürtçe’de “güçlü” anlamına gelmektedir.

Kaderin cilvesine bakın ki, Mavi Marmara gemisinin rotası olan Gazze’nin ismi de bu anlamdadır. Arapça adı “Ğazze”, İbranice adı “Azza” olan Gazze’nin bu ismi, her iki dilde de aynı anlama, “güçlü” anlamına gelmektedir. Zaten Farsça ve Kürtçe “Hezex”, Arapça “Ğazze” ve İbranice “Azza” isimleri arasındaki benzerlik, hemen göze çarpmaktadır.

* * *

İnsanlık tarihindeki ilk erdemli toplum, ilk fazilet ülkesi, ilk barış ve adalet devleti, bir gemide kurulmuştu; Hz. Nûh (as)’un yaptığı gemide.

Sonuncusunu da biz yine bir gemide kurduk.

Mavi Marmara hadisesini “destan” yapan en önemli özellik, budur. Biz Mavi Marmara gemisinde bir ülke kurmuştuk, kardeşlerim, bir ülke! Barış, kardeşlik, dostluk, dayanışma, paylaşma ve sevgi ülkesi. Sevgi devleti.

Biz gemideki bu barış ülkesini, sevgi devletini açık denizlerde, denizin ortasında kurduk. Çünkü anakaraya, Tewhid ve adalet yolundan ayrılan insanların yaşadığı, şirk ve tuğyan temelleri üzerine kurulan devletlerin hüküm sürdüğü kara parçalarına uzak olmamız gerekiyordu. Toprak üzerinde, coğrafyalar üzerinde, karada her türlü şirk, zûlüm, tuğyan, ifsad, bozulma, yozlaşma, savaş, kin ve nefretler sınırsızca yaşandığı için, bizler “Su”ya hicret etmiştik.

Ve yine kaderin cilvesine bakın ki, gezegendeki tüm kıt’âlara da aynı uzaklıkta bulunuyorduk. Bildiğiniz gibi, “Eski Dünya Kıt’âları” olarak tabir edilen kıt’âlar, üç tanedir. Bunlar Asya, Avrupa ve Afrika’dır. Biz her üçüne de eşit uzaklıkta demir atmmıştık; her üçüne de eşit uzaklıktaydık.

Kuzeyimizde Yunanistan vardı, yani Avrupa. Doğumuzda Lübnan ve Filistin vardı, yani Asya. Güneyimizde ise Mısır vardı, yani Afrika. Biz üçünün tam ortasında, uluslararası sulardaydık.

Suya hicret etmiştik; suyla yıkanmak, suyla arınmak, suyla temizlenmek için. Topraklar üzerinde yaşanan ve yaşatılan her türlü zûlüm, şirk, tuğyan, savaş ve sömürüye inat, su üzerinde yeni bir ülkenin, yeni bir devletin, hatta, yeni bir medeniyetin temellerini atmak için.

Bizim denizin ortasında, gemide kurduğumuz ülkenin nüfûsu 587 idi. En küçük vatandaşımız 1 yaşında (18 aylık), en büyük vatandaşımız ise 88 yaşındaydı (Vatanın ismi Mavi Marmara). Vatandaşlarımız arasında her dînden (Müslüman, Hristiyan, Yahudî, Hindu, Budist, Şintoist, ateist), her mezhebden (Şiî, Sünnî, Katolik, Protestan), her ülkeden (Türkiye, Lübnan, İran, Yemen, Kuveyt, Özbekistan, Malezya, Endonezya, Kore, Mısır, Cezayir, İspanya, Belçika, Yunanistan, İsveç, Büyük Britanya, İrlanda, Bosna – Hersek, ABD, Brezilya, Arjantin), her coğrafyadan (Kürdistan, Keşmir, Doğu Türkistan, Açe Sumatra, Patani, Katalonya, Sicilya), her ırktan (siyâh, beyaz, sarı), her kavimden (Türk, Kürt, Fars, Arap, Berberî, İbranî, Elen, İtalyan, Boşnak, Arnavut, Leh, Katalon, Valon, Alman, İngiliz, İskoç), her dilden (Türkçe, Kürtçe, Farsça, Arapça, Yunanca, Macarca, İspanyolca, İtalyanca, Almanca, Fransızca, İngilizce, İsveççe, Peştuca, Tacikçe, Uygurca, Malayca, Japonca), her cinsiyet ve yaş grubundan (kadın, erkek, çocuk, yaşlı, genç kız ve genç erkek), her sosyal sınıftan ve meslek grubundan (imam, papaz, kanaat önderi, sivil toplum temsilcisi, gazeteci, yazar, sanatçı, yönetmen, esnaf, ırgat, aşçı, işçi, doktor, mühendis), her giyim şeklinden ve yaşam tarzından (sakallı, sakalsız, kafası takkeli, vücûdu dövmeli, başörtülü, başörtüsüz, şalvarlı, kot pantolonlu, sarıklı, küpeli) insanlar vardı.

Bizim denizin ortasındaki bir gemide kurduğumuz ülke, toprak üzerinde kurulmuş dünyadaki 200’ün üzerindeki ülkenin hiç birine benzemiyordu. Mavi Marmara gemisinde kurduğumuz ülkenin şöyle bir özelliği vardı: Farklı dîn ve mezheblerden, farklı ırk ve kavimlerden, farklı coğrafya ve meslek gruplarından gelen bu insanlar, gemideki ülkede barış içinde, kardeşçe yaşıyorlardı.

Dünyadaki hiçbir ülkenin başaramadığı bu barış ve kardeşlik bizler bir gemide kurduk, denizin ortasında. Farklılıkların çatışma ve kavga sebebi olarak değil, zenginlik olarak görüldüğü bir ülke kurmuştuk denizin ortasında.

Bizim ülkemizde kavga yoktu, kin yoktu, düşmanlık yoktu. Eşitsizlik, adaletsizlik de yoktu. Beyazın siyâhtan, Sünnî’nin Şiî’den, Türk’ün Kürt’ten, erkeğin kadından, profesörün ırgattan hiçbir üstünlüğü yoktu. Herkes eşitti, dahası, herkes kardeşti.

Bizim ülkemizde kimsenin kimliği “üst kimlik” değildi. Kimsenin anadili yasaklanmıyor, kimse düşüncelerinden dolayı mahkûm edilmiyor, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin ismi zorla değiştirilmiyordu. Kimse de başörtülü diye gemiden kovulmuyordu.

Bizim ülkemizde ırkçılık yoktu, millîyetçilik yoktu, mezhepçilik yoktu, grupçuluk ve taassub yoktu. Dikenliteller yoktu, sınırlar yoktu. Putlar, büstler de yoktu.

Herkes ibadetini özgürce yapıyor, herkes kendi mezhebine ve meşrebine göre özgürce âmel ediyor, herkes kendi düşüncesini özgürce başkalarıyla paylaşabiliyor, herkes yaşam tarzına uygun kıyafetleri özgürce giyebiliyor, herkes anadilini özgürce konuşabiliyordu.

Gemide öylesine güzel arkadaşlıklar kurulmuş, öylesine güzel bir kardeşlik ortamı doğmuştu ki, bunu kelimelerle anlatmak mümkün değil. Başörtülü hanımlar ile başörtü takmayan hanımlar, sarıklı ve sakallı erkekler ile sırtları ve kolları dövmeli erkekler, “öz kardeş” olmuşlardı gemide, arkadaş olmuşlardı. Hangisiyle konuşursanız konuşun, aynı şeyleri söylüyorlardı, dilleri aynı cümleleri telaffuz ediyordu.

Çünkü, yolcular arasında, bunca farklı özelliklere rağmen, “ortak” olan bir şey vardı: Herkes, aynı amaçla gemiye binmişti, aynı duygu ve kaygılarla bu yolculuğa katılmıştı.

İşte Mavi Marmara’daki 587 yolcuyu “kurşunla birbirine saf gibi bağlanmış” kardeşler haline getiren, bu “Ortak Payda” idi.  Bu ortak duygu, ortak amaç, “Gazze” idi.

Gazze, insanlığı birleştirmişti.

* * *

Akdeniz açıklarında siyonist korsan saldırıya uğrayan Mavi Marmara gemisi, tarihe geçen, hatta kendisi tarih yazan ve ibretlerle dolu bir hadisedir. Mavi Marmara yolculuğunun hem kendisi bir destan, hem de bu yolculuğun her etabı, her günü, bu destanın her sayfası, her paragrafı ayrı bir öykü.

Akdeniz’in mavi suları mürekkep olmalı ve bu destanı yazmalı.

Mavi Marmara’nın romanı yazılmalı, filmi çekilmeli, tiyatrosu yapılmalı, derneği kurulmalı. Mavi Marmara üzerine makaleler kaleme alınmalı, kitaplar basılmalı, şiirler yazılmalı, şarkılar ve ezgiler bestelenmeli, oyunlar sergilenmeli, resimler ve karikatürler çizilmeli, etkinlikler ve paneller düzenlenmeli, dersler ve konferanslar verilmeli, televizyon programları ve belgeseller yapılmalı.

“Mavi Marmara” isimli bir dernek kurulmalı. Mavi Marmara hadisesi okullarda ders olarak okutulmalı. Camilerde Mavi Marmara hutbesi verilmeli. “Mavi Marmara” isimli bir dergi çıkartılmalı.

Mavi Marmara’da şehîd olan İbrahim Bilgen (1949 Siirt), Çetin Topçuoğlu (1956 Adana), Cengiz Songür (1963 İzmir), Fahri Yaldız (1967 Adıyaman), Cengiz Akyüz (1969 Hatay), Ali Haydar Bengi (1971 Diyarbakır), Cevdet Kılıçlar (1972 Sivas), Necdet Yıldırım (1978 İstanbul) ve Furkan Doğan (1991 Kayseri )’ın isimleri Türkiye’de ve özellikle de kendi memleketlerinde sokaklara, caddelere, parklara, okullara, camilere, gemilere, limanlara verilmeli. Siirt, Adana, İzmir, Adıyaman, Hatay, Diyarbakır, Sivas, İstanbul ve Kayseri’deki sivil toplum örgütleri ve duyarlı vatandaşlar, Mavi Marmara’da şehîd “kazanmanın” onur ve kıvancıyla, vilayetlerindeki sokaklara, caddelere, parklara, okullara, camilere şehîdlerinin isimlerini vermek için her türlü resmî ve sivil girişimde bulunmalı.

Edebiyatımızın, sinemamızın, tiyatromuzun, müziğimizin gündemi Mavi Marmara olmalı. Sivil toplum temsilcilerimiz, kanaat önderlerimiz, âlimlerimiz, akademisyenlerimiz, edebiyatçılarımız, şâirlerimiz, sinema sanatçılarımız, yönetmen ve rejisörlerimiz, tiyatrocularımız, ses sanatçılarımız, ressamlarımız, karikatüristlerimiz Mavi Marmara’yı konu alan eserler ortaya koymalı.

Mavi Marmara unutulmamalı. Mavi Marmara yaşamalı, yaşatılmalı.    

Yaşatılmalı.

 

sediyani@gmail.com

NOT: Bana ait olan son fotoğraf, gemideki basın odasında, Şehîd Cevdet Kılıçlar tarafından, şehîd olmadan sadece üç saat önce çekildi.

YAZIYA YORUM KAT

12 Yorum