1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Bir Sevda Öyküsü ve Örnek Bir Kadın: Hz. Zeynep
Bir Sevda Öyküsü ve Örnek Bir Kadın: Hz. Zeynep

Bir Sevda Öyküsü ve Örnek Bir Kadın: Hz. Zeynep

Hz. Zeynep, ailesine sadık, vefalı olmanın zirvesindeki örneklerden. Dünya kadınlığı onu tanımaya çok muhtaç.

A+A-

Peygamberimizin en büyük (s) kızı Hz. Zeynep, kardeşi Hz. Fatıma ya da yeğeni diğer Hz. Zeynep kadar pek gündem edilmemiştir ne hikmetse. Oysa kendisi, annesi Hz. Hatice gibi tevhid mücadelesinin ilk üyelerindendir. Ailesine olan vefası ve taşıdığı büyük sevdaya rağmen Müslüman olması için onca uğraş gösterdiği müşrik kocasından gerektiği zaman ayrılmayı göze alabilmiş; kardeşlerine örnek bir abla olmuştur. Yaşamış olduğu sıkıntılara göğüs gerebilmesinin karşılığında Rabbimiz ona kocasını bağışlamış ama ne yazık ki genç yaşta Hakk'a yürümüştür.

Zaman gazetesindeki yorum sayfasında Prof. Dr. Suat Yıldırım, Rasulullah'ın (s) en büyük kızını yazdı. İlgiyle okuyacağınızı düşünerek iktibas ettik:

İŞTE KADIN

Prof. Dr. Suat Yıldırım / Zaman

Hz. Zeynep, ailesine sadık, vefalı olmanın zirvesindeki örneklerden. Dünya kadınlığı onu tanımaya çok muhtaç. Toplumumuzda onun hak ettiği kadar bilindiğini söyleyemeyiz. Bu itibarla onun hayatını özetlemeye çalışacağım. Peygamber Efendimiz'in (aleyhissalatü vesselam) kızlarının en büyüğü, ailenin ikinci çocuğu. Efendimiz'e nübüvvet görevinin verilmesinden hemen sonra değerli annesi Hz. Hatice ile beraber Müslüman olmakla şereflendi. Hz. Hatice kadınların ilki ise, Zeynep de genç kızlardan Müslüman olanların ilki. Yaklaşık on iki yılda altı çocukla şenlenen kutlu ve görgülü ailede abla olma sorumluluğu, ona erken dönemde büyük tecrübe kazandırdı. Hayat onu pişirip olgunlaştırdı. İki erkek kardeş, Kasım ile Tahir'in çocuk yaşta vefatları ailede büyük hüzünlere sebep oldu. On beş yaşında teyzesi Hale'nin oğlu Ebu'l-As ile dünyaevine girdi.

Genç eşler mizaç yönünden kaynaştılar. Kocası dürüst, çevresinde saygın, başarılı bir tacir idi. Zeynep ona Müslümanlığı münasip lisan ile anlatsa da, milletinin asırlık inançlarını bırakmaya yanaşmıyordu. Fakat Zeynep'e de müdahale etmiyordu. Zeynep, iyi bir eş olarak onu mutlu etmeye çalışıyor, işlerinde ona destek oluyordu. Sabırla, özellikle davranışlarıyla onu Müslümanlığa imrendirmeye gayret ediyordu. Kocasının akraba ve iş çevresinde, karısından ve kayın pederinden ötürü, dinini terk etti damgasını yemekten çekindiğinden, mahalle baskısı sebebiyle İslam'a yaklaşmadığını seziyordu.

Müslümanların sayısı birer ikişer artınca Mekke eşrafı konuyu ciddiye almaya, derken Müslüman olanları tehdit ve işkence etmeye başladılar. Güçsüzlere ve kölelere öldüresiye işkence etmekle kalmayıp Mekke'nin en şerefli ailesinden olmasına, hem de liderlerinden Ebu Talib'in kefaleti altında olmasına rağmen Peygamber Efendimiz'i de aşağılamaya girişiyorlardı. Mesela Kâbe'de namaz kılarken hakaret ediyorlar, secdede iken üzerine deve işkembesi bırakarak kirletme gibi muamelelere maruz bırakıyorlardı. Efendimiz'in erkek evladı kalmayınca, babasına destek verme işinin kendisine düştüğünü düşünen Zeynep onu kolluyor, su götürerek elini yüzünü yıkıyor, teselli etmeye çalışıyordu. O da, "Korkma yavrum, onlar babana zarar veremezler..." diye onu rahatlatıyordu. Vakti gelince, kardeşi Fatıma'nın da bu kollamayı yapıp, bu alçakça işleri yapan erkeklere müstahak oldukları sözleri söylediklerini biliyoruz.

Zeynep yirmi yaşında iken kadınlık âleminin iftiharı annesinin vefatı, Efendimiz gibi dört kızı için de büyük bir imtihan oldu. Aynı yıl, Peygamberimiz'in kefili olan amcası Ebu Talib'in de ölümü bu seneyi "hüzün yılı" yaptı. Baskılar iyice artınca, hatta Efendimiz'i öldürme planları başlayınca aziz babası Resul-i Ekrem ve üç kardeşi Rukiye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma Medine'ye hicret ederken o, şirk kampında kendisine diş bileyen bir ortamda müşrik bir kocanın evinde kalmaya mahkûm olarak gidemedi. Ama yıkılmadı, kocasına sadakati ve ailesine fedakârlığını sürdürdü.

Kocası, Hicret'in ikinci yılı 624'te gerçekleşen Bedir Savaşı'na katıldı. Putperestlere karşı zafer kazanan Müslümanlara esir düştü. Esirler fidye vererek kurtulabiliyorlardı. Bu esaret Zeynep ve kocası için hayatın en karanlık gecesi oldu. Bu zifiri karanlığın ileride ışığa yol vereceğini sonra öğreneceklerdi. Kâinat sahipsiz değildi. Kalplerin niyazını, mazlumların duasını, samimiliği neticesiz bırakmayan Yüce Yaratıcı'nın takdiri çok sürprizler saklıyordu. Ama o günkü yürek parçalayan durum, gerek Peygamberimiz, gerek kızı Zeynep için dayanılacak bir ıstırap değildi. Bunun dehşetini bizler tahayyül bile edemeyiz. Zeynep'in karşısında insanlığın efendisi, hak dini ve adaleti getirmiş, babası. Kendisi de O'nun bildirdiği dine gönülden bağlı, O'nu inkâr etmenin ebedî cehenneme götüreceğini biliyor. Diğer taraftan, zafer kazanmış komutan! Öbür yanda ona düşman safında yer alan kocası! Kocasına sahip çıkmak, Allah'ın elçisini, aziz babasını karşısına almak demek! Ayrıca hak dine ve aziz babasına gönülden bağlanmış rahmetli annesini de hiçlemek! Zeynep'in kalbi iki taraf arasında parçalanıyordu. Fakat sonunda, kendi konumunda yapması en uygun düşündüğü şeyi yaptı. Kocasını kurtarmak için elindeki avucundaki bütün paraları, hatta annesinin evlenme sırasında taktığı kolyeyi bile ortaya koyup Bedir'e gönderdi. Esirlerden birinin fidye çıkını gelip açılınca Hz. Peygamber'in gözü içindeki kolyeye takıldı. Daha dikkatle bakınca, "Bu Hatice'nin kolyesi!" dedi. Gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı. Onun da kalbinin kaç parça olduğunu tasavvur etmeye çalışalım. Bir tarafta Allah'ın verdiği görev; karşısında düşman kamptaki damadı. Öbür tarafta sevgili kızı. Bir tarafta da hak dini yaymak için düşmanlıklara karşı savaşan dava arkadaşları... Efendimiz bu dramatik ortamda arkadaşlarına, "Fidyeyi almak hakkınızdır, fakat dilerseniz Hatice'nin hatırasını Zeynep'e iade edip esirini bedelsiz salıverirseniz bu da sizin takdirinize kalmıştır." dedi. Ashabı, iade etti. Hz. Peygamber, Ebu'l-As'ı gönderirken, "Şimdi cari olan ilahi hükme göre Zeynep'le nikâhınız devam edemez. Onun Medine'ye gelmesine izin vermelisin. Almak üzere göndereceğim vekilime teslim etmelisin." diye söz aldı.

Aslında Zeynep, kocasını eş ve insan olarak beğendiği gibi, o da karısını aynı şekilde seviyordu. Fakat kendi yurttaşlarının gözünde, düşman tarafın komutanının damadı olduğundan, çevresi senelerdir baskı yapıp karısını boşamaya zorluyorlardı. O da cesurca direniyor ve, "Ona bedel olabilecek Kureyş'ten bir kadın bulabileceğimi düşünemiyorum." diyordu. Peygamberimiz çok geçmeden onu almak üzere Zeyd'i Mekke'ye gönderdi. Zeyd aile içinde büyümüş, o devir hükümlerine göre Zeynep'in ağabeyi idi. Ebu'l-As, kardeşi Kinane vasıtasıyla Mekke dışındaki Zeyd'e teslim işlemini yaptı. Durumu fark eden bir müşrik grup arkadan yetişip, içlerinden Hebbar, mızrak darbesiyle Zeynep'i deveden düşürdü. Hamile olan Zeynep çocuğunu düşürdü, kan revan içinde kaldı. Uzun bir maceradan sonra Medine'ye ulaştı. Efendimiz sevinmekle beraber son musibeti sebebiyle üzüldü ve şöyle dedi: "Zeynep pek hayırlı bir kızımdır. Benden dolayı hayli eziyet çekmiştir." Ayrıca damadını da takdir etti, "Aferin, doğru söyledi ve sözünü de tuttu!" dedi.

Zeynep 24 yaşında bir genç hanımdı. Çok kolay evlenebilirdi. Hatta o ortamda evlenmemesi yadırganırdı. Ne var ki kocasını unutamıyordu. Onun da kendisini sevdiğini, dalgalı bir denizde teknesiyle hidayet fenerine doğru yol almak için dalgalarla boğuştuğunu hissediyordu. Zayıf da olsa, içinde soluk bir ümit şulesi kaybolmamıştı. Günü geldi, akşamın birinde Medine'de bir haber yayıldı: Müslüman müfrezesi Medine yakınında Mekkelilerin ticaret kervanını, adamları ve malları ile ele geçirmiş. Kervanın başında Ebu'l-As varmış. Savaş hali sebebiyle Ebu'l-As'ın hayat hakkı yoktu. Zeynep sabahı zor etti. Sabah namazında mescide gidip Hz. Peygamber namazı kıldırmaya başlayacağı sırada, kadınlar tarafından yüksek sesle, bütün mescide duyuracak şekilde: "Ey Müslümanlar! Ben Resulullah'ın kızı Zeynep'im. Bilesiniz ki Ebul-As benim kefaletim altındadır!" Selam verdikten sonra Efendimiz cemaate, "Sıradan bir Müslüman'ın bile kefaleti geçerlidir." dedikten sonra Zeynep'in yanına gidip, "Onu hoş tutup ikramda bulunabilirsin. Fakat sana dokunmasın, biliyorsun ki o sana helal değildir." dedi.

Ebu'l-As İslam'a girmeyi reddetti. Üstelik mallarını da istedi: "Benim olsa istemem, fakat bunlar emanet, Mekke'de sahiplerine ulaştırma borcum var." Efendimiz ashabına, "Bu mallar ganimettir, meşru malınızdır. Ama siz nasıl isterseniz öyle yapın!" deyince, Müslümanların müsamahası mallarını da, hayatını da bağışladı. Ebu'l-As Mekke'de emanetleri verdikten sonra derhal İslam'a girdiğini cesaretle ilan edip şöyle dedi: "Aslında Medine'de iken içimden karar vermiştim. Fakat onlar can korkusuyla Müslüman olduğumu zannedeceklerdi. Siz de emanetleri getirmediğim için beni kınayacaktınız. İşte şimdi hür irademle, haklarınızı vermiş olarak Medine'ye hareket ediyorum!" İşte tam kayınpederine layık bir damat!

Efendimiz, yeni mehir ve nikâh olmaksızın Zeynep'i ona teslim etti. Senelerce süren sabır, sevgi, vefa, içtenlik Hak Teâlâ katında kabul buyuruldu, hasretler vuslat ile sonuçlandı. Kavuşma ancak bir yıl sürdü. Hz. Zeynep (r.anha) çilelerin, özellikle o mızrak darbesinin etkisiyle hastalıktan kurtulamamıştı. Otuz yaşında vefat etti. Ashab onun hükmî şehit olduğunu söylerdi. Ebu'l-As (ra) da ondan dört yıl sonra irtidad isyanlarına karşı yapılan Yemâme Savaşı'nda şehit oldu. Allah onlardan razı olsun. Onların güzel davranışlarını yeni nesillerimizde devam ettirsin.

HABERE YORUM KAT

4 Yorum