Bir sosyal vak’a olarak, son ‘mahallî seçimler’i nasıl yorumlamalı?

31.03.2009 16:59

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Bizim sosyal hayatımızı, -istemesek de- düzenlemek mekanizmasını elinde tutan bir rejim var.. Bu rejimin düzenlemeleri ve yaptırımları, yine ister istemez, bizim sosyal hayatımız kadar ferdî hayatımızı da etkiliyor..

O halde, bizi kuşatan bir sistemin içindeki bir sosyal hadiseyi, şu son mahallî seçimleri; dünyaya bakış ölçü ve  ideallerimizi unutmadan tahlil etmekte fayda olabilir, herhalde..

Çünkü, mahallî idareler, belediye sınırları içinde oturan ülke nüfusu yüzde 65-70’e ulaştığına ve vatandaşın kamu kurumlarıyla olan iş ve ilişkilerinin yüzde 65-70’i de,  bu mahallî idarelerle olduğuna göre, bu seçimlerin sonuçlarının genel seçim sonuçlarından daha önemsiz olduğu düşünülmemelidir..

Bunun içindir ki, mahallî seçimler, bir genel seçim veya bir referandum havasında cereyan etti..

Mahallî seçimlerin, üst yönetici kadrolar içindeki mekanizmalar ve labirentlerde hak ederek veya entrikalarla yukarılara tırmananlara nazîre olurcasına, taşrada/ çevrede kalmış rekabet unsurlarının, gelişen mahallî şartlarla, ‘agora’ya, sosyal alan’a çıkma çabalarına ve  tırmanma denemelerine dönüşmesine yardımcı olmak gibi bir özelliği de vardır..  

Nitekim, bu yolla kendi mahallî çevrelerinden Türkiye kamuoyunun tamamına hitab edecek şekilde sivrilen yeni simalar olduğu görülebilir..

*

Bu son seçimlerde, seçim listesinde 20’ye yakın parti gözükse bile, 5-6 partinin olduğu görülmüştür..

Bunlar, AK Parti, CHP, MHP, DTP, SP, DSP vs. olarak zikredilebilir..

Bu partilerden AK Parti, Mart-2005’deki mahallî seçimlerde yüzde 42 oy almıştı..

CHP 19, MHP 10.5, DTP 4.5, SP 4  civarında..

29 Mart 2009’da yapılan mahallî seçimlerde ise, AK Parti’nin yüzdesi, yüzde 39, CHP’nin yüzde 23, MHP yüzde 16, DTP yüzde 5.6, SP ise 5.2 olmuştur..

Tabiatiyle, bu tablonun Temmuz-2007’de yapılan genel seçim rakamlarıyla da bir ilgisi vardır..

*

AK Parti önceki kendi başarısına yenilmiştir; ama, seçimin başka galibi de yoktur!

 

AK Parti’nin iki yıl önceki genel seçimlerin 8 ve 5 yıl önceki mahallî seçimlerin de 3 puan gerisinde kalması üzerine, bu seçimin mağlubu gibi gösterilmeye çalışılması yolunda yoğunu bir medyatik tuzak sergilenmesi, ilginçtir.. Halbuki, bu duruma bakılırsa, ortada ‘kim kazandı, kim kaybetti’ sorusuna şöyle karşılık verilebilir:

AK Parti, kendisine aid önceki başarısına yenilmiştir.. Ama, seçimin galibi de, mağlubu da kendisidir; onun için, buruk bir zafer ve de sevinçli bir mağlubiyet sözkonusudur..

Çünkü, seçimin başka galibi de yoktur..

CHP, onca çırpınmalarına rağmen, 5 yıl önceki mahallî seçimlere göre, ancak yüzde 3, MHP yüzde 6, SP de yüzde 1 oy, DTP yüzde yarım arttırımı gerçekleştirebildiyse..

En büyük iki muhalefet partisinin CHP ve MHP’nin aldığı oy yüzdesi, AK Parti’nin oy yüzdesine ancak yetişebiliyorsa, orada, nasıl bir başarıdan söz edilebilir?

Bu arada, MHP ile CHP’nin, AK Parti’ye karşı, -liderler kademesinde- fiilî bir denge ortaklığı oluşturması da ilgi çekicidir.. Ama, muhalefet partilyeri  bir alternatiflik umudu sergilememiştir..

Unutulmasın ki, 2000-2001 yıllarında yaşanan ve sadece ülke içindeki şartlardan kaynaklanan  büyük sosyo-ekonomik kriz sonrasında yapılan seçimlerde, kemalist/ laik rejimin kurucu partisi olan 80 küsur yıllık CHP dışındaki bütün partiler baraj altında kalıp boğulmuşlar ve sahneye AK Parti çıkmış ve yüzde 35 oy aldığı halde, Seçim Kanununun ilginç çarpıklığı sâyesinde, Meclis’teki sandalyelerin yüzde 65’ine sahib olmuştu..

Ama, 2007 Baharı’nda Cumhurbaşkanlığı seçimi AK Parti’ye yaptırılmak istenmeyince ve 27 Nisan 2007’deki Genelkurmay Muhtırası da, Tayyîb Erdoğan’ın, genel seçimi 3 ay erkene alma kararıyla etkisiz hale getirilip, halkın yeni iradesini yüzde 47 ile kendi üzerinde toplayınca Cumhurbaşkanı’nı da milletin büyük ekseriyetinin istediği şekilde seçtirmiş ve sosyo-politik yapıyı temelden değiştirmeye yönelik, temkinli, sınırlı bir değişime yönelmişti.. Ama, bu değişimler bile, AK Parti’nin Anayasa Mahkemesi’nce kapatılmak istenmesi gibi bir noktaya gelmesini kaçınılmaz hâle getirmiştir..

Keza, 3 Kasım 2002 seçimlerinde iktidara geldiği andan itibaren, AK Parti’nin nasıl ve ne gibi askerî darbe hazırlıkları gibi entrikalarla sürekli karşı karşıya bulunduğunu ortaya koyan ‘Ergenekon Soruşturması’ ve yargılamasının yapılabilmesi bile bir büyük gelişmedir ve dokunulamıyanlara, dokunulmaya başlanmış olması  asla küçümsenmemelidir..

29 Mart 2009 mahallî seçimlerine böyle gelinmiştir..

Ve amma, bütün dünyayı derinden sarsan büyük ve global ekonomik krizin ortasında..

Bu krizin, dünyayı sarstığı ve ekonominin sıkıntılı bir durumda olmasına rağmen, böyle bir zaman diliminde yapılan mahallî seçimlerde, muhalefet partilerinin alternatif olamadıkları, bir umut vermediği, ortaya bir proğram koyamadıkları aldıkları oy yüzdelerinden de anlaşılmaktadır.. Ve keza, bu global ekonomik kriz içinde,  Türkiye’nin yine de kontrollü bir sosyo-ekonomik manzara sergilediği ve bunda AK Parti’nin herşeye rağmen, yine de güven kaynağı olduğu, aldığı oy yüzdesinden anlaşılmaktadır..

*

Alınması ve üzerinde düşünülmesi gereken dersler..

Elbette ortaya çıkan tablodan alınması gereken dersler vardır..

Türkiye’deki anayasa düzeninin cendere ve çerçevesi içinde, 6,5  yıldır sınırlı bir şekilde iktidarda bulunan AK Parti, iktidardakilerin daima yıprandığına dair genel görüşe paralel olarak, 5 yıl önceki mahallî seçimlere göre, yüzde 3’lük, 2007’deki genel seçimlere göre yüzde 8’lik bir gerileme manzarası sergilemiştir..

Halk, bütün partilere bir  ‘balans ayarı’  yapmış;  AK Parti gemisinin kaptanına da, daha dikkatsiz giderse, desteğini çekeceğinin sinyalini vermiştir..

Ama, mevcud rejimin bünyesi içinde, zâten beşer planında halk desteği dışında bir gücü olmayan bu siyasî hareket böylesine dövülürken; daha önce yüzde 1 veya yüzde 2’lik oy almış olan partilerin şimdi oylarını yüzde 3’e, 5’e çıkarmalarına bakarak, yüzde 300 arttırdığı gibi rakam oyunlarıyla yanıltmalara gidilebilmektedir.. Medyada bu yönde kıyasıya değerlendirmeler yapılırken, CHP ve MHP liderlerinin, bir başarıdan sözetmekte epeyce temkinli davrandıkları ve çevrelerindekiler kadar bir başarı sevincini sergilemeyip, seçim sonrasında iki gün boyunca, ekranlarda gözükmeyişleri de ilgi çekicidir..

Seçim sonrasında, Tayyîb Erdoğan ise, hemen o seçim akşamının geç saatlerinde yaptığı ilk açıklamada,  ‘seçmenin verdiği mesajı aldıklarını, bunu değerlendireceklerini’  ifade ediyordu..

Umarız, bu sözüne uygun hareket eder..

Anlaşılmaktadır ki,  AK Parti, seçmenin yaklaşık yüzde 40’ının gözünde, mevcudu durumda, yine de kötünün iyisi veya tercih edilebilir bir konumda..

Öteki partilerin geçmişteki başarısızlıklarına göre bugün aldıkları oylarla yüzde şu kadar ilerleme kaydedildiği söylenirken, bu bakış açısı, ‘vurun abalıya...’ mantığıyla AK Parti’den esirgenmektedir.. Kaldı ki, -mâdem ki, genel ve mahallî seçimlerin sonuçları istendiği şekilde kullanılmaya çalışılıyor, o halde-  gerileyen bir AK Parti kadar;  3 Kasım 2002  genel seçimlerinde aldığı yüzde 34.5’luk oya göre, 4-5 puanlık bir ilerleme kaydeden bir AK Parti’den söz edilebilir..

Ve, dünyanın yaşamakta olduğu büyük ve global ekonomik kriz dolayısiyle, AK Parti’li iktidar yıllarının, son 6 yılın ‘en kötü ve düşük büyüme hızı’na gelindiği halde, büyük kitlelerin AK Parti’den desteğini yine de çekmediği bile söylenebilir..

Ve umarız, Tayyîb Erdoğan da sergilediği hizmet performansına ve hizmetlere bakarak, ‘fethedilmeyi bekleyen yerler’  olarak gördüğü şehirlerin elde tutulamaması karşısında, bu zamana kadar kullandığı dil ve argumanların yerinde olup olmadığı üzerinde de, daha bir derinlemesine düşünür..

Özellikle, bazı şehirlerin mahallî liderlerinin geriye itilmek istenmesinde (Urfa örneğinde) olduğu gibi yanlış teşhisler üzerinde düşünülmesi gerekmektedir.. Ama, çok başarılı olduğu kabul olunan ve başarılı bir belediyecilik sergilemiş olan Antalya, Manisa, Balıkesir, Van, Siirt gibi yerlerdeki Belediye Başkanlıkları’nın kaybedilmesi, ‘hizmet’in yetmediğini göstermiştir..

(Sivas’ın kaybedilmesi ise, tamamiyle BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun elîm bir helikopter kazasında hayata vedâ etmesi üzerine, hemşehrilerinin bir vefası olarak değerlendirilmelidir.)

Keza, Güneydoğu’da yapılan onca hizmet ve TC sisteminin onca ideolojik, bürokratik ve kanunî engellemelerine rağmen, Tayyîb Erdoğan hükûmetinin kürd etnisitesine mensub olan kitlelerin fıtrî  özelliklerine uygun yaşayabilmeleri yolunda devrim çapında yaptırabildiği  büyük çaplı değişiklikler de ma’kes bulmamıştır..

Bu arada, özellikle küçük merkezlerdeki bir çok belediyenin, aynı siyasî çizginin lider farklılığından meydana gelen çatallaşmasıyla, AK Parti ve SP rekabeti yüzünden, MHP’ye ve ve bazen de CHP’ye kaptırılmış olması da ilginçtir.. Bu tabloda, ciddî bir iddiası olmamasına rağmen, siyasî arenada tutunabilmek için, varlığını isbatlaması için, inad ve ısrarını sürdürmekte kararlı gözüken tarafın, ‘seçilmesem de, seçtirmedim ya..’ gibi bir hırslı noktaya geldiği de görülmüştür.. Bu da, politik mücadelelerde hele de bundan sonrası için,  daha bir normal karşılanmalıdır.. Çünkü, artık o ayrışmalar kendi mecralarında ilerlemeye kesinkes kararlı gözükmekteler..

Böyle bir sosyo-politik tabloda, Tayyîb Erdoğan’ın, partisinin tek otoritesi görünümü vermesinin karizma olarak nitelendirilmesi, başarı zamanlarında mümkün ise de, bunun hele de başarısızlık dönemlerinde bir dezavantaj olarak değerlendirileceği ve bir götürüsünün de olacağı ve ‘karizmanın çizildiği’ görüntüsünün ortaya çıkacağı da unutulmamalıdır..

Bu insan psikolojisinin tabiatında vardır..

Başarıya hep gıpta edilir ve hattâ kullanılan yöntemler yanlış bile olsa, genelde kimse, ‘Nasıl kazandın?’ diye sorgulanmaz ve suçlanmazken; başarısızlık anlarında, herkes tekmeleyecek birisini arar.. Kaldı ki, o tek lider havasının ve karizmatiklik iddiasının da, kişi üzerinde derin ve menfi/ olumsuz etkileri olup; karşılaştığı bir başarısızlık ânında, uğranılan adrenalin düşüklüğünün etkisiyle, bu karizmanın daha bir parçalanmasına koşulacağı da açıktır..

*

Kemalist-laiklerle, türkçü ve kürdçü şovenistler giderek kemikleşirken; geniş müslüman halk kitleleri de..

 

29 Mart 2009 mahallî seçimlerinin ortaya çıkardığı tabloya bakarken..

Kemalist laiklerle kürdçü şövenistlerin giderek daha bir kemikleştiğini ve ülkenin geleceği açısından daha bir tehlikeli bir sosyal kırılma ve kopma çizgisine doğru ilerlediklerini söylemek fazla bir iddia olmamalıdır..

Müslüman halk kesimleri ise, kendilerini cenderesinde sıkıştırmış bulunan TC resmî ideolojisinin ve türkçü şovenist söylemlerin etkisinden kurtulamamış olsalar da; bu sıkıştırılmışlık ve sosyal fırtınalar içinde, İslamî değerlerle nasıl tutunabileceklerini ve nereye varılacağını kestiremeden ve hattâ bazen türkçü şovenizmin en katı söylemleriyle de karışık bir muhafazakârlık anlayışı içinde, duruma hâkim olacağını ümid ettikleri siyasî kadroları sınırlı bir şekilde desteklemeyi sürdürmektedirler..

Ama, türkçü şövenizm ve bütünüyle resmî ideoloji kendi egemenliğinden asla geri adım atmadan, bir takım lûtuflar halinde bazı değişiklikler yapmaya kalkışsa bile, bunlar geri tepmiş ve hattâ kürdçü şövenizmi de aynı derecede daha radikal taleblere yönlendirmiştir..

Ve DTP, bugün Güneydoğu Anadolu’da, (DTP m. vekili Emine Ayna’nın seçim öncesinde açıkça ifade ettiği üzere) ‘Bize oy vermeyen kürd değildir..’ gibi bir noktaya bile vardırmıştır, iddialarını.. Bunun türkçü versiyonunun da, yarınlarda, türkçü şovenistlerce kullanılmak istenmesi halinde, ortaya çıkacak sosyal kaosun tasavvuru bile ürkütücüdür..

Burada ap-açık bir yeni kimlik oluşumunun yeni adımlarının atıldığı ve TC vatandaşlığı kimliğinin de bugünkü ana çerçevesiyle bölgedeki kitlelerini beyin ve kalb ölçülerine dar geldiği, yeni bir kimlik aidiyetioluşuturulması için adım atmak isteyenlerin beklediği bir sosyal  ve tehlikeli oluşumlara da yol açabilir..

Evet, bu mahallî seçimler, resmî ideolojinin şekillendirdiğini zannettiği dış yapının içinden ilginç ipuçları, mesajlar, derin zaafiyet ve hattâ tümörler oluştuğunun işaretlerini vermiştir.. Seçim sonrasının haritasına şöyle bir bakmak bile, bu durumu anlatmaya yeter..

Daha çok Akdeniz ve Ege’nin sahil şehirleriyle Trakya’da, laik kesimlerin yönlendirdiği kesimler kendi yaşama biçimlerinden asla vazgeçmiyeceklerinin işaretini vermekte  ve CHP bünyesinde belirginleşen bu sosyal oluşum, en yaygını olması hasebiyle, ilk planda göze çarpmakta..

AK Parti’ye ve tabanda ona nisbeten yakın kabul edilen  ötekilere oy verenler günlük gelişmelere göre oylarının yönünü ve partilerini değiştirebilirken, laik kesimlerin bu hususta ne kadar ısrarlı oldukları;  Ankara- Çankaya’nın, İstanbul’da Beşiktaş ve Kadıköy’ün, Nişantaşı’nın ve başta Edirne olmak üzere bütün Trakya’nın ve Ege sahillerinin genelde sergilediği  tabloyla daha çarpıcı şekilde ortaaya çıkmaktadır.. (Ki, İzmir’in 28 ilçesinden sadece birisinin AK Parti tarafından kazanılması gibi) çarpıcı kemikleşmişlik manzaraları, bu tehlikeli eğilimi ap-açık göstermektedir..

Güneydoğu’da ise, kürd etnisitesine dayalı bir şovenist kimlik, tehlikeli bir tırmanışdadır.

DTP’nin, ülkenin diğer yerlerindeki kürd kitlelerinden ziyade, sadece Güneydoğu’da ve kürd etnisitesine dayalı bir  kimlik vurgusunu ön planda tutarak kitlevî olarak oy alması,  ülkenin diğer kesimlerinde, bugün muhafazakârlık temeli üzerine birleşen kitlelerin, resmî ideolojinin tarif ettiği şekildeki bir türkçü şovenizme kayabileceği tehlikesini geliştirmesi ihtimali de gözden ırak tutulmamalıdır..  Türk etnisitesine dayalı bir kimlik vurgusunu bayrak edinen bir MHP‘nin oylarını arttırması, başka hangi hizmetleriyle veya hizmet vaadleriyle izah edilebilir? Çünkü, ortaya çıkmıştır ki, sosyo-ekonomik plandaki hizmetler açısından, mevcud partiler arasında hiç birisi, AK Parti’yi geride bırakacak durumda değildir, fiilen.. 

Bu görüntü ve gelişmeler, evet, sıradan bir seçim mesajının ötesinde, ülke insanlarının arasında, birbiriyle giderek uzlaşamıyacak derecede derin uçurumlar meydana gelmekte olduğunun habercisi olarak da ele alınmalıdır..

Ve (üstelik de, ekonomik krizin en fazla yaraladığı) Doğu ve Orta Anadolu, Doğu Akdeniz,  Karadeniz ve Marmara bölgelerinde ise, daha çok AK Parti, MHP ve SP kitlelerince temsil olunmaya çalışılan  İslamî ölçülere bağlı kalmaya daha fazla dikkat etmek mânasında ‘muhafazakâr’ kitleler, ülkenin ve bir ‘inanç topluluğu’ mânasında anladıkları ‘millet’in birliği için hassas olduklarını ortaya koymaktadırlar.. (AK Parti ve MHP’nin bünyesi içinde birçok kozmopolit unsurları taşımasına ve MHP liderliğinin, CHP liderliği ile ruh ikizliği görünümünden gurur duyacağını açıklamasına ve SP’nin manevî lideri Erbakan’ın da -seçimin iki gün öncesinde-‘Ulusalcılar Millî Görüş’e yaklaştılar. Ergenekon’un ne olduğunu bilmiyorum..’ gibi açıklamalarına rağmen, Anadolu’daki büyük kitlelerin, ülke sathında oluşan o farklılaşmaya karşı kitle olarak büyük bir dayanışma içinde oldukları da,  üzerinde ayrıca durulması gereken bir sosyal olgudur.. Ve bu üç partinin tabanındaki yakınlığa ve hattâ zaman zaman aynîliğe rağmen, özellikle AK Parti ve SP’nin tepe noktalarındaki yönetici ve yönlendirici kafaların birbirinden daha bir uzaklaşması açısından, birbirleriyle uzlaşmaları,  hele bu seçimden sonra daha bir zor gözükmektedir..)

AK Parti’nin (yani Tayyîb Erdoğan’ın),  ülkenin -hangi etnik kökenden gelirse gelsinler- halkımızı bir millet yapan temel değerlerin ne olduğunun bilindiğini, mecbûren  muğlak ifadelere sığınarak anlatmasıyla, bu birliği koruyabileceği şüphelidir.. Çünkü, en başta kemalist/laik resmî ideoloji, müslüman halka kitlelerinin kalbî beraberliğinin temellerini dinamitlemektedir, en azından 100 yıldır.. 

O halde asıl mücadele edilmesi gereken anlayış, o ideolojinin bizzat kendisidir..

Ve Tayyîb Erdoğan,  günü kurtarmaya -belki de bazılarının zannına göre sadece iktidarını sürdürmeye- ağırlık verdiğinden, böyle bir mücadeleyi göze alamıyabilir.. Ve o, bu zamana kadarki örneklere göre bu hususta en dirençli birisi olarak gözükmesine rağmen, bu konuda netice alamaz ve egemen-zorba güçlere bütünüyle teslim olursa, o zaman, gelecek hakkında bir tahminde bulunmak daha bir zorlaşabilir..

Yani, arabayı devirmeden yol almanın zorluğu TayyîbErdoğan için de daha bir artmaktadır.. Üstelik,  bizim Osmanlı’dan beri gelen ‘yeniçerilik hastalığı’na mübtelâ bir geleneğimiz ve siyasî kültürümüz ve güç karşısında, güçlüye sırf güçlü olduğu için, hattâ inanç adına bile destek veren veren bir ‘sultacı/ saltanatçı’ geleneğimiz da vardır, maalesef..

Bu arada,  AK Parti,  rejime egemen olan derin güçlerle çatışırsa, kaybedeceğinin endişesini yaşamıştır geçen sene, Anayasa Mahkemesi’nde, ‘kapatılma davası’nda.. Ama, rejime egemen olan oligarşik dikta güçlerine, bu gibi endişelerle teslim olursa, hem kendisi ve hem de halk daha bir kaybeder.. Ve sanıyorum ki, bunun telafisi sadece rejim için değil, müslüman halkımız için de, epeyce zor olur..

Bu bakımdan, bazı önemli fonksiyonları yerine getirme vazifesi yine de bizzat Tayyîb Erdoğan’a düşmektedir..

O, 29 Mart akşamı, geç saatlerde yaptığı ilk açıklamadaki sözlerini ‘quvve’den fiile’ geçirmeli ve halkın seçtikleri kimiler olursa olsun, kimseyi dışlamamalıdır.. Mesela, bu zamana kadar, halkın reyiyle seçilip gelmiş (başta DTP’li m. vekili ve belediye başkanları olmak üzere) nicelerine karşı sürdürdüğü, ‘tokalaşmaktan bile kaçınmak’ şeklindeki soğuk tavrı terketmeli ve kendisine en ağır saldırıları yapanlar konusunda, kanunî açıdan haklarını arasa bile, siyasî mücadelenin gereği diyerek, aynı sert uslûbla karşılık vermekten kesinlikle kaçınmalıdır..

Bunları Tayyîb Bey veya başkaları için dile getirmek kolaydır da, bizler bunu kendi küçük dünyamızda bile gerçekleştiremeyiz, genellikle..

Ama, Tayyîb Erdoğan, bulunduğu statüde, ilm-i siyasetin gereklerine ve inceliklerine daha fazla riayet etmek zorundadır..

Ve ülkemizde müslümanların bugünkü sosyo-politik yapı içinde, halkın tevecühüne bu derecede sahib olabilecek ve onun oluşturduğundan daha güçlü bir kadro çıkarma ihtimalinin henüz gözükmediği kanaatimi de tekrar edeyim..

Bunu, onun her ne yaparsa iyi ve doğru yaptığı manasında söylemeyip, problemin çetinliğini ve bugünkü resmî ideoloji ve mütegallibe / zorbalar zümresinin ülkemiz ve milletimiz  / İslam Milleti üzerindeki tahakkümünü ve ona karşı verilecek mücadelenin çetinliğini anlatmak için belirtmek için söylüyorum.. Yoksa, benim hiç bir kişi veya siyasî cereyana ümid bağlamışlığım yoktur.. Sadece bağlandığım ve milletimize aid ortak kalbî değerlerin hâkim olması açısından, hangi hareketin daha faydalı ve daha zararlı olabileceğini anlayabildiğim kadarıyla düşünürüm..  Her sözü, söyleniş niyetine uygun olarak doğru anlayanlar olduğu gibi kadar, yanlış anlayanların daima olabileceği de açıktır..

  • Yorumlar 12
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim