Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (7)

04.08.2010 16:00

Yakup Aslan

yakubaslan@gmail.com

İçinde bulunduğumuz grubun silahlarımızı almak istemesi ve bizim de vermeye yanaşmayacağımız ortaya çıkınca, mektup trafiği son çare olarak ortaya çıktı. Genel komutana yazılan mektupların neticesinde, bizim başka bir grubtan silah alarak yolumuza devam etmemiz kararlaştırılmıştı. Yeni mücahitlerle tanışmak ve uzun bir zamandan beridir devam eden psikolojik sürtüşmelerden kurtulmak için bu bize iyi bir fikir gelmişti. Silahlarımızı bırakmamızı ahlaken doğru bulmadığımız ve bir Müslüman’ın ilke sahibi olması gerektiği inancımız, onların her istediğine uymamızı engelliyordu. Cihattan büyük dersler çıkarmaya çalışmamızla birlikte, duruşumuzla onlara da belirli örneklikler teşkil etmemiz gerektiğine inanıyorduk.

Afgan cihadının içerisinde, insanların nasıl büyük bir fedakârlık ve özveriyle kendi istiklal ve özgürlükleri için savaştıklarını görmemiz, kafamızdaki mücadele yönteminin belirlenmesinde de etkili oluyordu. Zalim ve tağut bir sistem, ancak silah zoruyla değiştirilebilirdi. Bundan öncesinde siyasi ve kültürel çalışmalar yapmış ve buna ilave olarak Edip Yüksel’in komiser Naci’ye söylemiş olduğu gibi tebliği çalışmalarımızı, rejimle ayrışmamızı, safları tamamen ayırmayı da gerçekleştirmiştik. MSP çerçevesi içerisinde düzenlediğimiz mitinglerde, haki parkeli ve çoğunlukla askeri bot giyen militanlar olarak duvarlara “İslami Hareket Engellenemez!”, “Ya şeriat ya ölüm!” şeklinde yazarak bu sloganları ön plana çıkarıyor, sağcı ve solcu siyasi arkadaşlarımızdan kopyaladığımız militanca duruşumuzla, tabana ümit veriyorduk. Tam “artık en kısa zamanda İslam devrimi gerçekleşecek” dediğimiz sürecin arifesinde, bir general bütün dengeleri alt-üst ederek ümitlerimizi karamsarlığın, çukuruna gömmüştü.

Darbeyle birlikte, büyük kitleler halinde gövde gösterisi yapan gücümüz bir anda bizimle sınırlı hale gelmiş; bütün yakınlarımız ard arda tutuklanmış ve biz, çaresiz olarak ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştık. Ailemden bir ben kurtulmuş/kurtarılmıştım. Geriye kalanlar içerideydi. Babamı bir süre askeri cezaevinde tutmuşlar, kardeşlerimi de Diyarbakır cezaevine göndermişlerdi. Onların büyük bir baskı altında olduğunu düşündükçe, ‘askeri alandaki başarılarımızın daha fazla pekişmesi için elimizden geleni yapmalıyız’ diye bileniyordum. Bütün arkadaşların düşüncesi bu yönde gelişirken, Abdulhamit (Bahattin Yıldız) “halkı Müslüman olan ülkelerin topraklarında hâkim olan bütün tağutlar aynıdır ve değişmez” diyordu. Dolayısıyla “hangi ülkede bir tağuti sistem eksilirse, o Müslümanlar için bir kazanç olur ve bunu gerçekleştirmek için Afganistan iyi bir mücadele alanıdır” düşüncesini her fırsatta dile getiriyordu.

Biz olaya, ‘Afganlı kardeşlerimize destek olmak ve mücadele içerisinde gerekli olgunluğa erişmek’ hedefinden bakıyorduk. “Şehid” olmaktan da korkmuyorduk ve her defasında böyle bir mertebeye ulaşabilmek için şartları zorluyorduk. Afganlılarla tartışmalarımızda hep bu talep vardı. Onların, gariban halkın ekmeğine ortak olmaları veya hizmet etmeyenleri şiddetli bir şekilde dövmeleri, geçim sıkıntısı içerisinde olan halkı vergi vermeye zorlamaları bizi rahatsız ediyordu. Hergün halkın kafileler halinde, bu baskılardan ve Sovyetlerin yoğun hava saldırılarından dolayı bölgeyi terk etmeleri -dostların aramızdan ayrılıyor olması- içimizdeki gurbet duygularının daha fazla açığa çıkmasına yol açıyordu.

Gerçekte ise halk, ekmeklerini mücahitlerle paylaşmakla kalmıyor, bölgedeki istihbaratın hızlı bir şekilde ulaşmasında köprü vazifesi görüyordu...

***

Sessizce bir kenara çekilip kısık sesle yapılan konuşmalarından, yeni bilgilerin geldiğini hissediyorduk. Bunlardan biri de Kabil’den geldiği söylenen saçları kısa kesilmiş, yarı açık devamlı olarak yüksek sesle espriler yapan bir kadındı. İlk görüşte psikolojik sorunlarının olabileceğini ve bundan dolayı mücahitlerle rahat bir diyalog kurduğunu düşünmüştük. Daha sonra, sürekli bir şekilde yanımızda olan Pacator, konuya açıklık getirmiş ve kadının mücahitler hesabına şehirde çalıştığını bu zahiri durumundan dolayı da hiç şüphe çekmediğini ve düzenli bir şekilde bilgi getirdiğini söyleyince, işin esasını anlamıştık. Gülbahar, rahat tavırlarıyla Kabil’de her yere girebiliyor ve topladığı bilgileri veya cepheden şehre götürdüğü direktifleri rahatça, korkmadan yerine ulaştırabiliyordu.   

Bundan da öte, normal halkın her gün yüzlerce bombardıman veya uzun menzilli top mermileri arasında normal hayatlarını sürdürmeleri, mücahitler için büyük bir moral kaynağıydı. Mücahitlerle birlikte iken, kendimizi evimizde hissediyorduk. Mücahitlerin itiraz, baskı ve korkutmalarına rağmen gizli bir şekilde devam eden büyük göçler vardı. Bu bizim moralimizi bozuyordu. Yetmezmiş gibi, mücahitlerin kendi aralarındaki çatışmaları ve bizi de bu çatışmaların içine çekmek istemeleri bize çok ilkel geliyordu.

Aşiret mantığıyla çatışmaları ve hayatın tamamını geleneksel İslami simgelere boğmaları, devrimci ruhumuzu yaralıyordu. Balabağ’daki küçük çaycı kardeşlerin kahvehanesi bizim sığınağımız haline gelmişti. Sıkıldığımız zaman yaşlıların, çocukların uğradığı mekân, bizim, köz üstünde porselen demliklerde demlenen çayları içtiğimiz müzakere merkezimiz olmuştu artık.

İçinde bulunduğumuz durumu, geleceğe dair planlarımızı ve ümitlerimizi konuşuyorduk sık sık. Üzerimizden uçan uçak ve helikopterlere alışmış ya da aldırmaz görünüyorduk artık. Bombardımana geldikleri zaman, göründükleri andan itibaren ateşe başlıyorlar ve son kurşunlarına kadar ateş ediyorlardı… Bu geleneklerine alışmıştık artık. Mücahitlerin rivayetine göre, dış ülkelerden yardım şeklinde gelen sam füzeleri ve hava savunmasıyla ilgili diğer silahlar, Sovyet hava hareketinin daha yükseklere doğru çekilmesine sebep olmuştu.

Her gün yeni bir bombardıman, baskın veya milislerin tuzağına düşen mücahitlerin verdiği kayıplar, hayatımızın bir parçası haline geliyor ve ilginçtir her çatışma ve savaşa koşarak gitmemize rağmen, bölgeye vardığımız an sıcak temas son buluyordu. Bunu kendi aramızda espri haline getirmiş ve “Sovyetler bizim varlığımızdan korkuyorlar, bizim geldiğimizi hissettikleri zaman kaçıyorlar!” diyorduk. Savaş cephelerinden Pakistan’a doğru devamlı olarak yaralılar taşınıyordu. Bu hayatın gerçekleri olarak normal hale geliyordu bize ve herkese. Elbette, yolda ölmeyeceğine ihtimal verdiklerini gönderiyorlardı.

Akşamları nerdeyse sabaha kadar, işgal güçlerinin karargâhlarının çevresi devamlı bir şekilde havai fişeklerle aydınlatılıyor ve düzenli bir şekilde taciz ateşine devam ediliyordu. Onların korkuları, mücahitlerin kazanmaya dair umutlarını daha fazla artırıyor, pekiştiriyordu. Yazın sonlarına doğru, içinde bulunduğumuz grup artık çekilmez bir hal almış, yeni bir arayış içerisine girmiştik. Artık, biz onların köylülere yabancı misafir olma bahanesi olmak istemiyorduk ve onlar da ilkesizliklerine, düzensizliklerine ve bizi gelenekleşen kurallara uymaya zorlamalarına itiraz etmemize tahammül edecek halde değillerdi. Zabit komutan bizi bölge komutanımız Zahit’e şikâyet etmiş ve gelen yazılı emirle, silahlarımızın geri alınacağı ve bizi başka bir gruba gönderecekleri haberini verilmişti. Fazla umursamadık, çünkü biz de artık her gittiğimiz yerde “Türkî misafirler gelmiş hemen onları iyi ağırlayın!” direktiflerinden ve “kardeş kavgasına isyan etmemize” tepki koymalarından sıkılmıştık.

İstişare için Balabağa’a, bizimkilerin çay ocağına gittik. Büyük fetihler yapmış kahramanlar gibi karşılanmamız gururumuzu okşuyordu. Oturup, biraz sohbet ettikten sonra biraz ileride ağaçların altında oturan grup dikkatimi çekti. Aralarından biri bana tanıdık geliyordu. Merakım uzun sürmedi, arkadaşlar dalga geçerek “arılar sana saldırdığı zaman seni tedavi eden mübarek zat orada!” diye dalga geçmeye başladılar, birlikte gülüştük. Mevlevi Seyyaf da bizi fark etmiş ve yanımıza gelmişti. Selamlama ve bildik kucaklaşma merasiminden sonra tebessüm ederek “İbrahim can, bana kızgın değilsin herhalde” diyerek söze başladı…

Kızmıyordum. Çünkü o, beni tedavi etmek maksadıyla yaptığı tükürük uygulamasını kutsal bir gelenek olarak benimsemişti ve bu da bana ters geliyordu. Uzun bir zaman bizi rahat bırakmayacağını anlayınca Mustafa ile birlikte bakkala gitme bahanesiyle kalktık. Onu her gördüğümde aklıma Asker Piri geliyordu. Asker, bir tarikat şeyhiydi. Bir lokanta işletiyor, MSP, Akıncılar, MTTB ve bize maddi desteğini eksik etmiyordu. Bununla da kalmıyor, içimizdeki en zeki gençleri bir şekilde bizden koparmayı başarabiliyordu. Bizden kopardıklarını yalnız bırakmamak ve arkadaşların bahsettiği şekilde onun sohbetlerinden istifade etmek için, “nefsi öldürme” adına yapılan yobazlıklara, ilkelliklere, cahilliklere ve insanlığın kabul edemeyeceği onursuzluklara rağmen manevi halkalara katılıyorduk.

Yine böyle bir maksatla gittiğimiz bu sohbetlerin hemen başında hepimizi gülme krizi tutmuş ve bu kriz cezbe boyutlarını da aşarak baygınlık derecesine ulaşmıştı. Nefes alışımız bile yeni bir kriz ve ardından baygınlıklar getiriyordu. Birbirimize bakamıyorduk. Gülme krizi bitince, yeni bir kriz başlıyordu ve artık kimse yeni bir kriz gelmesin diye birbirinin yüzüne bakamıyordu. Bir gün öncesinde, şehrin her tarafına yazılar yazmamız, şeyhte kıskançlık oluşturmuştu ve o gece evinde bulunan boya ve fırçaları hazırlatarak onun bulunduğu sokaklara da yazılar yazmamızı istiyordu. Hazırlıksız olduğumuzu, bunu yapamayacağımızı, daha sonraki bir gecede bunu yapabileceğimizi söyledik. Ama ikna olmadı. Israr etti. Onların ısrarına, arkadaşlar da katılınca kalktık. Kapıdan çıkmadan önce, ceketini çıkardı ve benim giymemi istedi. Karmaşık duygulardan dolayı böyle bir talebi reddettim ve ben ısrar ettikçe o dayattı. “Bunu giy, Allah’ın izniyle belalardan korunursun!” deyince, arkadaşlar zorla giydirdiler. Üzerimde bütün ruhumu cenderede sıkıştıran bu cehalet kisvesinden kurtulmak için, bir an önce işimizi bitirmeye çalışıyordum.

Yazı yazmaya başladığımız zaman da aramızda “Artık bunlardan ne köy olur, ne kasaba! Elimizden geldiğince bu yozluktan, bağnazlıktan, ağyar tekelci düşünceden ve hurafeleri bize dayatmalarından uzak duralım” diye bir karara varmıştık. Daha on dokuz yaşında bile değildik, ama namımız giderek büyümüş ve siyasi şube başkanı Engin bile bizi gördüğü zaman, tek başınaysa çekindiğini, paniklediğini belli ediyor olmuştu. Sahip olduğumuz büyük namımız aslında şehirde dolaşan efsanevi rivayetlere de dayanıyordu. İşte bu özgüvenle, hiç kimsenin bize araçlar dolusu güvenlik olmadan yaklaşamayacağı hesabıyla sokaklara, duvarlara yazı yazmaya başlamıştık. Üzerimdeki ceket bana tonlarca ağırlık gibi gelse de, büyük bir estetikle “İslami Hareket Engellenemez!, Ya Şeriat Ya Mirin!, Şeriat İslam’dır Anayasa Kur’an’dır!” türünden sloganlar yazıyor ve ortaya çıkan güzel eserle mutluluk alemine vecd halinde yükseliyorduk. Ben yazarken, -uyarılarıma rağmen- arkadaşlarım da yanıma çömeliyor ve derin muhabbetlere dalıyorduk. Çoğunlukla yazıları, güzel yazdığım için ben yazıyordum ve arkadaşlar da bazen gözcülük ediyor bazen de yanımda kalıp sohbet ediyorduk. Bu derin muhabbetler içerisindeyken, aniden kafama bir şey dokunduğunu hissettim ve ardından o cismi tutanın sesi geldi: “Ne yapıyorsunuz!” dedi. Cevabım net ve soğukkanlıydı: “Görmüyor musun, yazı yazıyoruz!”

Üzerimiz arandı, bende (o zamanki tabirle) ‘emanet’ olmasına rağmen soğukkanlı davranıp panik yapmadığımdan, üstünkörü bir arama yaptılar ve üzerimde taşıdığım emaneti de fark edemediler. Kafama silahını dayayan komiser Engin’di. Kalabalık bir grupla uzak bir yerde araçlarını bırakmış ve sessiz bir şekilde bizi muhasara etmişlerdi. “Anayasa Kur’an’dır!” sloganına tutanak tutulmuş ve bizi nezarete götürmüşlerdi. Tutanaktan sonra, hükümette olan MSP kanalıyla tayin aldırma rüşveti karşılığında, bizi bırakabileceklerini söylediyseler de, Müslüman olarak rüşvetin haram olduğunu söylemiştik. Gözaltı süresi sırasında, Norşin camii görevlisi Mela Ali’nin cemaatlerini kaçırmamaya özen gösteren kolsuz hâkimin nöbetçi olduğu bir zaman kendisiyle yapılan görüşmede, kesinlikle 163’ten tutuklanacağımız bilgisi üzerine -o zamanın akıncılar başkanı Muzaffer, bir grup arkadaşla ziyaretimize geldiklerinde haber vermişlerdi bunu bize - üzerimdeki silahı cezaevine sokabileceğimi söylediğimde, bütün ısrar ve diretmeme rağmen buna razı olmamışlar ve tepki göstermişlerdi. Mecburen silahı onlara vermiş ve zaman geçirmeden başıma bela olan o ceketi de çıkarıp, yerine ulaştırmalarını söylemiştim…

Mahkemede, ‘bir Müslüman’ın yalan söylemeyeceği’ esasıyla yaptığımız işi ve yazdığımız sloganları açıkça söylemiştik. Kolsuz hâkim 163’ten bizi tutuklamış ve Van cezaevine gönderilmiştik. Akşam, içişleri bakanı Korkut Özal’a ve hatta Erbakan Hoca’ya durum anlatılmış, onlar da “Gazaları mübarek olsun” demekle yetinmişlerdi. Yazı yazanlar olarak, biz üç kişinin tutuklanmasına karar verilmişti. Ben, Abdullah Akman ve Ahmet Soyalp, cezaevi aracıyla yolculuğa çıktığımızda, farklı duygular içerisindeydik. Ancak cezaevinde bizi nelerin beklediğini bilmiyorduk. Tutukluluk süresi boyunca, ailelerimizin dışında herkes bizi adeta unutmuştu. Arada bir sorumluluk duygusuyla hareket edip bizi ziyarete gelen –her defasında dükkândan bir çuval dolusu erzakla gelen Ömer Örgün gibi- birkaç Müslüman da olmasa, nerdeyse başka bir dünyada yaşadığımız duygusuna kapılacaktık. 

Mevlevi Seyyaf’ın sakalı biraz kısa olsa, tıpkı bizim o meşhur ceketin sahibi Asker Piri olacaktı. Karakterleri de aynıydı. Tokalaştığın zaman, elini ovuşturuyor, yüzünü okşamaya çalışıyor ve ilginç bir şekilde gözlerinin içine bakıyordu. Bu da yetmezmiş gibi, olağanüstü vasıfları olduğunu hissettirmeye, daha ilk göz temasında, bakışları ve tavırları ile etkisi altına almaya çalışıyordu. Bunları yaparken, sevgi yerine nefret inşa ettiğini de bilmiyordu. Saygısızlık olmasın diye tepki gösterilmeyince de yaptıkları meşrulaşıyordu fiili olarak. Zaten çevresinde de büyük bir kutsama mekanizması, her an çalışır halde hazır duruyordu.

(Devam Edecek)

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim