Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (3)

24.06.2010 00:49

Yakup Aslan

yakubaslan@gmail.com

Çamların arasından aşağıya, kuzey yönüne doğru ilerledikçe aslında buzulların bölgesinde olduğumuzu ve dayanılmaz soğukların oradan bize doğru estiğini keskin ayazla hissetmeye başlamıştık. Buzulları yokuş aşağı inerken daha fazla dayanamayıp, ‘petu’mun üzerine oturarak aşağıya doğru hızla kayıyordum. Adeta uçarcasına gidiyordum. Yoluma çıkan bir iki kayayı manevralarla geçtikten sonra bir düzlüğe ulaşmış ve arkadaşları beklemeye başlamıştım. Aradan geçen bu uzun sürede rahat bir şekilde dinlenme imkânı bulmuştum. Aslında ben bu kayma işine girişirken, diğer arkadaşların da aynı şekilde aşağı inebileceklerini düşünmüştüm, ama onlar o hızı ve riski göze alamamış, yürüyerek zikzaklar çizerek inmeyi tercih etmişlerdi.

Kısa bir iniş daha geçtikten sonra, yeniden tırmanmaya başlamıştık. Ancak arkadaşların hiç biri yürüyecek halde değillerdi. Sabahın karanlığında başlayan yürüyüş durmaksızın devam etmişti. Zorlu inişten sonra daha yüksek bir dağa yeniden tırmanmıştık. En uzun molalarımız, namaz vakitleri verilen molaydı. Allah’tan ‘onların’ seferilik, namazları birleştirme veya kısaltma gibi bir dertleri yoktu. Ayrıca taharet esnasında istinca yapmaları; Cihat ile Fatih’in “tombala çekiyorlar” dediği taşla kurulanma işlemi ve ondan sonra da ayrıntılı bir şekilde dikkat ettikleri abdest ritüeli geliyordu ardından. Aldığımız abdeste dikkatlice baktıklarını bildiğimizden, bütün sembol, şekil ve törenleri harfiyen yerine getirmeye çalışıyorduk. Buna rağmen nereden görmüşlerse, Fatih’in taş kullanmadan, direkt suyla temizlenmesini sorun ettiler. Abdulgaffar kanalıyla uyarılarını iletip, böyle abdest alanların ancak ‘Rafıziler’ olabileceğini söylediler. Fatih, homurdanmaya başladıysa da, sakinleştirerek “bunların gelenekleri böyle, bunlar ne öğrenmişlerse onu uyguluyorlar ve ondan başka bir doğrunun olabileceğini kesinlikle kabul etmezler. Bize düşen onların bu inançlarını sorgulamamak, buraya geliş gayemiz bu değil. Bir de adamlar buna Allah’ın emri gibi inanıyorlar” dedik.

Akşama doğru, dağın zirvesine yakın bir yere varmıştık. Orada, beş-altı ev vardı ve köyün dışında tek katlı, kapısız-penceresiz bir odaya doğru yöneldik. Köylülerin bizi misafir edeceği ümidiyle orada beklemeye başlamıştık. Mücahitlerden bir kaçı köylülerle görüşmeye gitmiş, ancak üzgün bir şekilde geri dönmüşlerdi. Köylüler misafir etmeye yanaşmadıkları gibi, yiyecek de vermemişlerdi. Afganlılar, köyün Afganistan sınırları içinde olmasına rağmen Pakistanlılar’a ait olduğunu ve her gün buradan birkaç mücahit kafilesi geçtiğinden, onlara bakacak imkânlarının olmadığını, bunu anlayışla karşıladıklarını söylüyorlardı. Çaresiz, o tek göz üstü kapalı, ancak kapısız-penceresiz, bol manzaralı odaya doluşmuştuk. Çevreden bolca odun toplamış ve sabaha kadar yakılan ateşin çevresinde oturarak uyumak zorunda kalmıştık. Grubumuz bu barınağa sığmayınca, bu soruna iki saatte bir, birkaç kişilik nöbetçi yöntemiyle çözüm bulunmuştu.

Esasen, dediklerine göre bu bölge güvenilir değilmiş. Ancak yüksek olması ve Sovyetlerin ilgi alanından uzak olduğu için bu güzergâh seçilmişti. Bir eşkıya grubu, bölgenin kontrolünü elinde bulunduruyor ve defalarca Pakistan’dan silah ve mühimmatla gelen kervanları soyuyormuş. Soğuktan ve yer darlığından dolayı sabaha kadar uyuyamamıştık. Açlığa alışmış bedenimizle sabahın serinliğinde tekrar yürümeye başlamıştık. Bilinmezliğe doğru devam eden bu yolculukta, kuru üzüm ve şekerlenmeyi idareli kullanıyorduk. Açlık, yorgunluk, hedefin belirgin olmaması ve bunlardan daha kötüsü, arkadaşların ishalden kurtulamaması dayanılır gibi değildi. Geniş derelerden geçerken, çıkarmaya fırsatımız olmadığından, sürekli ıslanan sandaletlerimiz her yönden rahatsız edici bir hale gelmişlerdi. Her defasında daha “çok yolumuz var mı?” diyor, “aha şu tepenin/dağın arkası gideceğimiz yer” cevabını alıyorduk. Her aştığımız dağ-tepenin ardından bu cevapları tekrar tekrar alınca, artık bu tür soruların gereksiz ve anlamsız olduğuna kanaat etmiş ve soru sormaktan vazgeçmiştik. Ayaklarımız, irademizin dışında taşlara savruluyorlardı ve çoğumuzun ayakları kan içerisindeydi. Fatih, bu programsızca ve ön hazırlık yapılmadan başlanan ve bir türlü bitmeyen yolculuğa isyan ediyordu artık. Daha bir buçuk günümüz dolmamıştı bile. Silahlar ve içini bolca mermi ile doldurduğumuz mermilikler bize artık yoklarmış gibi gelmeye başlamıştı. Öğleye doğru yüksekçe bir dağı çıktıktan sonra, aşağıya doğru hızla inmiş ve aşağı eteklerdeki düzlükte namaz kılmak üzere hareket etmiştik. Yeşil alana geldiğimizde, mermi yeleklerimizi çıkarıp, biraz dinlendikten sonra elimizden geldiğince uzatmaya çalışarak abdest merasimine başlamıştık.

Namazı kılıp, tek sıra halinde yeniden harekete geçtiğimizde; Cihat, düz bir taşın üzerine oturmuş sigarasını pervasızca tüttürüyordu. Bir süre bekledim gelmesi için, gelmeyince seslendim. “Siz gidin, ben arkanızdan yetişirim!” diye ısrar edince, bir bildiği vardır düşüncesiyle arkadaşlara yetişmeye çalıştım. Kıvrılarak yüksekçe tepenin başına kadar kaç kez seslendiysem aynı ifadeyi tekrarladı. Tepeye vardıktan sonra, grup durumdan haberdar olmuştu. Seslenmelerine karşılık o, eliyle ‘gidin’ işareti yapıyordu. Gelir hesabıyla ona doğru geri döndüm, ancak yanına gidinceye kadar başını bile yerden kaldırmadı. Tamamen kendisini kilitlemişti. Yanına vardığımda, gözlüklerinin altından bana ‘neden geldin?’ dercesine baktı. Kalkması için ısrar ettim. O, ‘artık bir adım bile atacak durumda olmadığını, ayaklarından akan kanı göstererek, bize rehberlik yapanların yalan söylediğini; bu açlık, yorgunluk ve belirsizlikle hiçbir yere gidemeyeceğimizi ve bundan dolayı onları protesto edip burada kalmaya karar verdiğini’ söyledi. Onun da silahını ve mermi yeleğini omuzlayarak, yalvar-yakar yeniden yürütmeye başladım. Tepeye vardığımızda, onlar yeterince dinlenmişlerdi. Geldiğimizi görünce yeniden hareket komutu verdiler.

Öğleye doğru, her tarafından sular akan, yeşillikler arasına gizlenmiş bir köye vardık. Mücahitler, yiyecek bir şeyler bulmak maksadıyla köye gittiler. Bütün köyden ancak on tandır ekmeği ve birkaç yeşil soğan alabilmişlerdi. Bölüşülen ekmek, sadece iki lokmadan ibaretti ve gece yarısına kadar o ekmekle devam etmiştik. Gece yarısına doğru bir köy evinin kapısındaydık. Abdest alıp büyük bir salon görünümündeki evde namaz kılıncaya kadar, bize yemek hazırlanmıştı. Büyük kazanlarda kaynatılan buğdaylar iyice piştikten sonra tepsilere boşaltılmış, üzerine yoğurt döküldükten sonra, az bir yağla terbiye edilmişti. Tandır ekmeğiyle yenilen bu yemek, dünyanın en lezzetli yemeğinden daha tatlı gelmişti. İki günlük açlıktan sonra, ilk defa karnımız doymuştu. Mücahitler, “Türkiye’den cihat için misafirlerimiz var!” deyince, ev sahipleri mahcup bir halde ikram edebilecekleri her şeyi getirmişlerdi. Bizim için çay, nerdeyse yemek kadar önemliydi. Büyük çaydanlıklarda sarı bir su şeklinde gelen çayları da ‘gor’larla içtikten sonra, belki de hayatımızın en güzel uykusunu uyumaya başladık. İki günlük yorgunluk ve uykusuzluktan sonra, kendimizi evimizdeymiş gibi hissettiğimiz dağ başındaki bu köy evinde, o saate kadar olanları unutmuşçasına huzurluyduk. Ancak ‘yolcu, yolunda gerek’ti. Sabahın karanlığında kalkıp basit bir kahvaltının ardından yeniden yola koyulduk.

Gün boyu isyan ederek, kimi zaman Maruf’un ‘Vallahi sadece bu tepeyi geçecek kadar bir yolumuz kaldı!’ şeklindeki yalanlarına inanarak akşama doğru hedefimize varmıştık varmasına, ancak dünyaya geldiğimize yüz bin kez pişman olmuştuk. Bütün bu yorgunluk ve bitkinliğimizin üstüne, bir köyden geçtiğimizde köylülerin sıraya dizilip teker teker bizimle tokalaşması ve her birimizin “singi, curi, tabiate xe… beçeha…” şeklindeki tekerlemeyi 5 ten fazla olan kucaklamanın her defasında merasim gereği durup söylemeleri ve bizim de bu merasime katılmamız, bizi çılgına çeviriyordu. Elimden geldikçe, oyalanıyor veya bir şekilde bu merasimin sonuncu seansına kendimi ulaştırmaya çalışıyordum. Onlarsa, nefesleri kesilinceye kadar bu tekerlemeyi karşılıklı söylüyorlardı.

Celalabat şehrinin Soğrut kasabasının, ağaçlar içerisinde çevresi duvarlarla çevrili bir derebeyi evindeydik. Komünist işgal hükümetinden önce, kırsalda ve hatta şehir varoşlarında derebeyler hâkim durumdaydı. Kale gibi duvarlar içerisinde kurulan büyük bir mahalle, dışarıyla bağlantısı kesik halde silahlı güçleri, çalışanları ve soylu ağanın ailesini içinde barındırıyordu. Aşılması nerdeyse imkânsız duvarların gözetleme kulelerinde nöbet tutulur ve surlar içerisindeki yerleşim alanları bağımsız bir ülke durumunda gibiydi. İşgalci Rusların gelmesiyle birlikte büyük kesimi menfaatleri gereği, onlarla işbirliği yapmış ve dolayısıyla mücahitlerin güçlü olduğu alanlarda, zenginliklerini alıp, kaçmak zorunda kalmışlardı. Feodal ağalar, büyük baş hayvanların yanı sıra geniş ekim tarlalarına sahip olduklarından, büyük bir işçi nüfusunu da bünyelerinde barındırabiliyordu. Hâkim hükümetin denetimindeki bölgelerde ise, ya varlıklarını koruyorlar veya kalelerini Sovyet ordularının yerleşimine terk ediyorlardı.

Şimdi, böyle bir yerdeydik. Her türlü meyve ağacının olduğu geniş bir kalenin orta yerinde, futbol sahası kadar bir alan ve her birimiz çimenler üzerine dökülürcesine oturmuştuk. Kalede mukim olanlara, önceden gelenler haber vermiş ve kazanlarda yemekler kaynamaya başlamıştı bile. Tahran’dan buraya gelinceye kadar yaşadıklarımız, yorgunluğumuz ve hayatın içerisinde yüzleştiğimiz çelişkilerimiz bugün bütün açıklığıyla ortaya çıkmıştı. İçinde yaşamadığımız bir hayatın kurallarına, koşullarına, geleneklerini, tarihsel, sosyal gerçekliğine kısa bir sürede uyum sağlayabilmek, bütünleşmek veya en azından engelleyici sorunlarından kurtulabilmek o kadar kolay değildi. Biz bunun gerçeğini birebir yaşıyorduk. Kimse bize bunları anlatmamıştı. Her şeyi yaşayarak öğreniyorduk. Afganistan gerçeğiyle birebir yüzleştiğimiz zaman, bize anlatılanların tamamının yalan olduğunu daha iyi görebiliyorduk. Efendilerimiz, sadece görmemizi istedikleri şekilde toz-pembe bir manzara oluşturmuşlardı ve biz de teslimiyet mantığıyla biraz da böyle bir rüyaya ihtiyacımız olduğu için, araştırma zahmetine dahi girmeden kabullenmiştik.

Fanusların ışığında, yağlı yemeklerimizi yedik ve daha sonra, -buralara geldiğimizden beri sıkça duyduğumuz “Mihmanani Turki” (Türk Misafirler) ifadesinin ardından- bize normal çay getireceklerini anlıyorduk artık. Onlar, genellikle şeker kamışı suyunun sıkılıp, tozun bolca karıştığı kurutulmuş parçacıklarıyla yeşil çay içiyorlardı. Bize normal çay (çay tori) getiriyorlar ve biz kaçınılmaz olarak içindeki kum taneciklerini hissederek kırmaya çalıştığımız gorlara alışmaya çalışıyorduk. En az birkaç gün burada dinlenebileceğimiz söylenmişti. Ancak günlerdir banyo yapmamıştık. Soğuk suda, sabunsuz bir şekilde yıkadığımız saçlarımız artık bize sıkıntı vermeye başlamıştı. Ter kokusuna alışsak bile, bunun devamında bitlenmekten korkuyorduk. Çay sohbetinde bunu ilk olarak Abdulhamit (Bahattin) gündeme getirmişti ve en kısa zamanda, bu sorunumuza bir çözüm bulmak gerektiğini söylüyordu. Abdulgaffar’ı çağırıp, ne yapabileceğimizi sorduk. O, mücahitlerin, aşağıda akan derede yıkandıklarını ve bundan başka da bir çözüm yolu olmadığını söyledi. Ertesi gün topluca, su kaynatabilecek bir kap bulup, dere kenarına gitmeye karar verdik.

Ertesi gün büyük bir yağ tenekesi bulmuş ve dere kenarına inmiştik, ancak su kırmızı akıyordu ve bundan dolayı da kasaba bu ismi almıştı.- Soğrut (kırmızı dere).- Abdulgaffar, bütün kuyu ve şehir suyu sisteminin Ruslar tarafından imha edildiğini ve savaşın ilk gününden beri halkın sadece bu suyu içtiğini hatırlatınca, akşam içtiğimiz çayın neden farklı bir tat verdiğini daha iyi anlamıştık. Çaresiz, yaptığımız ocakta suyu kaynatmaya başladık. Gözden uzak ve sessiz bir alana gitmiş olmamıza rağmen, bir şekilde bizim farkımıza varmış ve yüksekçe bir yerden, bizi izlerken kahkahalarla alay konusu yapmışlardı. Getirdiğimiz sabunlarla elbiselerimizi kaynar suda yıkayıp kızgın taşların üzerine sermiştik. Kısa bir zamanda elbiselerimiz kurumuştu. Her birimiz sıcak suyla, sabunla yıkandıktan sonra omzumuzdan eksik etmediğimiz petularımızı havlu olarak kullanarak, kurulanmış, bu şekilde dahi olsa banyo yapmanın vücudumuza verdiği dirilik ve direnci hissetmenin hazzını yaşamıştık. Bundan olsa gerek, sinirlerimiz gevşemiş, yaşadığımız koşulların üzerimizde oluşturduğu baskı daha hafiflemiş gibiydi sanki. Ancak yıkandığımız kırmızı topraklı su, bizi de kendi rengine boyamıştı ve üzerimizde bir toz tabakasının kaldığını görünce gülüşmeye başlamış ve birbirimize takılmaya bile başlamıştık. Bizim için önemli olan, kirden korunmak ve gelecek tehlikelere karşı tedbir almaktı. Avuçlarımızla yüzümüzdeki tozları sıyırdıktan sonra, petularımızı da yıkayıp geri dönmüştük. Yaptığımız, onlarca garipsenmişti, alışık olmadıkları bir haldi ve hatta uzun süre kaldıkları mescid duvarında bitlerin hareket halinde olmasına bile önemsemediklerini rahat bir şekilde anlatabiliyorlardı.

Mücahitler, bu tür karargâhları dinlenme veya destek gücü olarak koruyorlarmış. Böyle olunca da kendi ihtiyaçlarını köylüden aldıkları vergi veya merkezden gelen paralarla karşılıyorlardı. Gündüz vakti yemekten sonra biraz dolaştığımızda, buğday tarlalarından daha çok afyon tarlaları olduğunu görmüştük. Esrarın küçük dükkânlarda bolca satıldığı, tarlalarında afyon yetiştirildiği, sigaranın nadir bulunduğu; bunun yerine kireç, tütün ve onların rivayetine göre hindi gübresi karışımı yeşil bir toz halindeki ‘nesvar’ satılan bir kültürün tam ortasındaydık. Pakistan ve Afganistan’da her alanda kullanılan nesvar, uzun süre damak ve dudak altında yutulmadan tutularak emilir ve etkisini yitirdikten sonra da her evde bolca bulunan sürahi şeklindeki küllüklere tükürülürdü. Yine rivayete göre az miktarda esrarın da karıştırıldığı bu nesvar, ağzı tütün oranında uyuşturuyormuş. Kullanıcılar bir evde o kül tabaklarını görmedikleri zaman sergiyi kaldırıp, altına tükürmekten de çekinmiyorlardı. Bu, gelenek haline gelmiş olduğundan, bizim dışımızda kimse tarafından yadırganmıyordu. Bizim sigara içen arkadaşlarımız da sigara bulamayınca, bir süre sonra bolca satılan bu tozu kullanmak zorunda kaldılar. Bundan öte dikkatimizi çeken şey, mücahitlerin hâkim olduğu kesimlerde afyonun bolca yetiştirilmesi olmuştu.

Geldiğimizden beri çayı aydınlıkta içmediğimizden, rengini de görememiştik. Şimdi çayın ne kadar bulanık olduğunu görmüş ve bunun kaynağını araştırmaya başlamıştık. İçtiğimiz su, Soğrut’tan, kanallarla topraktan havuzlara aktarılıyordu. Burada belli bir süre dinlendirilmeye bırakılan suyun toprağı kısmen de olsa dibe çöküyordu. Ancak, bu zaman sürecinde su kurtlanıyordu ve su içmek zorunda kaldığımız zaman ya bir bez aracılığıyla bir kaba süzerek içiyorduk veya avucumuzla aldığımız suda en azından gözle görülen tanecikler olsa bile kurtçukların olmamasına dikkat ederek içiyorduk. Bunu gördükten sonra, Afganlıların neden avuç avuç ishal hapları kullanmalarına rağmen bir türlü sağalmadıklarını daha iyi anlıyorduk.

Önemli bir baskın veya saldırı olmadığı müddetçe, belli bir süre burada konaklayacağımız ve dinleneceğimiz söylenmişti. Yine itiraz ettik, biz bir an önce Ruslarla karşılaşıp onlarla hesaplaşmak istiyorduk. Bu yöndeki tepkimize, yöntemin bu şekilde olduğu söylendi. Biz de, arkadaşların ayaklarındaki yaraları ve yorgunluğumuzu göz önünde bulundurarak ses çıkarmadık. Bunca zaman ne yapabilirdik. Onlardan, düşmanın olduğu mesafeleri ve yerleşim noktalarını, ayrıca gelebilecekleri alanları öğrenmiştik. Bize belirlenen alanlarda, insanlarla kaynaşmayı, çevreyi tanımayı hedefleyen yürüyüşler yapmaya başlamıştık. Olabildiğince yeşile doymuş kasabanın her tarafını geziyorduk. Az Farsçamızla veya tek tük öğrenmeye başladığımız Peştuca konuşarak iletişim kurduğumuzda genç neslin bizimle diyaloga hazır olduğunu; buna karşılık yaşlı neslin bizi hiçbir şekilde içlerine sindiremediklerini ve her fırsatta bizimle alay ettiklerini görüyorduk.

Bir çayhanede otururken, Tuncer’in her fırsatta Hamido diye takıldığı Bahattin yüksek sesle bizi çağırdı. Yeni biçilmiş bir afyon tarlasında birkaç küçük çocukla bir arada olduğunu görüp, oraya doğru gittik. Çocukların arasında duran şirin bir çocuk omzundaki kuşuyla oynuyordu. Abdülhamit, biz ulaştıktan sonra: “Bu çocuğun isminin Allah olduğunu biliyor musunuz?” diyince, şaşkınlık içerisinde kaldık. Defalarca ismini sorduk. Bize, babasının sürekli Allah ismini anmak için ona bu ismi taktığını söyleyince, bocaladık kaldık. Böyle bir gerekçe ile Allah’ın ismini yalın olarak varlığa vermeyi nasıl bir mantık onaylamış olabilir, diye düşünmeye başladığımız anda Hamido, ‘çocuğun, kuşa birkaç kelime öğrettiğini’ söyleyince yeniden hayrete düşmüştük. Konuşabilen cinsten olmayan ve serçeye yakın bir cins kuş, onun kafasından, omzuna atlıyor, bazen bizim omzumuza bile konuyordu. Bildiğimiz birkaç kelimeyle sorgulamamızdan sıkılan çocuk, kuşla ilgilenmemize sevinmişti.

Mücahitlerin sıkılmaması için, bize cemaatle namaz kıldıran sarıklı uzun sakallı Movlana Sayyaf, mücahit komutanının emriyle sabah namazlarından sonra ders vermeye başlamış ve bizim de bu derslere katılmamızın zorunlu olduğunu söylemişti. Katıldığımız ilk günde, mücahitlerden birçoğunun kısa namaz sürelerini, ilmihal bilgilerini çok az bildiklerini veya hiç bilmediklerini hayretler içerisinde müşahede etmiştik. Ders boyunca birkaç kişiye Fatiha suresini öğretmekle meşgul olunca biz sıkılmış ve bir kenara çekilerek kendi aramızda sohbet etmeye başlamıştık. Elbette, bu tavrımız mollanın hoşuna gitmemişti. Öğle vakti, köylülerin getirmiş olduğu koyunlar, kazanlarda pişerken ben de ellerimizle yağların içerisine girmemek için, çekinerek ağaç kabuklarından 3 adet kaşık yapmış ve yıkadıktan sonra, ceplerime koymuştum. Birini ben almış, diğer ikisini de yağdan oldukça rahatsız olan ve çoğu zaman bulaşmamak için kuru ekmeğe talim eden Cihat (İlyas Dönmez) ve Fatih’e vermiştim. Özellikle yemek yerken kimsenin görmemesine dikkat etmelerini de tembih etmiştim. Ne var ki yemek yerken bütün çabamıza rağmen yakalanmıştık. Uzak sofralarda oturanlar bile kalkıp yanımıza gelmişler ve hayatlarında ilk defa kaşıkla yemek yiyen birilerini görmüşçesine bizimle alay etmişlerdi.

Biz, bitlenmemek için yağdan kaçınırken, onlar dalga geçiyorlardı bu hassasiyetimizle. Yemekten sonra, küçük bir leğen içerisinde ellere ibriklerle dökülen birkaç damla suyla eller ıslatılıyor ve sirkelendikten sonra, yağlı kısımlar ovuşturularak vücuda yaydırılıyordu. Biz bu kültürü, izlemiş olduğumuz siyah beyaz filmlerde, genellikle Araplara ait bir gelenek olarak ve abartılarak anlatılışlarından görmüştük ancak. Aynı durumun, burada abartılı bir şekilde hayata yansıdığını görünce, bu bölgelere sadece İslam’ın şekil olarak geldiğini ve Arap geleneğinin din olarak topluma hâkim olduğunu açıkça görmüştük. Kaşıkla yemek yeme hevesimiz, macera ve arzumuz son bulmuştu artık. Kaçınılmaz olarak onları taklit etmemiz gerektiğini, topluca alay konusu olduktan sonra daha iyi anlamış ve çaresiz, toplu davranış kalıplarına geri dönmek zorunda kalmıştık. Arkadaşlarımız homurdanıyorlardı, ama yapacak bir şey de yoktu. Artık, onların sabah derslerini de, anlamamak pahasına bile olsa dinliyorduk.

Bir müddet geçtikten sonra Movlana Sayyaf, arkasında kıs kıs gülen bir grup mücahitle bizim yanımıza gelip oturmuş ve sohbet etmeye başlamıştı. Özellikle, namaz esnasında Şafii mezhebinin gereklerini yerine getirişim, onların dikkatini çekmişti. Sorduğu ilk soru “Müslüman mısınız?”  şeklide olmuştu. Sonra hangi mezhepten olduğumuz sorusu gelmişti ardından. Müslüman ve Şafii olduğumu söyledim. Eminim, Şafii mezhebini ilk defa duyuyordu Movlana. Şafiilerin ayaklarını yıkayıp, yakamadıklarını sormakla ayrıntılara girmeye çalıştı. Ben, bu kadarını beklemiyordum ve bir âlimin en azından dört mezhebi bilmemesinin imkânsız olduğunu düşünüyordum. Soğukkanlı bir şekilde, ayaklarımızı yıkadığımızı ve bazen ayaklarımızı yıkadığımızda dizlerimizin üstüne kadar yıkadığımızı, söyleyince kendince noktayı koymuştu artık. Sonradan kendi aralarındaki konuşmalardan, “bunlar Rafızî, kendilerini gizliyorlar” şeklindeki konuşmaları duyunca, bizi sorgulamasının ve değişik yorumlar yapmasının amacını daha iyi anlamıştık gibiydik artık.

 

Devam Edecek...

  • Yorumlar 9
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim