Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (9)

24.08.2010 04:07

Yakup Aslan

yakubaslan@gmail.com

Çocukluğumda dolaştığım dağlara benzemiyor buralar. Farklı bir yapısı, farklı bir havası ve coğrafya kitaplarının ne yapsa anlatamayacağı ayrı bir dünya var burada ve biz de bütün bu atmosferle kucaklaşmış bir şekilde zirveden aşağı iniyoruz. Oralarda söylenenin aksine; bulutların üstünde yürür gibiyiz. Zorlu dağları tırmanırken, yılmadan zirveye varmanın, tehlikeli bölgeyi rahat bir şekilde geçmenin verdiği gurur ve mutluluk, zafer kazananların yürüyüşüne dönüşüyor. Psikolojimiz, geçtiğimiz yerlerle doğru orantılı daha bir yüksek değer taşıyor. Sanki bir başka âlemde olduğumuzu hissediyoruz ve hissettiklerimizi birebir yaşıyoruz. Abdulhamit’i Soğrut’ta bıraktığımızı ve gideceğimiz yerlerde bizi büyük sıkıntıların beklediğini unutmuş bir şeklide, dağların doruklarında vecd âleminde yaşıyoruz. Kükürt ve diğer gazların bizi boğma endişesi olmasa, orada daha uzun süre kalmayı, dinlenmeyi, bulutların altında saklanan güzelliklerin ortaya çıkmasını beklemeyi çok arzuluyoruz. Ama tehlikeler buna izin vermiyor.

Hızımızı artırarak aşağı iniyoruz. Herkesi hızla geçiyor ve karların olduğu yerlerde de petumu altıma serip hızla kaymayı ihmal etmiyorum. Aşağı doğru kayarken en küçük bir hatanın, dalgınlığın bana pahalıya mal olacağını veya karların arasından yükselen kayalardan birine çarpabileceğimi düşünmüyorum bile. Bir sevinç, bir mutluluk beni kucaklamış ki dış dünya ile irtibatım neredeyse yok gibi. Yorgunluk ve bedenimdeki acıların iç içe oluşturduğu anaforda vecd âlemindeyim. Beni bekleyen sorun ve çaresizlikler yumağına rağmen, içimden dışıma taşmış bir mutluluk deryasında adeta kayboluyorum. Aşağılara indikçe toprağın yumuşadığını, bitkilerin giderek artış gösterdiğini görüyor; asırlık çınarların, çamların şekillendirdiği yeşil alanların varlığını keşfediyorum.

Çamların arasına vardığımızda, artık neredeyse her taraftan su sesleri gelmeye başlıyor ve üstünden geçtiğimiz her sudan birkaç avuç içmeyi kutsal bir görevi gibi telakki ediyorum. Neredeyse bir gün boyunca görmeye hasret kaldığımız bir dünyayı, zor ve sıkıntı süreçten sonra yeniden görmenin sevincini yaşıyoruz. Patika yolların yerini artık toprak yollar alıyor ve yerleşim alanlarının, medeniyet merkezlerinin yakın olduğunun habercisi gibi geliyor bize bu. İçimizdeki sevinç; zirveleri aşma ile irtibatlı olduğu gibi geleceğe dair projeler yapmaya yakın olmamızdan da kaynaklanıyor.

Artık en azından, bir savaşı görmüş, yaşamış durumdayız. İmkânsızlıklarla verilen bir mücadelenin nasıl olması gerektiğinin tecrübelerine sahibiz. Dünya imparatoru Sovyetlerin nasıl dize getirildiğini gördük sayıyoruz kendimizi. Bu tecrübelerle yeni bir süreç başlamalı diye düşünüyoruz.  MTTB ve İKO sürecinden sonra, bizi inkılâba götürecek yeni bir süreçteyiz ve bunun projelerini yapmamız kaçınılmaz olacaktır. Gençliğimizin en güzel dönemlerini mücadele içerisinde geçirdiğimiz Türkiye’nin, seküler ve laik anlayıştan kurtarılıp İslami bir yönetime geçmesi veya en azından Osmanlı geleneğini yeniden dünya üzerinde hâkim kılabilmek için bir şeyler yapmamız gerekir, diye düşünüyoruz. Birçok tecrübeden geçmiş insanlar olarak, artık geçmişten farklı bir şeyler yapmanın zamanı gelmişti artık.

Yol boyunca bu konulara dair içimde cereyan eden bir fikir tartışması, felsefi bir sorgulama, siyaset, sosyoloji ve kültürel analizler var. Belli bir dönem sürdürdüğümüz gayretlerimizin sahih bir model olmadığını, özellikle MSP tecrübemizde iyice öğrenmiştik. Durum değerlendirmesi yapıyor, öneriler getiriyor, projeler geliştiriyorum. Düşüncelerim ve adımlarım atbaşı gidiyor, yürüyüş ritmimiz ile zihnim aynı hızda uyum içinde ilerliyoruz. Soğuk, bitkisiz ve çeşitli tehlikelerin yaygın olduğu zirveden, yeşillikleri, verimli topraklara, sulak alanlara doğru hızla koşarken, geçmişin derinliklerinde kaybolduğumu kimseye hissettirmemek için en önde yürüyorum. İslamcılığın daha ilk yıllarına doğru, bulutların üzerinden uçarcasına uzanıyorum. Van’da MTTB’nin ilk günlerinde düzenlediğimiz büyük güreş turnuvasında, pehlivanların yürüyüş güzergâhı boyunca yapacakları yürüyüşte Türk bayrağının yanında taşınacak olan dernek bayrağını, sabaha kadar uğraşmış, kırmızı üzerine püskülleri de olan sarı simlerle orijinal bir bayrak yapıp, cumhuriyet caddesi üzerinde yürüyüş yapmış, ardından yeni süreçler yaşamıştık. Herkül Mustafa, Pehlivan Gazanfer gibilerin karşısına çıkardığımız Rus pehlivanın nereli olduğunu bugün bile bilmiyorum. İnandırıcı olması için, uzun bir hayvan postu bulmuş ve yazın sıcağına rağmen yol boyunca ona giydirmiştik. MSP ve Akıncılardan sonra kendi kafamızda şekillendirdiğimiz İKO’yu, aslında İslam Kurtuluş Ordusu olarak kullanıyor ve bu ismin anlamına uygun olarak hareket etmeye çalışıyorduk. Çoğu zaman alt yapısı olmamakla birlikte büyük gövde gösterisi yapmayı da ihmal etmiyorduk. Yaptığımız popüler eylemler, hakkımızda belli kesimlerde korku havası estirecek gizemli efsaneler üretmeye de kaynak oluyordu. Bu şehir efsanesine göre, dağlarda mevzilenmiş bir grup İKO’cu gece veya gerektiğinde gündüz dağdan iniyor ve eylemlerini gerçekleştirdikten sonra yeniden dağlara çekiliyordu. Çok kısa süreler içerisinde, birçok farklı yerde eylemlerin yapılması başka şekilde izah edilemiyordu.

Himalayalar’ın doruklarından aşağıya doğru inerken tarif edilmez bir sevinç vardı içimde. Afganistan’da hayal ettiğimiz cihat ortamının aslında gerçeklerle örtüşmediği ikileminden uzaklaşmak, aşılması imkânsız zirveleri aşmak ve eğitim devresini bitirmişlerin yeni mücadele evresine girmesinin başlangıcında oluşumuz bu sevincimizin kaynağıydı aslında. Belki de kontrolümüz dışında gelişen bir sürecin içerisinde olmamızdan dolayı yaşanan sıkıntılardan uzaklaşmış olmamız ve kim bilir belki de ateş çemberinden sağlam kurtulmamız mutlu ediyordu bizi.

Hayali bile zihinlerimizi zorlayacak seviyede tabii güzelliklerin içinden Pakistan’a doğru ilerliyoruz. Pakistan sınırından itibaren konakladığımız her yerde, yemeklerimizin ve içtiğimiz çayların parasını cebimizden veriyoruz. Bu durum, Afganistan’daki misafirlik döneminden sonra hoşumuza gidiyor.

Paraçınar, birkaç gün dinleneceğimiz bir Pakistan kasabası. Oradan Peşaver’e, yeniden Hizb-i İslami’ye geliyoruz. Abbas Kerimi bizi karşılıyor. Bizden önce gelen arkadaşları soruyoruz. Hüseyin dışında, kalanların geri dönüş yaptıklarını söylüyor.

Kısa bir süre sonra İran üzeri dönmemizin nerdeyse imkânsız hale geldiğini haber alıyoruz. İran, yeni bir uygulamayla, mücahitlerden kendi ülkesine giriş yapmak isteyenlere özel bir düzenleme başlatmış. Ellerinde hizip geçiş belgesi olanlar, sınırdaki sağlık kurumlarına gidecek, toplu olarak bir salonda göbekten aşağı soyunacak ve çubuklarla, avret yerlerinden numuneler alınacaktı. Sonuçlar gelinceye kadar mücahitler orada bekletilecek ve sonucu müspet çıkanlar, pastar denetiminde sınırdan içeri götürüleceklerdi. Pakistan’da salgın şeklinde hastalıkların olduğu gerekçesiyle yapılan bu uygulamada, toplu tahlil alımları biraz da ülkeye göçü zorlaştırmak, savaş halindeki ülkeye gitmek isteyenleri caydırmak amacına da yönelikti. Kesin gitmeleri gerekli olan hiçbir mücahit veya hizip sorumlusu böyle bir onursuzluğu kabul etmedi. Bizim arkadaşlarımız, daha önce biraz gevşek olan uygulama esnasında başkalarının verdiği tahlillerle sınırı geçebilmişlerdi. Çaresiz bekleyecektik. Cebimizdeki son parayı da tüketme noktasına gelmiş ve dilini, kültürünü bilmediğimiz bir ülkede sahipsiz bir şekilde sıkışmış kalmıştık.

Yurt dışına çıkmanın yollarını araştırmayla tükettiğimiz günün akşamı, Abbas Kerimi ile birlikte Hizib’te çareler üzerine konuştuğumuz bir esnada, Abdülhamit (Bahattin Yıldız) eli boynuna asılı bir şekilde yüzündeki tebessümle içeri girdi. Ben, Mustafa ve Hüseyin, buruk bir sevinçle, yaralı da olsa bir dostun bombaların, kurşunların, hava saldırılarının normalleştiği o zorlu topraklardan gelmiş olmasına yerimizden fırlayarak tepki veriyoruz. Kucaklaşıyoruz. Ağlamamak için göz göze gelmemeye çalışıyoruz. Uzun süre kısa kelimelerle, kaçamak bakışlarla hal hatır sorduktan sonra, olayı anlatmasını istiyoruz.

 Sovyetler’in Sultanpur’a saldırması esnasında sol omzundan yaralanmış Abdülhamit. Yanında birçok kişinin yaralanmış olmasını, ölmesini normal bir olay gibi anlattı. Biz onun yaralanmasından çok, savaş bölgesinde yalnız kalmaktan kurtulup gelmesiyle ilgileniyorduk. Abdülhamit’in yaralı olarak da olsa gelmesi sevincimize sevinç katmıştı.

Sabah olunca Abdulhamid’i Hizbin bir hastanesine yatırdık. Mevdudi cemaatinin yardımlarıyla organize olan bu hastaneye ek olarak birçok Kızılhaç hastaneleri Afganlılara hizmet ediyordu. Şems komutanla birlikte, birçok yaralı tanıdığa bu hastanede rastlayınca, duygusal anlar yaşadık. Abdulhamid’i Şems’in odasına yerleştirdikten sonra geri döndük. Onu ziyarete gittiğimizde sürekli, Suğrut mücahitleri olarak bir arada sohbet ettiklerine şahit oluyorduk.

Peşaver’de sıkışıp kalmanın verdiği sıkıntılarımızı, hastane ziyaretlerimiz büyük oranda hafifletmişti. Buna rağmen çaresizlik, ruhsal dengemizi de bozmuş, sinirlerimizi epey yıpratmıştı. Birbirimize bile tahammül edemeyecek hale gelmiştik. Eski muhabbetler, ileriye dönük proje üretmelerimizin yerini somurtkanlıklar, suskunluklar, öfkeler almıştı.

İran sınırından ümidimizi kestiğimizden yeni çareler arıyoruz. Avrupa’ya, hiziplerden birinin temsilcisi olarak gidip; en azından onlar adına toplanacak yardımlara destek olmak üzere bizi göndermek istediklerinde, geçmişte yaşadıklarımızın tamamını unutup sevince boğuluyoruz. Bu haber kendimizi yeniden toparlamamıza yardımcı oluyor. Hizipleri ziyaret ediyor, sokaktaki insanlarla konuşmaya çalışıyoruz. Bu konuşmalar arasında, Peşaver’deki temizlikçilerin, çöpçülerin de çoğunlukla Hıristiyan olduklarını öğreniyoruz. Bu dünyada eziyet ve yoksulluk çekenlerin, diğer dünyada cennetle mükâfatlandırılacaklarına inandırmışlar onları ve dolayısıyla hiçbir şekilde hallerinden şikâyetçi olmadıklarını görüyoruz. Bilinçsiz olarak onların bu teslimiyetlerine gıpta ediyoruz.

Avrupa’ya gönderilme meselesinin, sadece bir oyalama olduğunu öğrenmemiz uzun sürmüyor. İran, ateş bile olsa kendimizi içine atmaktan başka bir çaremiz kalmıyor. Ama nasıl? Çubuklarla, aleni bir alanda tahlil için insanlardan numune almaları bize olduğundan fazla onursuzluk duygusu veriyor. Ne pahasına olursa olsun, birçok insanın gözü önünde başka birinin hangi gerekçeyle olsa, onurumuzu incitici bir şekilde bizi rezil etmesine izin vermemeliydik. Çaresiz bekliyoruz. Beklemek bizi tüketiyor. Belirsizliğin, insanı bir mum gibi erittiğini yaşayarak görüyoruz. Yanlış olduğunu bilse de, insanın bir süreç içinde olması, belirsizlik kadar yıpratmaz. Bu yüzden, dönüş yolunda topladığımız enerjiyi, içimizdeki heyecanı tüketiyoruz, karamsarlık bir zehir gibi damarlarımızda yayılıyor, tadımızı darmadağın ediyordu. Misafirhanede, hesap ettiğimizden fazla kalmamız, ev sahiplerine ve bize rahatsızlık veriyor, bundan kaynaklanan gerginliğin de farkındayız. Ancak bu negatif elektrik, bir hayvan ölüsünden çıkan kötü koku gibi ciğerlerimize doluyor, oradan duygularımıza sirayet ederek bizi neredeyse işgal ediyor gibi. İtirazlar seslendirilmeye başlayınca, sıkıntılar adeta bizi boğuyor. Daraldıkça daralıyoruz.

Kurban bayramı. Minibüsler, insanların üst-üste yığıldıkları tarihi döküntü otobüsler çalışmıyor ve biz Abdülhamit’in ziyaretine gidememenin sıkıntısını yaşıyoruz. Bu arada Abdülhamit’i, cephe komutanlarından Emanullah yemeğe davet etmiş, o da bizi davet ettirmiş. Bundan haberimiz yok, dolayısıyla Abdulhamit’e kızgın güneşin altında yürüyerek nasıl ulaşabileceğimizin hesabini yapıyoruz. Bir de bakıyoruz ki Abdulhamit kapıda. Dr. Rabbani’nin arabası bizi bekliyordu. Hastanenin karşısında mahalle arasında yer alan Emanullah’ın bahçesinde tanıdık onlarca mücahitle birlikte bayramlaştık ve gün boyu bahçede yüksek çınarların altında birlikte kaldık. Afganlılar kendi aralarında sohbet ederken, biz de bir çınarın altında muhabbet ediyor, içine girdiğimiz çıkmazdan kurtulmanın yollarını arıyorduk.

Tükenmiş bir halde her gün gittiğimiz hastanede, kolları, ayakları kesik veya yaraları ağır olan mücahitlerin moralleriyle adeta tedavi oluyoruz. Yine böyle bir ziyaret günü, tek başıma var olan son paramla meyve alıp Abdülhamit’i ziyarete gidiyorum. Oturup muhabbet ediyoruz, ancak ben orada onunla değilim sanki. Sıkıntıların girdabında, boğuldukça boğuluyorum. Çıkmazların anaforunda dibe doğru çöküyorum. Durumumu fark edenler teselli etmeye çalışıyorlar, ancak dudaklarıma yansıyan acı tebessüm bile içinde bulunduğum durumu anlatmaya yetiyor. Bahçeye, küçük havuzun başına gidiyoruz, oturuyoruz. Ruhum hiçbir şekilde istikrar bulamıyor. İçimde giderek büyüyen bir kavga var. Ümitlerin, sonraki alternatiflerin son noktasına geldiğimin farkındayım artık. Konuşmaların bir faydasının olmadığını düşünüyorum. Vedalaşıp ayrılırken, hastane doktoru elime bir kaç sarı gül sıkıştırıyor. Yalnız başıma divane gibi sokaklara karışıyor, nereye gittiğimi, nereye gitmem gerektiğini bilmez halde yürüyorum. Kalabalıklar içinde yalnızım. Önümden geçen herkes bana bakıyor ben farkında değilim. Ağlamam, içimi boşaltmam gerekiyor, ağlayamıyorum da. Adeta boğuluyorum. Elimdeki gülü, içimdeki sıkıntıların, karamsarlığın doğallığıyla eziyorum farkında değilim.

Ben sokaklarda böyle kendinden geçmiş bir vaziyette dolaşırken, pejmürde giyimli biri gözlerimin içine bakıyor. Bakışlarında bir derinlik ve güç var. Kararlı ve etkileyici bir inançla gözlerimin içine bakıyor ve ben karşı koyamadan, tepki veremeden olduğum yerde donuyorum. Nerdeyse nefes almadan onun çehresindeki alaylı bakışa kapılıyorum. Şimdiye kadar gördüğüm insanlardan farklı bir duruşu, farklı bir bakışı var. Halimle alay eden bir tebessüm var yüzünde. Bununla yetinmiyor “haline bak utan!” dercesine elini sallıyor ve sonra “Xwuda darem çi xem darem!” diyor ve beni iliklerime kadar işleyen bir kuvvetle, üstümdeki bütün ağırlıkları alırcasına bir etkiyle sarsıyor. Ruhumdaki bütün düğümler bu sözle çözülüyor, karamsarlığın/karanlığın anaforunda çırpınan ruhum özgürleşiyor, ümitsizlikler içindeki kıvranışım bıçakla kesiliyor. Ruhum bir güvercin gibi yangınların, sıkıntıların, bitmişliklerin, tükenmişliklerin arasından fırlayıp masmavi gökyüzüne, bulutların arasına karışıyor. İliklerimden başlayan sıcak bir esinti bütün bedenimi kaplıyor. Şok oluyorum. Kendime gelip, fasih bir Farsça ile konuşan birini bulma ihtimali olmayan bu şehirde “Allah’ım var, ne gamım olsun ki!” şeklindeki sözü söyleyen o şahsı bulmaya çalışıyorum. Yoktu, yer yarılmış içine girmişti sanki. Kavrulan toprakta bir damla su gibi buharlaşmıştı adeta. Onu ne zaman aramaya başladığımı da bilmiyordum. Donduktan sonra çözülmem belki de asırlar sürmüştü. İlk defa İslam İnkılâbı sınırlarını geçtiğim veya Himalayalar’dan aşağı indiğim bir mutluluğun benzeri vardı ruhumda. Çözülmüştüm.

Sıkıntılar, çıkmazlar, kapanan kapılar, engeller artık umurumda değildi. Rahatlama, özgürleşmenin sonunda sıkıntılarımın aslında o kadar da büyütülecek boyutta olmadığını düşünüyorum. Kısa bir süre sonra birkaç haftalık boya işi bulmuştum. Elime iyi bir para geçecekti. Mustafa ile kısa bir sürede işe başladık. Çalışma esnasında, kaçak yollardan İran’a girebileceğimiz haberi ulaşıyor bize. İyilikler, güzellikler, müjdeler ardı ardına geliyordu. Buna seviniyor ve haberi Abdülhamit’e götürüyoruz. Onun da bizimle gelmesini ve tedavisine İran’da devam etmesini istiyoruz. Yolculuğun zor olabileceğini söylüyor ve kolunun sağalmasına kadar Peşaver’de kalmak istediğini söylüyor, zorlamıyoruz. Boya işini bitiriyoruz. Aldığımız 5000 keldarın 1000 keldarını Abdülhamit’e bırakıyoruz. Geriye kalan paranın büyük bir bölümünü kaçakçılara vermemiz gerekiyor. Kısa bir süre sonra İran sınırındayız. Hudut bölgesinden uzak bir köyde bizi bekleyen, üzerlerine makineli tüfekler monta edilmiş kamyonetlerle hareket edeceğimiz söyleniyor. Kalabalık bir grubuz, kamyonetlere dağılıyoruz.

Akşamüzeri başladığımız yolculuğumuz dağların en sarp noktalarında, uçurum kenarlarında devam ediyor. Kamyonetin üstünde makineli tüfeğin başında hazır bekleyen kaçakçı Beluç. Grub başkanımız, Beluçların özelliklerinden bahsediyor bize. “Onlarda hiçbir zaman ispiyon olmaz. İtirafçılık, işkencede çözülme, onların geleneğinde yoktur. Biri zaaf gösterip çözülürse, zaman geçirmeden susturuyorlar. İran hükümeti her tarafa hâkim olsa bile, bunların bölgesine hâkim olamaz!” diyor. Tetikte beklemeleri, sözlerinde durmada dakik olmaları anlatılanları doğruluyordu.

Karanlık basıncaya kadar, uçurumların kenarındaki kayalardan, araba lastiklerinin derin çukurlar açtığı yollardan, yeşillikler arasında gizlenmiş köylerden İran sınırını geçiyoruz. Araçların geri dönmesi gerektiği yerden itibaren yürüyerek yola devam edeceğimiz söyleniyor. Gece yarısına kadar yürüyoruz ve şehre belirli bir mesafe kaldığı söyleniyor. Konaklıyoruz. Hava oldukça serin, Zahedan şehrinde Afgan kimliğiyle dolaşacağımızdan, elbiselerimiz üzerimizde. Zamanın erken olmasından dolayı, birkaç saat uyuduktan sonra hareket edeceğimiz bildiriliyor. Havanın serinliğinden, gruplar halinde, tarlalarda, bulduğumuz çukurlarda uyumaya başlıyoruz. Hazırlıklı olduğumdan, petumu üzerime örtüp uyuyorum. Yanımda kalabalık bir grup var, onlar da uyumaya çalışıyorlar. Gecenin bir saatinde çevremde alışık olduğum seslerin olmadığını fark ederek uyanıyorum. Yanımda uyuyanlardan, hiç bir kimse kalmamış. İhtimalen soğuktan dolayı başka yerlere taşındıklarını düşünerek bütün araziyi aramaya başlıyorum. Sesleniyorum. Hiçbir yerde yoklar. Hep birlikte gittiklerine emin oluyorum artık. Ancak gideceğim yönü, bulunduğum noktayı bilmiyorum. Ayrıca rehber, çevrenin mayınlarla dolu olduğunu söylemişti. Hava tamamen karanlık, ay ışığı da yok. Gündüze kalırsam, belki de yakalanmadan önce caydırıcı kurşunlardan birine hedef olacağım. Dört tarafım dağlarla çevrili. Her tarafa bakıyorum, sadece bir noktada dağların ötesinde hafif bir ışık belirtisi var. Yanıltıcı da olabilir, ama çaresiz oraya yöneliyorum. Sabah namazına kadar yürüyorum ve hava hafifçe aydınlandığı zaman doğru yolda olduğumu anlıyorum. Bulduğum suyla namazımı kılıyorum ve görünmemek için şehrin dışındaki bir bahçenin duvarından içeri atlıyorum. Ortalık tamamen aydınlanıncaya kadar burada beklemem gerekiyor. Bir türlü geçmeyen zamana, yorgunluğa daha fazla direnemiyorum ve olduğum yerde petumu üzerime örterek uyumaya başlıyorum. Şehre ulaşmış olmanın verdiği gönül huzuruyla derin bir uykuya dalıyorum...

 

(Devam Edecek)

  • Yorumlar 9
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim