Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (5)

12.07.2010 17:45

Yakup Aslan

Yaşadıklarını daha sonra yazanlar, belli değer, olgu ve bilinçaltlarındaki kalıntılardan, psikolojilerinin rehberliğinde kurgu yaparlar ve satır aralarına, okuyanlara vermek istediklerini de serpiştirmeye çalışırlar. Yazılanlar, anı yansıtmadığından, kalplerinin yerine beyinleri hareket güzergâhında yol göstericidir. Yaşadıklarını, hayal ettiklerini ve hayatın canlılığını kelimelerle ifade etmeye çalışırken, elbette yaşadığı acı tecrübenin etkisinden veya uğradıkları hayal kırıklıklarından veya gördükleri yanlışlıklardan kendilerini uzak tutup adaletle hareket etmeleri kimi zaman zorlaşabilir. Adaletle hareket etmesinin tek garantisi vicdanıdır. Korkularımız, beklentilerimiz, hayata dair yargılarımız, adaletten ayrılmamızı önerdiğinde buna sadece vicdanımız engel olabilir. Okuyucu da aynı durumdadır, bir yazar konusunda önyargı sahibiyse söylenen her sözün kendi düşündüğü gibi olması gerektiğine inanır, eğer bundan farklıysa araştırmaya, anlamaya, ne maksatla yazıldığına bakmadan hükmünü koyar. Eğer vicdanı, önyargılarının vesayeti altında değilse kaçınılmaz olarak yeni bir ufuk açılacağından kuşku yok.

İran’daki hayal kırıklığımızdan sonra geldiğimiz Afganistan’a dair büyük ümitlerimiz, ideallerimiz ve bunun da ötesinde hayallerimiz vardı. Daha başından beri çelişkiler, yalanlar, oyalamalar ve yaşadığımız gerçekler saf bir kalple beslediğimiz ideallerimizi yerle bir etmişti. Afganlı mücahit gruplarının birbirlerini katletmelerine dair rivayetlere inanmazken veya bunu Afgan abartısı olarak değerlendirirken, bugün aynı mantığın muhasarası altındaydık ve silahlarımızı bırakıp teslim olmamamız durumunda bizi vuracaklarını haykırıyorlardı. Daha önce anlatılanları hissetmiyor, bizzat canlı bir şekilde yaşıyorduk. Ellerimizde silahlarımızla, selam vermeye gittiğimiz mücahitler tarafından muhasara altına alınmış ve Fatih (Köksal)’ın dışında hiç birimizin mevzi almasına bile fırsat kalmadan, onlarla tartışmaya ve Afganistan’a sadece Sovyet işgalcilere karşı savaşmak üzere uzak ülkelerden geldiğimizi ve onlarla hiçbir husumet ve işimizin olmadığını anlatmaya çalışıyorduk. Onlar anlamıyorlardı. “Sizin bağlı olduğunuz hiziple bizim aramızda düşmanlık var ve yabancı olmasaydınız, çoktan sizi vurmuştuk! Ancak silahlarınızı ve teçhizatınızı bırakırsanız, size dokunmayız!” diyorlardı.

Kavga-gürültü ederek, mavzerleri verip zorlukla alabildiğimiz silahlarımızı onlara teslim etmemiz, hatta öldürülme pahasına bile olsa imkânsızdı. Kararlılığımıza, Fatih’in mevzilenmiş bir haldeki haykırmaları ve kararlığı da eklenince, onlardan bir-iki kişi aralarında konuşarak sessiz bir şekilde geldikleri yoldan, askeri bir manevrayla geri döndüler. Gürültülerden ve bağrışmalardan, bizim hizbe haber ulaşmış ve onlar gittikten sonra kalabalık bir şekilde yardımımıza koşmuşlardı. Kan ter içerisindeki mücahitlerin, bizi muhasara edenlerin arkasından gitmemeleri için zor ikna edebildik. Eğer onlar gitmeden önce gelselerdi, kesinlikle çatışmanın önünü alamazdık. Çünkü aşiret mantığının, kabileci zihniyetin İslam düşüncesi olarak kesin inanç şeklinde yer ettiği bu insanların, yaptıklarının İslami olmadığını izah edebilecek bir dil bulamıyorduk. Zihinlerine ve kabul dünyalarına ulaşmak imkânsız denecek kadar zordu o ortam ve koşullarda. İşte bu da onların Müslüman’ca düşünmelerinin önünü kesiyordu. Sadece karşılıklı konuşmaları bile büyük bir çatışmanın ateşini tutuşturmaya yeter bir sebepti.

Böyle bir olaya karışmış olmaktan dolayı biz, utanç duyarken, karargâhta kahramanlar gibi karşılandık. Mücahitlerin kendi aralarında çatışmalarının ancak düşmanın işine yarayacağını, güç kaybına sebep olacağını, düşmanın büyük masraflarla buna benzer kopmplolar hazırlamasının kaçınılmaz olduğunu ve İslam’ın hiçbir şekilde böyle bir olaya sıcak bakmadığını anlatmamızın hiçbir yararı olmadı. Komutanları, bunun karşılıksız kalmaması gerektiğini, hesap sorulması gerektiğini söyledi. Aynı akşam, hazırlıklı bir şekilde onların kaldığı eski derebeyi kalesini muhasara ettik ve teslim olmamaları durumunda onların toptan imha edileceğini söyledik. Olaydan haberdar olan başka gruplar seri bir şekilde aracılık yapmaya başladılar ve çatışmanın çıkmaması için ellerinden geleni yaptılar. Her iki tarafın da aracılara rest çekmemesi ve en azından çatışmayı başlatan ilk taraf olmama yönünde hassasiyet göstermesi, telafisi imkânsız bir çatışmayı engelledi.

Ertesi gün Ramazandı ve biz, güneş tamamen ortalığı ısıtıncaya kadar mevzilerimizde durduk. Güneş, geceleyin üzerinde uyuduğumuz ve kemiklerimizin kimyasını değiştiren nemli çimenleri ısıtmaya başladığında, aracıların görüşme trafiği de hızlandı. Karşı taraf özür diledi ve bunun üzerine muhasarayı kaldırıp karargâhımıza döndük. Aç, uykusuz ve bitkin bir halde gece boyunca olanların anlamını kavramaya çalışıyorduk. Akşam iftardan sonra, bizi muhasara eden grubun barış için geleceği haber verildi. Uzun kuyruklar halinde geldiler ve bildik selamlama ve kucaklaşma faslı başladı. Bizi muhasara edenler, en öndeydiler; onları görünce kucaklaşmamak için saftan çıktık ve sadece onların gözlerine bakarak olayı izledik. Tepkimizi ve protestomuzu anladıklarını kızaran çehrelerine yansıtmaya engel olamadılar. Merasim bitmeden, onlarla bir araya gelmemek için dışarı çıktık.

O bölgede olduğumuz müddetçe de onları gördüğümüz zaman yolumuzu değiştirdik ve bunu yaparken kesinlikle hatalarını anlamalarını istemekten başka bir kastımız da yoktu. Ruslara karşı savaşmak üzere geldiğimiz ülkede, hiçbir ilgimiz olmamakla birlikte mücahitlerin birbirlerini öldürmelerine sebep olabilecek bir gelişmenin içerisinde olma düşüncesi bile bizi rahatsız ediyordu.

İki gün sonra Abdulgaffar, kendi doğum yeri de olan Lağman’a hareket edeceğimizi söyledi. Bir şehirden başka bir şehre hareket edecektik. Sabahın erken saatlerinde hareket etmek üzereyken, Sovyet uçakları alçaktan uçmaya başlamıştı. Komutan, karargâhın hızlı bir şekilde boşaltılmasını ve mücahitlerin daha önceden belirlenen sığınaklara girmesini emretti. Bir iki arkadaşla sessiz bir şekilde onların yanından ayrıldık ve bütün alanı rahat bir şekilde görebileceğimiz yüksekçe bir yerdeki ağaçlıkların arasında beklemeye başladık. Daha önce gelen uçaklar keşif için gelmişti. Aradan kısa bir süre geçmeden savaş uçakları her tarafı bombalamaya başlamıştı. Roketleri ve kurşunları bittikten sonra bu kez kara savaş helikopterleri bir anda gökyüzünü kaplamaya başlamıştı. Bombardıman alanına yaklaştıklarında ise her tarafı taramaya ve roket atarlarını fırlatmaya başladılar, bir anda toz bulutları her tarafı çepeçevre sarmıştı. Kulak zarlarımızın patlama sınırına kadar geldiği bu zamanda, toz-duman içinde vurulan yerleri az çok görebiliyorduk.

Bombardıman alanında, tavuklardan veya diğer evcil hayvanlardan başka hiçbir canlı yoktu. İnsanlar bu duruma yabancı olmadıkları için, toprak alanlarda, tepelerde yaptıkları tünel şeklindeki sığınaklara sığınmışlardı. Bir saatten fazla süren bombardımanın ardından, geriye kalan sadece büyük bir toz bulutuydu. Uçakların bir daha gelmeyeceği ihtimali üzerine, insanlar yerlerinden çıkmaya ve neticeyi görmeye yönelmişlerdi. Kesif toza rağmen biz de aşağılara doğru hızla indik. Bombalar neticesinde birkaç tuğla ev yerle bir edilmişti. Toz-duman dağıldıkça, tavuk, kedi ve diğer evcil hayvanların dışında bir can kaybı olmamakla birlikte yerleşim alanlarının büyük zarar gördüğü anlaşıldı. Afganlılar bunu umursamıyorlardı,  çünkü bombardıman ve acı, onların hayatının bir parçası haline gelmişti.

Geçmiş olsun ve duadan sonra, Lağman’a doğru harekete geçtik. Tek sıra halinde yürüyorduk. Mesafeyi sormamayı daha önceki tecrübelerimizden iyi öğrenmiştik. Sormamız durumunda “aha şu tepenin arkası” diyeceklerini ve o tepenin arkasının da hiçbir şekilde ulaşılır bir yer olmayacağını artık kavramıştık. Yol boyunca birkaç kez keşfe çıkan helikopterlerle karşılaştık ve her defasına ya taşların altına saklanmayı veya petumuzun altında hareketsiz bir şekilde gizlenmeyi bir askeri komut ve yaşamak için zorunlu bir refleks olarak yeterince kavramıştık.

Yol boyunca, Afganistan cihadında efsaneleşen Şah Mesut ve benzeri komutanların kahramanlıklarını imrenerek dinledik. Akşama yakın bir zamanda gerçekten de son tepeye ulaşmıştık ve hemen arkasında sürekli çatışmaların yaşandığı Kabil’e giden büyük bir asfalt yol vardı. Devamlı ve ciddi olarak korunduğundan, çok dikkat etmemiz gerektiği ve gerekli güvenlik önlemleri alındıktan sonra yolun sürünerek veya yuvarlanarak geçilmesi gerektiği söylenmişti. Gözle görülecek kadar yakın tepelerde, sayısızca Sovyet tankları görünüyordu. Bizi gördüklerine ihtimal vermiyorduk, ancak bulunduğumuz alan düzenli bir şekilde toplarla, tank mermileriyle ateş altındaydı.

Bahattin, bana yolu kontrollü bir şekilde geçmemiz için benim arkadaşları daha fazla denetlememi seslendirince, arkadaşların panik yapmaması ve endişelenmemesi için olayı önemsemediğimi söyledim. Afganlı arkadaşlarımız da bunu istiyorlardı, zira taciz ateşleri daha fazla artmıştı. Bununla birlikte, sağlı sollu nöbetçiler yerleştirerek her birinin düzenli bir şekilde yolun karşısına geçmelerini ve orada nizami bir şekilde mevzilenmelerini de sağladım. Afganlılara her defasında itiraz etmemizi veya basite almamızı “mücahitlerin askeri disiplinini bozmakla” yorumlamamaları için, söylenenleri yaptık. Belli bir noktadan sonra asfalta kadar sürünerek gidiyor yol kenarında mevzilenen nöbetçilerimizin desteğiyle, asfaltın kenarına kadar ilerliyor, oraya vardıktan sonra da yuvarlanarak öbür tarafa geçiyor ve oradan da ağaçların içine kadar sürünüp, mevzileniyorduk.

Ağaçlık bölgeyi geçtikten sonra, Kabil yakınlarındaki bir baraja akan akıntısı şiddetli olan bir nehre vardık. Karşıya geçmek üzere Afganlıların jale dediği manda derisinden yaptıkları sallar bizi bekliyordu. Grup, ağaçların, sazlıkların arasında tutuldu ve sırası gelen hızlı bir şekilde sallara bindikten sonra, silahlar da kamufle edilerek karşıya geçildi. Geçme esnasında gelen Sovyet helikopterlerini görünce, her birimiz bir damla su gibi kayıplara karıştık. Kimimiz sazların arasına, kimimiz ağaçlıkların ve kimimiz de yüksek otların arasında petusunu üstüne örterek kamufle oldu. Karşıya geçmeyi bekleyecek sabrım kalmamıştı. Silah ve teçhizatımı bir arkadaşa teslim ederek, mücahitlerin itirazlarını da dinlemeden nehrin içerisine attım kendimi. Akıntı çok fazlaydı ve beni şiddetle sürüklüyordu. Geniş nehri, başlangıç noktasından neredeyse 1-2 km uzaklıkta yüzerek karşıya ulaşmaya çalışıyordum. Bu arada arkamdan sesler duymaya başladım. Arkadaşımız Hüseyin (Oktay Çavuşoğlu) benim arkamdan nehre atlamıştı. Ancak akıntı onu aşağı doğru sürükledikçe, o da akıntıya doğru yüzmeye çalışmış ve akıntı her defasında onu suya batırdıkça o da panik yapıp imdat istemeye başlamıştı. Yorgunluktan nefesim çıkmaz haldeydim. Buna rağmen panik yapmaması için bağırdım ve bir an önce sudan çıkıp ona doğru koşmaya ve bir yandan da kendisini akıntıya bırakmasını ve her defasında kendisini bana doğru biraz da olsa çekmesini söyledim. O da panik halinden kurtulmuş ve akıntının akışına göre kendisini kenara doğru çekmeye başlamıştı. Nitekim o da bir şekilde sudan çıktıktan sonra, artık kimse bizim ardımızdan kendisini suya bırakmamıştı.   

Lağman’a, önceden geleceğimiz haber verildiğinden, iftar için bölgenin zenginlerden birinin evinin damında misafir olduk. Ev deyince, sıradan evler değildi bu. Nerdeyse bir futbol sahası kadar geniş bir alan, toprak evler birbirine yapışık halde inşa edilmişti. Turki misafirler için mahalle seferber olmuştu. Aslında, bizim varlığımızın mücahidlere moral ve kimi zaman da ciddi imkânlar sağladığı inkâr edilemez bir gerçekti. O gün iftarda, uzun zamandan beri hasret kaldığımız beyaz suyu doya doya içecektik. Yemekten çok suyu bekler olmuştuk.

Kaldığımız sürece her akşam bir mahalleye misafir oluyorduk ve insanlar ellerindeki bütün imkânlarını bize sunmaktan zevk alıyorlardı. Bu halimizden memnun değildik, ancak bütün ısrarlarımıza rağmen mücahitlerin sabırla sürdürdükleri bu yöntemlerini bozmayacaklarını anlamıştık. Kaçınılmaz olarak onların istekleri doğrultusunda kendimizi onların akıntısına bıraktık. Buralarda bir müddet kaldıktan sonra yeniden Celalabad yoluna koyulduk ve oradan da dağların eteklerindeki bir köye misafir olduk. Köyde mücahitlerin önemli bir karargâhı yer almaktaydı. Afganistan Hizbi İslami hareketinin silah ve maddi hareketi buradan sağlanıyordu ve dolayısıyla burada yaşayanlar diğer bölgelerdeki insanlar gibi sıkıntı çekmiyorlardı.

Köylüye muhtaç olmadan, büyük çınarların altına gizlenmiş karargâhta, her tarafından buz gibi sular akan çimenlerde Ramazan ayının bitimine kadar kalmamıza karar verilmişti. Akşama kadar, ağaçların arasında dolaşıyor, buz gibi suların başında tenekelerde su ısıtarak banyo yapıyor ve elbiselerimizi yıkıyorduk. Geldiğimizden beri ilk kez elbiselerimiz bu derece temizdi. Karargâha da genellikle okumuş bir kadro yerleştirmişlerdi ve dolayısıyla seçkin insanların arasında olmak bize de moral kaynağı oluyordu.

Bayram sabahı bu bölgedeki bütün mücahitlerin toplu bayramlaşmasından sonra, o günün akşamı asıl merkezimize dönmek üzere harekete geçtik. Soğrut’a vardığımız zaman bütün sıkıntılara ve olumsuzluklara rağmen buraya alıştığımızı ve içimizde ince bir hasretin giderek kendisini gösterdiğini daha iyi anladık. Dost olduğumuz çocukları nerede bulacağımızı iyi biliyorduk. Nişasta ve dağlardan getirilen karla hazırlanan tatlıların satıldığı küçük dükkânların çevresinde bütün çocukları bulduk. Hatta kuşu omzundan ayrılmayan Allah ismini taktıkları çocuk da ordaydı. İlginçtir, ne yaptıysak, babasını, onun ismini değiştirmeye ikna edemedik. Tatlılarımızı yedikten sonra, yandaki açık hava çay bahçesine gittik ve giderek alıştığımız gorlarla doyasıya çayımızı içerken yanımıza gelen sivillerle sohbet ettik.

Cihada, Ruslarla savaşmaya engel olan bütün bahanelerimiz bitmişti. Artık bundan sonrasında her an yeni gelişmeler olabilir diye bekliyorduk.

(Devam Edecek)

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim