Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (25)

11.08.2011 19:02

Yakup Aslan

yakubaslan@gmail.com

Ali Bilici çevresindeki oluşumun gizliliğe aşırı derecede önem vermesine karşılık, bizimle ilgili her şeyi öğrenmeye çalışmaları rahatsızlık veriyor ve bu durum onlara mesafeli davranmamıza yol açıyordu. Buna ilave olarak, alışık olmadığımız bir resmi protokol uygulanması, arkasına sığınılan gizemli ciddiyet beni ve genel olarak birlikte olduğumuz arkadaşları rahatsız ediyordu. Vahiy kültürüne yönelenlerin, adaleti, rahmeti, sabrı, mütevazılığı, hakka adanmışlığı formüle etmenin çabası içerisinde olmakla birlikte, bu çerçevedeki inançlarını hayatlarına yansıtmaları gerektiğini düşündüğümüzden, mücadeleye heveslenen her düşüncenin içerisinde olmaya yanaşmıyoruz. Bakış açımız böyle bir beklenti içerisinde olduğumuzu formüle etmekte zorlansa da, pratik tavrımızla muhalefetimizi şekillendiriyoruz.

Yeni bir din algısıyla, mücadelenin yöntem ve seviyesini yükseltmenin çabası içerisinde olanların sahip olduklarından dolayı gururlanmayacaklarına inanıyorduk. Birikim ve mücadele tarzı, kişisel özgüvenden öte mağrur bir görünüme yol açmamalıydı. Arkadaşlarımız da bunun bilincindeydiler. Her halükarda her görüşmemizde, onların birikimlerinden yararlanma fırsatımız oluyordu. Onlar, diğer düşünce bağlıları gibi yeni başlayan süreçte boş durmuyorlardı. Türkiye’de ve hatta ülke dışında bu anlayışa yakın insanları arayıp onlarla diyalog içerisine girdiklerini ve birikimli, tecrübeli kadrolara sahip bir hareket olarak, yeni din algısını meşrulaştırma gayretinde olduklarını da vurguluyorlardı. Yine fıtrata vurgu yapmaları ve yeni dönüşümün ancak fıtratın saf ve berrak özelliklerine ricatla mümkün olabileceği ifadeleri her birimize çarpıcı geliyordu. Fıtrattan uşaklaşmanın, güç, dünyevi ve nefsi zaafların yeni din algısı önünde en büyük engel olduğunu ve bunların bir arada toplanmaya çalışılmasının zulüm ve adaletsizliğin pekişmesini sağlayacağını belli belirsiz ifadelerle savunmaya çalıştığımız bir zamanda, siyasi bir oluşumun içine girmeye cesaret edemiyoruz. Dolayısıyla, temkinli yaklaşıyoruz.

Adaletin hâkim kılınması için, çizgilerin belirginleşmesi ve bundan sonrasında hatadan kaçınmanın gerektiği düşüncesinden çok, İran’da egemenliğin sürekli el değiştirmesi, bizi endişelendiriyor. Bugün irtibat içerisinde olduğun kesimler belli bir süre sonra muhalif alana sürüklenmiş/itilmiş olabilir. Böyle bir zamanda yeni konsepte teslim olman veya itirazın sonuçlarına katlanman gerekebilir. Ali Bilici ve arkadaşlarının geliştirmeye çalıştığı Kur’an perspektifli yeni din ve metot algısının cazibesine kapılarak geliştirmiş oldukları ilişki/diyalog anlayışından dolayı teslimiyet içeren anlayışa balıklama atlamıyoruz ve hem de kibrin göstergesi şeklinde algıladığımız resmi duruş, öğrenmiş olduğumuz ilkelerimizle çatışıyor. Elbette onların diyalog kurmak istedikleri bendim. Onların diyalog köprüsü olabilmem ihtimali üzerine, bana sıcak davranıyorlardı. Birçoğunu Türkiye’den tanıyor olmam, güven konusunda ciddi bir sorunu ortadan kaldırıyordu. Sorun, yeniden şekillendirilen mizaç ve üsluptu. Ercüment Özkan’ın bize anlattıkları, onların kendi bölgelerinde aynı üslubu benimsediklerini rivayet ediyordu. Özkan, davet üzerine Batman’a gitmiş ve konferanstan sonra bir ev sohbetinde bizim de hiçbir şekilde hazmedemediğimiz tanışma faslı başlamıştı ve başlangıçtan Özkan’a gelinceye kadar kendisini tanıtan arkadaşlar “ben Abdullah” tekerlemesini tekrarlamışlar ve sıra ona da gelince “madem hepiniz Abdullah’sınız, ben de Abdullah!” demişti. Böyle bir mizacı benimseyen arkadaşlarımız, bizden yana hiçbir gizliliğe tahammül etmiyorlar ve her ayrıntıyı öğrenmek istiyorlardı.

Yine tanışmalardan birinde Hasan Dalgıç, Batman’lı İlhami’nin kendisini “Abdullah” diye tanıtmasına öfkelenmiş ve onu sert bir şekilde azarlamıştı. Oysa kendisi en basit diyalogunu büyük bir dikkatle gizlemeyi adet haline getirmişti. Aslındaysa, sessiz ve gizemli duruşuyla Selman’a saç ekme uzmanı olan İlhami bize gelen misafirlerden sürekli fırça yemeye alışmıştı. Dışa bağımlılık ve mizaç konusu yeni arayışlar peşinde koşmamızı kaçınılmaz kılıyordu. Süleyman Direk, onlarla diyalog içerisinde ancak kendi kişisel muhtariyetini sürekli ön planda tuttuğu için onların cemaat disiplinine fazlaca uyum göstermiyor, ancak herkesle ilişkisi sürüyor. Çoğu zaman kendi evimiz gibi gördüğümüz tek odadan ibaret olan evine gidiyoruz ve hiçbir şekilde bizi geri göndermiyor. Aşiret terbiyesiyle bizi ağırlıyor ve gece orada kalıyoruz. İrfan’ın eniştesi Mustafa da aynı şekilde bizi ağırlıyor.

Siyasal çalışmalarda yeni çıkış yolları arayanlar onlardan ibaret değil. Velioğlu konusunda da, İran ile diyalog geliştirmesinde buna benzer endişelerimiz olmakla birlikte, geçmiş klasik yapılanmaların konumunu sahiplenmesi bizim açımızdan yeterli görünmüyordu. Her görüşmemiz, çok samimi bir havada sürüyor. Kişilik ve güven açısından hiçbir sorunumuz yok. Ancak yeni bir tarz arayışımız ve biraz da geleneksel cemaat disiplini altına girmemizin zorluğu, teslimiyeti kabullenmeyen ruhumuz, diyalogumuzun bağlılık veya biatle sonuçlanmasını engelliyor. Geçmişi inkâr etmiyorduk. Eleştiriyorduk, ancak bütün merhalelerinin samimiyet ve keyfiyet içerdiğini de iyi biliyorduk. Sadece birkaç yerde yaşadığımız tecrübeler ışığında, daha temkinli davranmaya çalışıyorduk; bu da çoğunlukla çevremizle sıkıntı yaşamamıza neden oluyordu. Başlangıç geçmişin kopyası veya yeniden başa dönme şeklinde olmamalıydı. Yeni bir yöntem, anlayış, algılama, düşünce, yapılanma olmalıydı? Şimdiye kadar denemediğimiz ve kesinlikle bizi başarıya götürebilecek ilmi ve pratik yeni bir modeldi aradığımız.

Birçok insanla görüşüyoruz, ancak hiç biriyle Velioğlu kadar rahat değilim. Bizden biri, kendisini birçok konuda yetiştirmiş ve ortak hassasiyetlerimiz var. Ancak geçmiş olduğumuz tecrübe süreci bunların yeterli olmayacağı gerçeğine inandırmış bizi. O her görüşmemizde, beklentilerini dile getiriyor. Kimi zaman da ince bir ayarlamayla “arkadaşlarımız mücadeleye katkıda bir türlü karar veremiyorlar” diyerek, sitem ediyordu. Cemaat yapılanmalarında emir altına girme, teslim olma, biat etme gibi davranışlardan olduğunca kaçıyorum, ancak benden istenen böyle bir teslimiyetti. Mevcutların içerisinde en iyi olanı aramak veya tanışma süresi içerisindeki tutarsızlıklar, kararsızlığımızı pekiştiriyor.

İrfan ile diyaloglarımız ve birçok alandaki ortak çalışmamız devam etmekle birlikte, ondan bize gelen bir teklif yoktu. Sadece ilişkilerimiz devam ediyor ve birbirimize duyduğumuz güvenle yetindiğimizden çoğu alanda yeni tekliflere fırsat vermiyorduk. Onun yeterliliği, bilgisi veya kendi yetenekleriyle geliştirdiği eğitim tarzı, yöntemi bize de sirayet ediyordu. Onunla her görüşmemizde, bize yönelik eğitici bir program içerisinde olduğunu görüyorduk. Ancak, cemaat disiplini altına girme teklifinin bizden gelmesini bekliyordu. Tahran’da bulunan arkadaşlar olarak cemaatleşme ve yeni bir düşünce sürecine girme beklentilerimiz boşa çıkıyor. Ayrı kültürlerden, pratiklerden ve hatta cemaatlerden gelmemiz buna engel olduğu gibi, geçmiş yapılanmalar, düşünceler ve hatta MSP önümüzdeki en önemli bariyerdi. Bunlar alanı doldurmuşken yeni bir çıkışın bizi başarıdan uzak tutmak için bütün argümanlarını devreye koyacağının farkında değildik. Mardin’den Selman ile bu bariyerleri aşabileceğimizi düşünüyorduk. Onun da İran’dan beklentileri vardı. Ancak, resmi törenlerde Lübnan, Suriye ve diğer değişik Arap ülkelerinden misafirlerle kurduğu diyalogdan çıkardığım netice, iyi bir altyapıya sahip olduğu şeklindeydi. Güvenliğe olduğundan fazla riayet ediyor ve bizimle ilgili araştırma yapma kurnazlığına da tenezzül etmiyordu. En azından Arap ülkelerine açılma gibi bir yenilik sağlayabiliriz düşüncesiyle, bazı konularda işbirliği ve ortak çalışma yapabileceğimizi bildirdik. Selman, Suriye veya diğer Arap ülkelerinde tanıdığımız insanları medrese eğitimine gönderebileceğimizi söyledi. Bunun için hazırlıklar yapmamız gerekiyordu. Bu başlangıç olacaktı…

Türkiye’de Özal ile birlikte bazı özgürlüklerin geliştirilmesiyle birlikte, seyahat kapıları daha fazla açılmaya başlandı. Düşüncelerini okuyup görme fırsatı bulamadığımız birçok düşünürümüzü, aydınımızı veya cemaat liderini burada görmek mümkündü. Darbeden önce sıklıkla duyduğum isimlerden biri Hikmet Zeveli’ydi. Onunla tanışma fırsatı bulmuş ve onun birçok düşüncelerinden haberdar olmuştum. Malatyalı arkadaşların ve özellikle de Selahattin ağabeyin oluşu bu diyalogun kapılarını açmamızı sağlıyordu. Türkiye özgürleştikçe, bizim güvenlik açısından duyduğumuz endişeler de azalıyordu, ancak gelenler konusunda temkinli davranıyor ve samimi olmayan her davranışı kuşkuyla karşılıyorduk.

Van’dan Edip Kitapçı’nın Tebriz’de bir hava saldırısında yıkılan mahalleyi merak edip, görmeye giderken çekmiş olduğu bir fotoğraftan dolayı tutuklandığını sonraları öğrendim. Davranışına, söylediklerine ve bizi tanıyor olmalarına bakıp serbest bırakmışlardı ve o da artık yolda oyalanmadan bizim yanımıza gelmişti. Birkaç günlük karanlık hücreden dolayı korku içerisindeydi. Bütün ısrarlarımıza rağmen fazla durmadan geri döndü. Ancak, erken serbest bırakılmada herkes onun gibi şanslı değildi. Vanlı Kasım veya İbrahim uzun süre bu tutukluluk sürecinden, dünyadan habersiz bir şekilde nasiplenmişlerdi. Bütün aramalara rağmen, varlığı kabul edilmiyordu ve serbest kalıncaya kadar da kimse onların nasıl bir serencamla karşı karşıya olduklarını bilmedi.

Kasım, Irak’tan gelerek mülteci statüsü için başvurmuştu. Belli bir süre mülteci kampında kaldıktan sonra bir evde kalmalarına izin verilmiş, ancak Arap kökenli Müslümanlarla diyalogunu sürdürdüğünden gözaltına alınmış, psikolojik ve sosyal haklardan mahrum bırakma baskısıyla tek kişilik karanlık çukurunda çözülmeye terk edilmişti. Kur’an, ışık veya konuşabilme türünden insani ihtiyaçları, bütün ısrarlarına rağmen karşılanmamıştı. Cezaevinden çıktıktan sonra aylarca kendisine gelemedi. Bir caddeden geçerken, çocuğun elini tutar gibi karşıya geçiriyordum. Beni Molla Huseyin Marunisi ile tanıştıran o idi. Ona değer veriyordum, bir de aynı şehirden oluşumuz bu kardeşlik duygusunu perçinliyordu. Kimi zaman birlikte, Tahran’daki Molla Halil veya Kum’daki Molla Halil’i ziyarete gidiyorduk. O da benim gibi, Kum’daki Molla Halil’den çok çocuklarıyla ilgileniyordu. Özellikle, Ali veya Ahmet’e karşı muhabbet besliyoruz. Mübarek bize biraz fazla devletçi geliyor. Her şeye rağmen onların yanında, rahat ediyor ve genellikle siyasi konuları konuştuğumuz için birbirimizi de iyi anlıyoruz. Ortak acılarımız olduğundan, farklı frekanslarda dolaşmıyoruz. Babalarından dolayı zorunlu bir tercih yaptıkları bütün hallerinden belliydi.

Çalışma hayatım biraz daha monoton hale girdi. Radyoda bize gönderilen tercümeleri yaptıktan sonra fazla bir işimiz kalmıyordu. Ana haberleri okuduktan sonra, diğer programlar banttan yayınlanıyor ve kimi zaman bir kişi nöbetçi kalabiliyor. Banttan yayınlanan programları Ahmet Cansız büyük bir dikkatle takip ediyor ve daha sonrasındaki edit işlemini de o yapıyor. Yine sıradanlaşan çalışmamın bir Cuma akşamında, ben nöbetçiydim. Ana haber ve özetleri okuduktan sonra arkadaşlar gittiler. Ben zorunlu olarak ana kumanda masasında bekliyorum ve program arasında stüdyoya girip “Burası Tahran. İran İslam Cumhuriyetinin Sesi” anonsunu yaptıktan sonra, bir sonraki programın duyurusunu yapıyorum. Gündüz Torçal’ın zirvesinden cumaya yetişmek ve oradan da radyoya gelmek yormuş beni, bir an önce programın bitmesini istiyorum. Cuma geceleri genellikle servis olmuyor, olduğu zaman da birkaç kişiyi evlerine bırakıncaya kadar şehri dolaşıyoruz, en sonda sıra bana geliyor. Bana özel bir servisin verilmesi için bürokratik bir yol izlemem gerekiyor, üşeniyorum ve kendi başımın çaresine bakmaya karar veriyorum.

Özetleri okuduktan sonra, Veliasr Caddesine yürüdüm, ne in var ne cin… Yol bomboş. Yaz sıcağından dolayı zaten şehir boşalmış, bir de tatil olunca gecenin bu saatinde insanlar ya kapılarının önünde oturuyorlar veya parklarda, kaldırım kenarlarında altlarına bir karton parçası sererek uyuyorlar. Yarım saatten fazla bekledim. Radyo tarafından bir servis çıkarsa beni alsın diye, oradan da ayrılmıyorum.

Hayallere daldığım bir esnada, yanımda duran bir arabanın penceresinde bir ses beni uyandırdı. Gayriihtiyari  “müstakim” dedim ve onun baş işaretiyle arabaya bindim. Kibarca, halimi hatırımı sordu. Hiç beklemeden, muhabbet etmeye başladı. Sanırsın yirmi yıllık dostuyla karşılaşmış. Çok samimi ve içten bir ses tonuyla anlatmaya başladı: “Veliasr caddesinden İnkılab meydanına dönüyordum, orta yaşlı gözlüklü bir bey bana işaret etti, başını uzatıp “müstakim” dedi, arabaya bindi. Sonra koltuğa yayıldı ve gazetesini okumaya başladı. Ne o bir şey söyledi ne de ben sordum. Şehrin dışına çıkıp otobana yaklaştığımızda, benzinimin az olduğunu ve eğer devam edeceksek benzin almamız gerektiğini söyledim. “Al” demekle yetindi. Depoyu doldurdum ve yola devam ettim, otobana girdikten sonra bir süre daha gazete okuyup, uyudu. Hiçbir şey sormadım, gece boyu radyo dinleyerek veya kimi zaman tesislere yanaşarak birkaç bardak çay içerek, uyanık kalmaya çalışıyordum. Sabaha doğru Tebriz’e vardım.”

Şoför, yol boyunca yaşadıklarını, duygularını, düşüncelerini bütün ayrıntılarıyla anlatıyordu. İşin ilginç yanı ne ben gideceğim yeri söyleyebilmiş ne de onun anlatmaya başladığı hikayesinden, sormaya fırsatı olmamasına rağmen, beni dosdoğru gideceğim yere doğru götürüyordu. Herhangi bir istihbarat elamanı olabileceğinden şüpheleniyorum, ancak anlattıklarıyla beni menzile ulaştırması arasında derin bir bağ var. En uzman tiyatrocunun bu şekilde rol yapmasına ihtimal vermiyor ve bunun için herhangi bir gerekçe de görmüyorum.

Devam ediyor. “Tebriz girişinde uyandı ve bana yolu tarif etmeye başladı, bir fabrikanın yanına vardık. Birkaç saatlik işinin olduğunu ve bu müddet zarfında uyumamı istedi. Hiç itiraz etmiyor ve olaya teslim olmuş bir şekilde itaat ediyorum. Sorgusuz sualsiz. O geldiğinde, ben uykumu almıştım. Tebriz’de bir çayhaneye girdik, bal-kaymak ve sütten oluşan kahvaltımızı yedikten sonra yeniden yola koyulduk. Bana sadece geri döneceğimizi söyledi. Ne ben ona herhangi bir şey sordum, ne de o bana… Çantasından çıkardığı bir kitabı uzun bir süre okuduktan sonra uyudu. Akşama doğru Tahran’a vardık, bana şehrin kuzeyini tarif etti. Bahçe içerisindeki lüks bir saraya girdik. Israrlarıma rağmen beni bırakmadı. Hanımına talimatlar verdi ve beni doğruca duş almaya yolladı, yeni iç çamaşırları ve bir de gömleği giymem için zorladı. Çıktığımda beni kapıda bekliyordu. Beni alıp yemek odasına götürdü, hanımıyla tanıştırdı. Bu arada bana dair inanılmaz iltifatlar yapınca, yol boyunca hiç konuşmayan o adamın bu olabileceğinden kuşku duydum. “Hanım, hayatımda böyle bir insan görmedim, bir tek sözle beni Tebriz’e götürdü ve getirdi. Hiç itiraz etmeden. Böyle insanların yeryüzünde yaşadığına inancımı yitirdiğim bir zamanda, karşıma çıktı” diyordu.

Beni misafir etmek istediler, kalmadım. Ayrılırken bana aylarca kazanamayacağım miktarda para verdi.”

Anlattıklarına inanamıyordum, ama yalan söylemesi için de hiç bir sebep bulamıyordum. Neden bu hikâyeyi anlatmak için beni seçsin ki? Hayatımın en mutlu yolculuğunu yapıyordum, bütün anlamıyla bunun farkındaydım, yorgunluğum da bitmişti. Bana hiçbir şey sormamasına rağmen gideceğim yolu biliyormuşçasına gidiyordu. Hikâyenin bittiğini sanıyordum. “Hikâye bitti mi?… Hayır! Bir gün Cumhuri İslami Meydan’ına doğru gidiyorum, trafik ağır hareket ediyor bir baktım biri ısrarla beni durdurmak istiyor. O adam. Beni beklemesini istedim, yolcuyu bırakıp geri geldim ve onu aldım. Yolumuz yine Tebriz… Bu kez daha önce yaptığı gibi uyumadı. Benimle sohbet ederek zaman geçirdi. Erdemli, bilge bu insanın her söylediği söz beni başka âlemlere taşıyordu. İlk gördüğümde sorunlu ve kendisiyle barışık olmayan bir insan olduğu hükmünü vermiş olduğumdan dolayı utandım. Ben gittikten sonra hanımı onu azarlamış ve “dünyada benzeri az bulunur mert, cesur, dürüst bir insanla karşılaşmışsın ve elinde bu kadar bol servet varken ona yardımcı olmamışsın, eğer onu bulmaz ve yardımcı olmazsan seni asla bağışlamam” demişti. Tahran’a dönüşümüzde dost olmuştuk. Bana bir ev aldı ve arabamı yeniledi. Tebriz’e devamlı ben götürüyorum.”

Kaldığım medreseye birkaç metre kalmıştı. Hikâyenin daha devam etmesinden korkuyordum. Devam etmesi durumunda ineceğim yeri söyleyemezdim ve kim bilir nereye kadar giderdik. Hiçbir şey hissettirmemeye dikkat etmeme rağmen o noktada yavaşladı ve “işte bir müstakim yol hikâyesi burada bitti” dedi. Donup kalmıştım. Parasını verdikten sonra, şehrin bir başından öbür başına kadar yaklaşık 20 km yolu değişik meydanlar, sokaklar dolaşarak beni nasıl getirdiğini ve hikâyenin nasıl bu noktada bittiğini anlamaya çalışıyordum. Hepsi bir yana içimde anlam veremediğim bir huzur, bir mutluluk vardı. Medreseye vardığımda Kasım’ın horlaması küçücük odanın camlarını sarsacak boyuttaydı. Çay hazırladım, içtim, o duymadı bile…

Sonbaharın sonlarına doğru gelmiş olmamıza rağmen, Tahran gündüzleri sıcaktı. Özellikle Cuma günlerine denk gelen güneşli havaları değerlendirmeye çalışıyoruz. Şubatta İnkılâbın yıl dönüm kutlamaları var, Türkiye’den de İslam İnkılâbına sıcak bakan ve olumlu sözler söyleyenler veya yazanlar davet edilecek. Bunların arasında genellikle İslamcı yazarlar davetin önemli bir yerini kapsıyorlar. Cengiz Çandar veya benzerleri, entelektüel alanda olumlu düşünceler sarf ettikleri için çağrılıyorlar. Sol veya Komünist kanattan çağrılanlar da ABD karşıtlığından seçiliyor. Cengiz Çandar’a uzak duruyorum, özellikle de Selman’ın Lübnanlı misafirleri referans göstererek, ‘onun pragmatik bir düşünce sahibi olduğunu ve bundan dolayı her kesimle gizli diyalog içerisine girebileceği, Lübnan’da bunun örneklerinin olduğunun, onun CİA ile temas halinde olduğunun söylendiğini’ açıklaması üzerine temkinli davranıyorum. Mustafa İslamoğlu’nun da geleceğini söylüyorlar. Seviniyorum. Onu daha önce edebi, duygu yüklü ve içten yazılarından tanıyorum. Resmi törenlerde mütercim ve rehber olarak ben de görevliyim, dolayısıyla onu yakından tanıma fırsatım olacak.

Misafirler geliyor, İslamoğlu gelmiyor. Sonradan öğreniyoruz, karayoluyla gelirken Doğubayazıt’ta polis tarafından alıkonuluyor. Doğubayazıt, yabancı olmadığımız bir yer. Daha önceleri de buna benzer olaylar yaşanmıştı. Üç gün alıkonduktan sonra geldi, ama hiç keyfi yoktu veya biz onun ruh halini öyle okuduk. Olanlar konusunda sorduklarımıza tatmin edici cevaplar vermeyince kuşkuya kapıldık. İslamoğlu’ndan kesinlikle inandıklarına ihanet etmesini veya sahip olduğu ilkelere ters davranmasını beklemiyorduk. Ama İran’da toplumun tamamına hâkim olan kuşkucu atmosferden ayrı düşmemiz mümkün değildi. İran’ın önemli sırlarının peşine düşmeyeceğinden emindik, ancak çözülme başlandığı zaman devamında neler geldiğini tahmin edebiliyorduk. Yaşamış olduğumuz tecrübeler, sistemlerin ayakta durabilmek için neler yapmaya muktedir olduğunu ve ahlaki olmayan yöntemlerle nasıl kirli bir politika izlediğini gösterecek örneklerle doluydu. Egemenler ile onların yönlendirdiği, kullandığı nesneler arasında belli anlaşmalar var, ancak güç, yetki, yetenek, birikim sahibi olan egemenlerdir. Onların kullandığı araçlar, sonuçlar egemenlerin varlıklarını gizlemesi açısından da önem taşıyor. Sonuçlar ıslıklanırken, protesto edilirken onlar alkışlanırlar. Kullanılıp bir paçavra gibi bir kenara atılan araçlara yönelik nefrete karşılık, egemene sevdalanmak türünden komiklikler yaşanır. Bu bizim komik paradoksumuz haline gelmişti. Güçlü olan sevildikten sonra, bir yanlış yapmışsa eleştirilir, tecrit edilir. Araçlara yönelik tepki toptancı bir tepkidir. Erzurumlu doktor bu süreçten geçtiği zaman aslında biz ona karşı içimizde öfke besledik ve nasıl bir süreçten geçtiğini düşünmeden onu suçladık, aslındaysa kınanması gereken perde gerisindeki güçlerdi, bunu bilemedik. Elbette asıl aktörün bütün kötülüklerin anası olması, onun omurgasızlık yapmasını meşrulaştırmaz. O ayrı bir olay. Baş konumundakilerin perde arkasında hazırlamış oldukları düzenekler, kirli bir politikanın hayata yansımasını sağlar ve korkularına mağlup olanlar bu kirliliğin nesnesi olur. Korku karşısındaki mağlubiyet, kirli ilişkilerin kapılarını aralar. Bunun neticesinde maddi imkânlar, makam, şan, şöhret olabilir, ancak o artık uzaktan kumandayla yönetilen bir varlık konumundadır. Bizim asıl korkumuz bu değerimizi kaybetmemizdir, yoksa Tahran’da ne olup bittiğini bilmek isteyenler bir şekilde öğreniyorlardı. Türk elçiliğinin yılbaşı balolarına katılanlar, bizim mesai arkadaşlarımızdı. Bunun örneklerini çokça yaşıyorduk.

Mustafa İslamoğlu konusunda böyle bir tuzağa düşebileceğine kesinlikle ihtimal vermiyoruz. İslamcı bir gelenekten gelmiş, fikri alt yapısını belli bir seviyeye ulaştırmış ve Türkiye’de fikri alanda kendisini ispatlamış bir kişilik. Ama biz yine de temkinliyiz. Bu bizim, yetişme tarzımız. Dolayısıyla onun içine kapanmasını, yüzümüze baktığı zaman gözlerini aşağı düşürmesini veya yüzünün kızarmasını iyiye yorumlamıyoruz. Kendisine sormamız da doğru değil ve belki bunu kendi çevremizle paylaşmamız da töhmet altında kalmasına sebep olacak. Aynı endişeleri paylaşan bir arkadaşım var, devrim muhafızı ve biraz da onun yönlendirmesiyle olaya komplocu bir yaklaşımla bakıyoruz.

Merasimlerden birkaç gün sonra, onlar Behişt-i Zehra’ya gittikleri sırada, ben bir bahaneyle otelde kalıyorum ve pastar arkadaşımla birlikte oda anahtarını alarak, odayı en ince ayrıntısına kadar arıyoruz. Hiçbir kanıt bulamıyoruz. Bu bizi sevindiriyor ve bu durumdan hiç kimseyi haberdar etmiyoruz. Üzerimize vazife olmayan bu operasyondan sonra, ona karşı daha sıcak davranıyorum. Onun bize tavrı değişmiyor. Dışarıdan davet edilen misafirler, Azadi Meydanı’nda düzenlenen büyük gösteriye katılıncaya kadar, önce Behişti Zehra mezarlığını ziyaret ediyorlar. Bir gün, Kum kentinde İmam Rıza’nın kız kardeşi Masume’nin türbesini ziyaret, Ayetullah Munteziri veya benzeri müçtehitlerin evini ziyarete ayrılıyor. Askeri uçakla savaş bölgelerindeki tahribatı görmek veya savaşan güçlere moral vermek için savaş gerisindeki bölgelere gitmek de bir günümüzü alıyor. Meşhet’te İmam Rıza türbesini ziyaret ve gece oradaki konaklamadan sonra Tahran’a geri dönüyoruz. Bu yol güzergâhında misafirler devamlı olarak bizim kontrolümüzde. Her gittiğimiz yerde onlara tercümanlık yapıyoruz ve İnkılâbın doğrularını görmeleri için düşüncelerimizle, karşı tarafa sorduğumuz sorularla onları yönlendiriyoruz.

Programı hazırlayanlar misafirlerin Cuma günü Tahran’da olmasını planlıyorlar. Cuma namazından sonra, Amerika’yı protesto etmek için büyük bir miting düzenlenecek. Bizim için normal bir durum, çünkü bu gösteriler sıklıkla düzenleniyor. Ancak misafirler için mahşeri kalabalığı görmek açısından önem taşıyor. Tahran üniversitesinde yerimizi alıyoruz. Uzun vaaz ve hutbeden sonra o kalabalığı kaçırmamak için onlardan önce üniversite kapısındayız. İslamoğlu ile birlikteyim, büyük kapılar açılınca ABD’ye öfkeli kalabalık bir sel gibi akmaya başladı, hepimiz heyecanlanıyoruz. İslamoğlu da elindeki fotoğraf makinesiyle yüksek bir yere çıkmak isterken elinden hiç düşürmediği ajandasını gayri ihtiyarı olarak bana veriyor ve duvarın üstüne çıkıp fotoğraf çekmeye başlıyor. Hemen ajandayı karıştırmaya başlıyorum. Baş taraflarda gezi notları, konuşmalardan özetler var. Ortaya doğru karıştırıyorum. Tahran’daki bazı şahıslarla ilgili kısa bilgiler var. İsmimi ve benimle ilgili yazılmış bilgiyi görüyorum. Şaşırıyorum. Aramızda sıcak bir diyalog oluşmamış ve bu bilgileri de başkalarından almış. Hatta hiç kimsenin bilmediğini sandığım ayrıntılar da var. O sayfayı belli olacak şekilde yırtıyorum. En azından görsün ve neden yırtığımı sorsun diye bekliyorum. Kalabalığa karışıp gidiyoruz, akşama kadar fark etmediğini düşünüyorum. Akşam yemeğinden sonra, bana soğuk davranmasından durumu fark ettiğini anlıyorum. Ne ben soruyorum ve ne de o izah ediyor.

Kalabalığın içerisinde durumu Davut’a açıklıyorum ve ikimiz de susuyoruz. İyi niyetine yorumluyoruz. Kirli bir ilişki içerisinde olduğunu beyan etmeyen hiçbir kardeşimiz konusunda art niyetli olmamamız gerektiğini iyi biliyoruz. Özellikle 80 öncesinde bunun acısını yaşayan insanlar olarak, bu hassas konunun nasıl kötü maksatlarla kullanıldığını da iyi biliyorduk. Söz, kimi zaman kurşundan daha etkilidir ve o ağızdan çıktığı zaman telafisi imkânsız olan tahribatları da gerçekleştirebilir. Askeri darbenin ruhumuzda, zihnimizde, umutlarımızda oluşturduğu tahribattan dolayı yaptığımız her eyleme şer’i bir kılıf buluyorduk. İslam İnkılâbının selameti için her yolu mubah görme anlayışı hayatımızı şekillendiriyor. Aslında, altyapısız bir siyasi hareketin içerisinden gelen insanlar olarak birçok konuda sağlıklı düşünemediğimizi kabul edemiyorduk. İslam İnkılâbından beklentilerimiz vardı, bunun karşısında İnkılâpçıların da bizden beklentileri vardı. Hayatımızı büyük bir özveriyle bu beklentiler doğrultusunda inanarak şekillendirmekten çekinmiyorduk. Buna rağmen popüler endişe taşıyanların sermayesi haline gelmekten kendimizi kurtaramıyorduk ve bu, sağlıklı düşünmemizi engelleyen handikabımız haline gelmişti. 80 askeri darbesinden sonra yurt dışına çıkmış insanlar olarak, Türkiye’nin şartlarını ancak görüşebildiğimiz misafirlerin anlattıklarından devşirme imkânımız vardı. Bununla birlikte İslami mücadelede kişilikli, dürüst ve yiğit insanların zor yetiştiğini de iyi biliyorduk. Darbecilerin kısa bir zamanda akıtmış olduğu kanların, hayatta olmayan canların, paramparça olan umutların, anaları yasa boğan acıların, ülkenin tamamını saran kederin farkında olmakla birlikte, nasıl bir mücadele sürecinin izlendiğini yeterince okuyamıyorduk. En iyi bildiğimizi sandığımız konuların aslında öyle olmadığını, kendimize bir hayal alemi kurduğumuzu yaşayarak öğreniyorduk. İşte bu hayal alemi kimi zaman, içi boş kof umutlara kapılıp dolduruluşa gelerek haksız çıkışlar yapmamızı da kendisiyle birlikte yeşertiyordu. İslamoğlu konusunda da olayı abartmış olmaktan dolayı tereddütlerimiz olmasına rağmen, İnkılâbı savunma içgüdüsüyle hareket etmiştik. Yaptığında kötü bir niyetin olabileceğine ihtimal vermiyoruz ve bu bizim aramızda kalıyor. Azadi Meydanı’nda düzenlenen büyük gövde gösterisi ve resmi makamların da katılımıyla düzenlenen toplantı ve sunumlardan sonra misafirlerimiz ülkelerine geri döndüler, bize kalan ise onlarla kurabildiğimiz diyalog neticesinde Türkiye ile ilgili değerlendirmeleri oldu.

Savaşla birlikte yaşamanın, savaşa alışmanın ciddi bir zaaf olduğunu düşünemiyoruz, ancak siyasi arenada özellikle Halkın Mücahitlerinin savaş aleyhindeki propagandaları her alanda rahatlıkla etkisini gösteriyordu. Gönüllü halk birlikleri eskisi gibi savaş cephelerine gitmiyor. Merasimlerle, camilerdeki vaazlarla, ezadari/yas merasimleriyle halkın savaşı canlı tutma gayretlerinin yanında, İmam Humeyni de her konuşmasında cephelerin desteklenmesini istiyordu. Buna rağmen ciddi manada bir yorgunluk, bezginlik vardı. Herkes bunun farkındaydı. Irak’ta da aynı durum hâkim. Bütün baskılara rağmen savaştan kaçanların İran’a sığınması devam ediyordu. Halkın Mücahitleri, savaşın anlamsızlaştığı ve kapitalist ülkelerinin silah tacirlerini zenginleştirmeye yönelik niyetler taşıdığını savunuyorlardı. Güçlü propaganda taktikleriyle halkın büyük bir kısmını buna inandırmışlardı, ancak savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu. Gencecik insanların toprağa düşmesi, kimsenin umurunda değildi…

84’ün kışında Kasım ile birlikte medresenin küçük odasında, misafirlerimizle birlikte iftar yapmıştık. İftardan sonraki en büyük keyfimiz, semaverin yakınında oturup doyasıya çay içerek muhabbet etmekti. Her İranlı gibi çay bizim de vazgeçilmezimizdi. Bir gün önce kalabalık bir arkadaş grubuyla Derbent’te iftar etmeye karar vermiş, çarşıdan aldığımız malzemelerle serin suların arasındaki çimenlerde iftarımızı yapacaktık, ancak büyük bir sorunumuz vardı… Çayımız yoktu. Onlar sofrayı hazırlamakla meşgul oldukları bir zamanda ben dere kenarında bulduğum beş kiloluk boş salça tenekesini, ince kumla yıkamaya başlamıştım bile. Üzerindeki sarılık çıkıp, bembeyaz oluncaya kadar yıkadım ve arkadaşların “kim içecek?” şeklindeki itirazlarına rağmen yaktığım ateşin üzerine bıraktım ve kaynatmaya başladım. O kaynarken, nane ve kekikleri toplayıp yıkadım ve içine attım. Yanımızda getirdiğimiz turşunun cam kavanozunu da yıkadım ve iftardan sonra çayımız, hurmayla içilecek şekilde hazır hale gelmişti. Ama bu özel çay için sıraya giren arkadaşlar o çaydan içmeme fırsat vermediklerinden, yeni bir çay daha hazırladım ve bu kez onların içmesine ben fırsat vermedim. Semaverin çevresindeki muhabbetimiz biraz da buna nazire türündendi.

Semaverin çevresinde inanılmaz bir atmosferin içerisine sürüklenmiştik. Gülüşüyorduk ve dünya ile bağımızı neredeyse tamamen koparmış gibiydik. Kendi dünyamızda tamamen izole olmuş durumdaydık. Belki de hayatımızda çok az rastlanan kahkahalarımız, dışarı taşıyordu. İşte tam bu sırada, bir cam fırtınası altında kaldık. Kapı ve pencerenin camları tuz haline dönüşmüş şekilde üzerimize geldi ve onun ardından güçlü bir patlama… Bütün bunlar o kadar ani oldu ki, yüzümüzdeki gülümseme donup kaldı. Havaya uçmayı bekler haldeyken, bunun gerçekleşmediğini anladığımızda anlamsız bir şekilde gülmeye devam ettik. Şok hali olmalıydı.

Birkaç dakika içerisinde kendimize geldik ve bizim dünyamızın dışında ne olduğunu anlamak için dışarıya çıktık. Patlama basıncı bizim demir kapıyı adeta bükmüştü. İki katlı medresenin bütün camları kırılmış, kimi yerlerde demir kilitli kapıları koparıp, eğmişti. Anlaşılan, patlama medresenin içerisinde olmamıştı. Meydana gelen şokun etkisi bitmeden dışarı çıktık. Yolun hemen öbür tarafındaki mahallenin ateş, toz ve dumanı her tarafı kaplamış durumdaydı. Ambulans ve güvenlik güçleri gelmeden mahalleye gittik. Irak, buraya iki uzun menzilli füze göndermiş, genellikle tuğladan yapılma evler patlamanın neticesinde yerle bir olmuştu. Kadınların feryadı, ağıtları bir anda mahalleyi doldurdu. Onların ağlamaları, feryatları acıya acı katıyordu. Dayanılacak gibi değildi, zalimlerin insan olmayan yüzleri burada annelerin ağlamalarına bir kez daha yansıyordu. Yapacak bir şey yoktu, nerdeyse hergün bunun bir benzerini ya yaşayarak ve televizyondan seyrederek görüyorduk. Aslındaysa bu acıya dayanacak yüreğimiz de yoktu. Kurtarma ekipleri, gönüllülerle birlikte sabaha kadar çalışıp enkazı temizlemeye çalışacaklardı. Az bir süre sonra sirenlerin sesleri gelmeye başladı bile…

Kaldığımız bölge ülkenin en önemli haberleşme/telekomünikasyon merkezine yakındı, önemli hava savunmasına rağmen düzenli bir şekilde saldırıya hedef oluyor. Irak’tan gelen füzelerin veya hava saldırılarının hedefi de burası. Hem haberleşme ve hem de yoğunluk açısından iki tarafın da önem verdiği bir yer. Oraya düzenlenen birçok saldırıda, zarar gören sivil halk oldu.

Kısa bir süre sonra, medresenin camları onarıldı ve büyük oranda tadilat başladı. Mehdi Haşimi’nin Kum’a gitmek zorunda kalmasının ardından, bize yönelik psikolojik muhasara devam ediyordu. Tamamen bize verilen medresenin ortak kullanılmasına karar verilmekle kalınmıyor, kaldığımız odanın dışındaki bütün alanlara yeni İranlı talebeler yerleştiriliyordu. Kullanım alanlarımız olabildiğince daraltılıyor ve bize gelen misafirlere yönelik itirazlarını da dillendiriyorlardı. Bütün bunlardan, teslim olmayı kabul etmememiz durumunda, medreseden ayrılmamızı isteyecekleri neticesini çıkarıyoruz. Dolayısıyla ciddi bir arayış içerisine giriyoruz…   

 (DEVAM EDECEK)

genellikle.jpg

Genellikle Almanya'dan gelen Türkiyeli misafirler

meshed.jpg

Meşhed İmmam Rıza Türbesini ziyaret eden misiafirlerle birlikte

savasta.jpg

Savaşta ölen Iraklı askerlerin önünde fotoğraf çeken bir İranlı gönüllü

birotel.jpg

Bir otel odasında, İranlı arkadaşlarla birlikte oturuyoruz 

  • Yorumlar 26
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim