Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (16)

06.01.2011 17:04

Yakup Aslan

yakubaslan@gmail.com

Mayısın sonlarına doğruydu. Akşamüzeri birlik sorumlusunun direktifleri doğrultusunda hazırlanmış, her an yola çıkacak şekilde kuşanmıştık. O anı bekleyenlerin sabırsız, telaşlı bakışları ve kimi zaman huşu içerisinde kendilerini duaların içerisinde kaybetmeleri alıştığımız bir görüntü olmuştu artık. O ortamı şekillendiren ruh haliyle, yoğun top ateşleri altında uyumaya çalışıyorduk. Uyuyorduk, çünkü İran operasyonları genellikle gece yarısından sonra veya yağışlı, fırtınalı havalarda başlatıyordu. Hazır olmamız söylenmişti, ancak bekleme süreci muammaydı. Böyle zamanlarda karşı tarafın en yorgun, zayıf ve zaaf içerisinde olduğu ve devamlı olarak İran’ın operasyon düzenleyebileceğine ihtimal vermediği anlar olduğu söyleniyordu. Dolayısıyla, Irak güçlerinin en çok korktukları hassas anlar da bu zamanlardı. Gündüz vakti bizim cenahta hummalı bir çalışma vardı. Yoğun ateşe rağmen tedarikat, lojistik destek çalışması, askeri araçların toprak duvarların arkasında yığınak yapması, kamyonet ve zırhlı araçların gözle görülür derecede toparlanması, birliklerin bize doğru akın etmesi, ciddi bir hazırlığın varlığını gösteriyordu.

Gece yarısı bizi uyandırarak, operasyon için hazır olmamız gerektiğini söylediler. Hızlı bir şekilde uykunun esaretinden kurtulmaya çalıştım. İslam İnkılabının varlığına kast edenlere karşı başlatılan savunma savaşında, her birimiz sorumluluğumuzu yerine getirmenin çabası içerisindeydik. Ancak, bunu genellemek zordu. Dünyanın meşakkatinden, toplumsal sıkıntılardan, sosyal gelişmelerden sıkılmış olanların kurtuluş olarak, şehadete koştuğu bir atmosferin içerisinde bulmuştum kendimi. Zafer için şehadet, kaçınılmaz bir kurtuluş olarak formüle olmuştu. Bu “kutsal an”ın gelmesinden dolayı şükredenler, ellerini duaya açanlar, abdest alıp şükür namazı kılanlar veya derin bir huşu içerisinde başka alemlere doğru uçanlar giderek artıyordu. Abdestimizi aldık ve silahımızı kuşanarak gösterilen alanda toplanmaya başladık. Cepheye geldiğimden bu yana ilk defa bu derece yoğun topçu ateşine şahit oluyordum. Bizim çevremizdeki birçok mevzide araçlar veya mühimmat depoları isabet almış, yanıyordu. “Savaş dediğin böyle olur!” türünden bir görüntü oluşmuştu. Hızlı bir şekilde toparlandık ve gösterilen hedefe doğru yürüyüşe geçtik. Uzun menzilli silahların menzilinden, kısa menzilli silahların menziline girdiğimiz zaman, önümüzdeki birliklerin kimi yerde göğüs göğüse çarpışarak ilerlemelerine şahit olduk. Bizden öncekiler çatışmada imha oldukları veya etkileri zayıfladığı zaman biz devreye girecektik.

Kıyamet denilen gün bu olmalıydı. Gök yer yanıyordu. En modern silahlar bugün insanların öldürülmesinde, etkisiz bırakılmasında kullanılıyordu. Her taraftan ateş yağıyordu, adeta. Kurşunlar bir ağ gibi çevremizi kuşatırken, güçlü bir zırha bürünmüşçesine onların arasından ilerliyorduk. Uçaksavarlar, toplar, havanlar, katyuşalar, tanklar, panzerler, kaleşnikoflar, el bombaları, gelen insan selini durdurmaya yetmiyordu. İnsanlar yoğun bir şekilde yere devrildiklerinde onların yerini yenileri dolduruyor ve Irak güçleri nerdeyse ateş etmeye bile fırsat bulamayan bu insan gücü karşısında geri çekilmek zorunda kalıyorlardı. İmam Humeyni’nin “yalın ayaklılar” dediği bu insanlar, tekbir sesleriyle çağın en güçlü ve modern askeri teknolojisine, ellerindeki bayraklarla karşı çıkıyorlardı. Iraklıların nezdinde hiç bitmeyecek olan bu insan seli, savaşın bütün taktiklerini, stratejilerini, ön yargılarını altüst ediyordu.

İran güçleri ilerlediklerinde, önlerine gelen her aracı ve mevzii yakarak, karşı güçlerin daha fazla dehşete kapılmalarına ve geri plandaki güçlerin vahşet içerisinde savaş cephelerinden firar etmelerine yol açıyordu. Bir ateş koridoru içerisinde ilerliyorduk. Her taraf yanıyordu. Büyük patlamalar kulaklarımızı sağır etmişti. Kimi zaman gökten yağan şarapnel parçalarının başımızdaki miğfere çarpmasına da alışmıştık. Her an ölümün bizi beklediğini iyi biliyorduk. Savaşın içindeydik, tam da orta yerinde. Nehzetten arkadaşlarla birlikteydik ve o mahşeri kalabalık içerisinde birbirimizden kopmamaya özen gösteriyorduk. Mehmet Ali arkadaşımız gencecik bir çocuk. İlk defa savaş cephelerine geliyor. Azeri asıllı. Şah döneminde de, inkılâptan sonrasında da etnik tacizlerden ve bundan dolayı oluşan komplekslerden dolayı Türk asıllı olduğunu gizlemeye devam eden, saf ve temiz bir arkadaşımız. Bu tabii olmayan hali beni rahatsız ediyordu. İlk fırsatta bu trajikomik halini görebileceği davranışlara yönelmeme sebep olmuştu. Cepheye yeni geldiğimiz günlerde, “ezadari” merasimlerine gitmiş ve dönüşte içinde bulunduğu o derin ruh haliyle bana, Azerice “yapıştı?” (hoşuna gitti mi?) şeklinde bir cümle söyleyince; ben de çok ayıp karşılanan bir kelime kullandığını söylemiş ve onu kendi tabii özelliklerinden uzaklaştığı için böyle bir hataya düştüğüne inandırmaya çalışmış ve ardından da kendisi olmaktan uzaklaştıkça bu tür hatalara düşebileceğini söylemiştim. Onun özür dilemesinin ardından da espriyi tamamlamak açısından “Elinacı”yı tanıyıp tanımadığını sorarak, onu utandırmaya çalışmıştım. O günden sonra bana, “Fahrettin, Emil Sayın” gibilerini soranlara, savunma amaçlı olarak ben de “Elinacıyı tanırsan?” türünden bir soru yöneltiyor ve hiçbir zaman da sorumun mahiyeti konusunda sır vermiyordum.  

Özellikle Şah döneminde, diğer bütün Asya ülkelerinde olduğu gibi toplumda yaygın olan sosyal travmalardan biri, kişinin kendisi olma özelliğine saygı gösterilmemesiydi. Fert eğer, güçlü değilse ve otorite açısından yeterlilik gösteremiyorsa o zaman kendisi olma hakkına sahip olamazdı. Eğer güçlüyse, kendisini kimliğinin hisarı içerisinde koruyabilecek kapasiteye sahipse, kendi değerlerini açıklama ve başkalarına kabul ettirme hakkına sahip olduğu gibi, yaygın yanlış kuralın geçerli olmasını da sağlayabilirdi. Egemen olan kendi değerlerini, düşüncelerini, aklını, rengini, özelliklerini muhatabına mutlak doğru olarak kabul ettirir ve onu bunlardan sorumlu tutabilirdi. Şah döneminin İran’ında da aynı yanlış kanı, toplumun bir kesiminin derin travmalar yaşamasına yol açıyordu. Azerilere yönelik hakaret ve aşağılamalardan dolayı bu davranış, Tahran gibi büyük şehirlere göç edenlerin kimliklerini gizlemelerine sebep oluyordu. Birey dış baskılardan ve baskın kurucu aklın etkisiyle kendi özelliklerinden sıyrılır ve başkalaşır, başkası olurdu. Şah İran’ında bu dönüştürme ve asimilasyon politikaları neticesinde modern kesimde özellikle Azeri kökenli olanlara yönelik ağza alınmayacak hakaretler yapılırdı. Bu sosyal baskıdan dolayı kendisinin dışında bir renge girenler, yeni varlık ispatı için kendisini sorumluluk altına sokar. Sadece başkası olmakla yetinmez ve bu yeni kişiliğinin gerçek olduğunu ispatlamak için uç bir akılla hareket ederdi. Fars etnik kimliğine dönüşenlerin genellikle milliyetçiliğin öncülüğünü yapmaları, bu derin psikolojinin neticesinde gerçekleşiyordu. Güçlünün her zaman haklı olabileceği kanısı, toplumun ve zihinlerin tamamında mutlak doğru olarak kutsallaştırılırdı. Bu bir geleneksel ritüel olarak kültürleşmişti. Özgün zihin, her zaman bu kadim ritüel karşısında aciz bırakılır, kimlik buhranıyla çatışmak zorunda kalanlar, kendilerine yabancı kalırlardı. Kendisini bulmak isteyen, kendi kimliğiyle yüzleşmek isteyenler sosyal travmaların açtığı derin yaraların acısıyla inhirafa uğratılmaya çalışılırlardı. Onun çevresindeki gelenek veya mutlak doğru haline gelmiş yanlışlar, onun adına karar verme makamındadır. Israrla kendisinin dışındaki bütün olguları kendisine benzetmek ister. Gücün kutsal görülmesi geleneğinden, “kutsal” zihniyet ideallerinden kaynaklanan bu kişinin yerine karar verme inhirafı, kendi doğrularına göre bireylere etiketler yapıştırırlar, onlara şekil vermek suretiyle, onları kendi gerçeklerinden(!) uzaklaştırmak isterler. Bu insanlık paradoksu bütün tarih boyunca hiç değişmemiştir ve günümüzde de varlığını korumaktadır. Şah döneminde devlet aklının güçlendirilmesi için, güçlü bir şekilde varlıklarını korumaya devam eden unsurların etkisiz bırakılması için her yola başvurulmuştu. Mehmet Ali de bundan ciddi manada etkilenenlerden biriydi. İslam İnkılâbına rağmen, kendisini bu kompleksten kurtaramamıştı. Savaş alanında böyle şeyler düşünmek akıl işi değildi, ama ben onu her gördüğümde aklıma bu durumu ve özellikle de sorduğum soru karşısındaki ezikliği geliyordu. O bu düşüncelerimin farkında değildi, yürüdüğümüz ateş çemberi içerisinde şaşkın bir şekilde ilerliyordu. Endişeleri, korkuları vardı. Moral veriyoruz ve kader çizgisine sığınmasını, tevekkül etmesini salık veriyoruz.

Savaş meydanlarında olanların bir çoğunda sadece İran savunması mantığı var ve biraz daha İnkılâp sürecinden etkilenmiş olanlar ise Kerbela’nın kurtarılması ve Mehdi’nin gelişine hazırlık için bu savaşı kutsal görüyor ve kazanmak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmıyorlar. Savaş cephelerinde belli bir eğitimden geçmiş veya Şeraiti, Suruş gibi bilgi mektebinde yoğrulmuş olan istisnai insanların dışında kalan çoğunluk, ne söyleyip-yapıyorsa, inandığı ve bildiği de ondan ibaretti. Sahip olduğu bilgi ve inanışları, inandıkları, konuştuğu dile yansıyordu. Ebedi ve son din olarak İslam’a bağlı olan cephenin her iki tarafındaki insanların aynı bilgiye sahip oldukları söylenemezdi. Onların dillerine, amellerine yansıya sadece mutlak bilginin yorumuydu. Genelin ortak özlerine seslenen bilgi, ayrıntı, haşiye, fazlalık ve bidatlere boğdurulmuştu. Çocukluğumuzdan sonra tanıştığımız mutlak bilginin ritüellerinin burada hiçbir anlamı yoktu. Toplu namazlardan sonra “merkber zıddı velayeti fakih” sloganlarının muhatapları, imameti, velayeti, masumiyeti ve onların vahiyle atandıklarını kabul etmek istemeyenlerdi. Bunu iyi biliyordum.      

Hurremşehr içindeki sıcak çatışmaların ardından, Irak güçleri geri çekilmek zorunda bırakıldılar. İnançlı insan gücü karşısında, hiçbir askeri tecrübenin, mantığın, hiçbir teknolojinin dayanamayacağını ispatlıyor İran güçleri. Dünya kapitalizminin İran karşısındaki acizliği de bu iman mantığına dayanıyor. Irak sınırlarına doğru ilerlerken, yanan yüzlerce araç, tank ve zırhlı araçların içerisinden -her an patlama ihtimaliyle- temkinli yürüyoruz. Kimi zaman koşarak ilerliyoruz, kimi zaman da sürünerek, çömelerek, ördek yürüyüşüyle en az zararla bu savaş ateşinden kurtulmaya çalışıyoruz. Başımızdaki komutan, artık Irak’ın cephe gerisindeki lojistik destek merkezinde olduğumuzu söylüyor. Her yer yanıyor. Biraz uzağımızdaki cephaneliklerin patlaması, çevremizi gün gibi aydınlatıyor. Yoksul halkların bütün sermayesi bu gecenin ateşinde yanıyor. Biz de yanıyoruz. Sağımıza solumuza serpilmiş yüzlerce insan cesedinden bizim de yüreğimiz yanıyor. Yaralıların kanayan yaralarına dönüşüyor yüreğimiz. Ateşin içinde hayal ediyoruz. Hayaller bizi savaştan gizliyor. Hem savaşın içindeyiz, hem uzağında. Geçmişin hayali, geleceğe dair endişelerimiz ve içinde bulunduğumuz hal çelişkilerle dolu. Birbiriyle diyaloglar içinde kaybolduğumuz bir labirente dönüşüyor içinde bulunduğumuz an. İzah etmeye, uğraşmaya fırsat kollarken, her iki yanımızda cephaneliklerin, zırhlı araçların yandığını ve onların içinden geçmekten başta tercihimiz olmadığını fark ediyorum. Komutan, “çaresiz geçeceğiz” şeklinde eliyle işaret ediyor. Uzun bir koridor yanıyor, güçlü patlamalar oluyor. Koşarak geçmeye çalışıyoruz. Geçemiyoruz. Tam orta yerdeyken birkaç cephanelik birlikte patlıyor. Vücuduma güçlü bir baskının oluştuğunu hissediyorum. Sonrasında… Sonrasında yücelere doğru uçtuğumu hatırlıyorum. Bir kuş kadar hafif, uzayda, boşlukta olduğumu hatırlıyorum. Uçtuğumun farkındaydım, ancak nereye uçtuğumu bilmiyorum…

İran’da emperyalizmin bütün sahte güç odaklarını devirip, sadece Allah’a kul olmayı ön plana çıkaranların, bütün dünyevi dengeleri altüst edici bir fedakârlıkla savaş cephelerinden dünyaya meydan okumalarının, iman ve inancın dışında başka bir değerle açıklanması imkânsızdır. Başka bir mekânda bu derece pervasızca ölümün üzerine giden başka bir insan topluluğu bulmak kolay olmasa gerek. Şehrin güney kesimlerinden, köylerden toplanan bu Besiçler, birkaç pastarın komutanlığında ölüme yürüyor. Her birinin cebinde, mütevazi kelimelerle yazılmış olan vasiyetlerinin olduğundan kuşkum yok. Kim bilir, bu saf ve temiz besiçler, vasiyetnamelerinde annelerine neler anlatıyorlardır. Cephelerdeki mevzilerde fedakârlık örneklerini, insanların ölmeye hazırlanma ruh hallerini, hayallerini ve geleceğe dair duygularını anlattıkları kaç vasiyeti, dinlediğim için biliyorum. Onların vasiyetnameleri şu kadar malımı şuraya verin, şu malımı şöyle paylaşın şeklinde olmuyor. En fazla başkalarına bırakabilecekleri bir iki kitapları ve belki de birkaç parça elbiseleri vardır.

İşte bu saf ve temiz insanlar, tarihten bugüne kadar giderek geliştirilen savaş makinelerine, teknolojisine karşı durmaya çalışıyorlardı. Mutlak bilginin yorumu bile olsa, ayrıntı, fazlalık ve bidat yüklü bile olsa onların samimi inanışları karşısında mutluluk duyuyordum. Gıpta ediyordum. Kıskanıyorum. Onların bildikleriyle pazarlıksız amel etmelerini kıskanıyordum. Savaş makinelerini mağlup eden onların samimiyetleriydi. Bu araçlar, kimi zaman kendisini üreten akıl sahibini de vuracak kadar acımasız şekilde üretilmişlerdi. Bunları ne zaman düşündüm bilmiyorum, ama patlayan mühimmat depolarının beni belli bir süre yükseltip, sert bir şekilde yere çarpmış olduğunu sabahın ışıkları etrafı azıcık aydınlatmaya başladığı bir zamanda tahmin edebildim. Bir çukurun içine düşmüştüm. Her tarafım üzerimden tank geçmişçesine ağrı içerisindeydi. Çevreden duyduğum iniltilerle hayal dünyasından gerçek dünyaya doğru yolculuğa başlamıştım. Çevreme baktım, çukurda olduğumdan, sadece çevredeki alevleri ve onun patlamalarını görebiliyordum. Artık başıma ne geldiğini öğrenmek için, vücudumu kontrol etmenin zamanı gelmişti. Sırtımdan sıcak bir akıntı kemerime doğru birkaç noktadan akıyordu. Elimin ulaştığı noktaları kontrol ettim kan tazyikli akmıyordu, “o zaman öldürmez!” diye düşündüm. Yine de sırtımı tamamen ıslattığını el yordamıyla tespit ediyorum. Hafifçe doğrulmaya çalıştım, kalkamadım. Kalkamayınca, ayaklarımın koptuğunu zannettim.

Bedenim göbekten aşağıya doğru tamamen hissizdi. Elimle yoklamaya başladım. Sol ayağım yerindeydi ve hareket ediyordu. Sağ ayağıma baktım, tamamen hissiz haldeydi. Pantolonun üzerinden kontrol ettim ıslak değildi, yara izi yoktu. Hava iyice aydınlanıncaya kadar olduğum yerde beklemeye başladım. Hava aydınlanınca sağ ayağımı kontrole başladım. Pantolonu sıyırdıkça, ayağımın yaralı olmadığını ancak tamamen siyahlaştığını gördüm. Patlama sağ tarafımda olmuştu ve direkt olarak ayağıma zarar vermişti. Sırtımdan ince, ılık bir akıntı devam ediyordu. Kendimi çukurdan çıkarmak maksadıyla sol tarafımdan sürünerek yukarıya doğru çıktım. Düz alanda insan cesetleri kan selinin içinde yatıyordu adeta. Çok yakınımda onlarca ceset ve onların arasında oturmuş bir halde bir şeyler mırıldanan bir yaralı besiç vardı. Beni görünce tebessüm etti. Sürünerek onun yanına gittim. Yarasını gösterdi bana, kocaman bir top şarapnel kasığına saplanmıştı. Hiç kan akmıyordu. Büyük ihtimalle et kısmını içeriye doğru sıkıştırmıştı. Yaramı sordu. “Seninki kadar önemli değil” dedim. Sonra sırtımdaki yaralara baktı ve sırtıma saplanan birkaç küçük şarapnel parçasının olduğunu söyledi. Ayağımı görünce, endişelerini dile getirdi ve “hastaneye ulaşabilirsek, kesinlikle kesilecek. Patlamanın şoku, damarları, kasları öldürmüş.” dedi. Bulunduğumuz bölgenin tamamen kurtarılmış olacağı ihtimalinden bahsetti. Zira eğer Irak güçleri geri çekildikleri bölgeyi yeniden almış olsalardı, şimdi çoktan bizi bulmuşlardı.

Onların askeri birlikleri, cenazelerini ve yaralılarını toplamada uzmanlaşmışlar. En azından, Irak askerine esir düşme ihtimalimiz yok. Elbette, bu yaralı halimizle hastaneye götürülme gibi bir lüksümüz hiç olmazdı. Buna benzer infazların cephenin en yaygın geleneği olduğunu bilmeyenimiz yoktu. Yaralı arkadaşım, bana hikâyesini anlatmaya başladı. Saldırının en önlerinde gidiyormuş ve ilk saatlerde arkadaşlarının ortasına düşen bir top mermisi birkaç arkadaşını etkisiz hale getirirken, bir parça da ona nasip olmuş. Ancak ateşin ortasında hiçbir şekilde ümitsizliğe ve endişeye kapılmamış. Gece yarısına doğru aksakallı biri ona yaklaşmış, başını okşamış, ekmek ve su verdikten sonra oradan kayıplara karışmış. Büyük yeminler ederek, bunun kesinlikle Mehdi olduğunu söylüyordu. Bundan dolayı da o derece mutluydu ki, yarasını bile unutmuştu. O kadar samimi bir edayla, mutluluk içerisinde bu sahneyi anlatıyordu ki, inanmamak mümkün değildi. Bunu anlatırken, aklıma Kurtuluş Savaşı, Kore ve Kıbrıs savaşında buna benzer yardımlarla ilgili olarak anlatılanlar geldi ve bir an bu tevatürlerin gerçek olduğuna inandım.

Onu dinlerken kendimi unutmuştum. İyi ki ona rastladım, yoksa bunca ölünün, yoğun ateşin altında tek başıma nasıl sabredebilirdim. Ayağımda bir canlanma olabilir ümidiyle, kontrol ediyorum ve her defasında da o yaralı besice yakalanıyorum. Tebessüm ediyor. Ve sanki bakışlarıyla “sakın ha, endişe etme. Korkma. Her hesabın üzerinde bir hesap var. Bu halimizde nice hikmetler, sırlar gizlidir, ancak biz bilmeyiz. İmtihan denilen şey budur işte!” dediğini çıkarıyorum kendimce. Konuşmalarımız, hal diliyle anlaşmamızı engellemiyor. Bakışlarında derin bir hikmet ve inanç kıvılcımları çakıyordu. Aniden aklıma, Pakistan’daki o deli görünümlü adam geldi. Tıpkı bunun gibi bakmıştı elimde parçaladığım çiçeğe ve pejmürde halime. Beni bir kıvılcım gibi tutuşturmuş ve etki çemberinin içine hapsedercesine “Xwuda darem çi xwem darem!” diyerek, buz gibi, beton gibi olduğum yerde dondurmuş, gözlerimin önüne perde çekmiş ve kendisini bana unutturarak kayıplara karışmıştı… Bu aynı adam olmasın? Onu diğeri gibi elimden kaçırmamaya gayret gösteriyorum.

Ambulanslar ancak ikindiye doğru bizim tarafa doğru gelebildiler. Ancak öncelik o ana kadar ağır yaralı olarak kalmış olanların. Her ikimizi de hafif yaralılardan sayıyorlar. Bir ambulans geldi ve bizi de bir yerlere, yaralıların arasına sıkıştırdılar. Eli, ayağı kopanlar, can çekişenler, her tarafı kanlar içerisinde olanların doldurduğu zemini kandan kırmızıya dönmüş ambulansın içini görünce, sağ bacağım olmazsa kalkıp yürümek geldi içimden. Kalkamadım. Haki pantolonumu kimse fark etmeyecek şekilde, ayak bileğim görülecek şekilde sıyırdım, moraran kısımlar da siyahlaşmıştı. Kömür tozuna bulanmış gibi duruyordu.

Yoğun ateşin altında ambulans çukurlara çarpa çarpa ilerliyordu. Ambulansın bu sağa sola savrulmasına, çukurlara çarpıp yerden yükselmesindense ölümü tercih edilir bir şeydi herhalde. Birçok yerinde top, havan parçalarının izleri vardı. Şoförünün bu hatta ölümüne çalıştığı, içeriden bile belli oluyordu. Yoğun topçu ateşinin içerisinden kıvrılarak gitmesine rağmen camdan, gerideki yaralılara bakmayı ve “merak etmeyin” türünden tebessüm etmeyi de ihmal etmiyordu.

Toprak yoldan sonra… Aslında yol izafi bir kelime, şoför arabanın yürüyebileceği her yeri yol olarak kullanıyor. Bir süre sonra asfalta varınca rahatladık. Sırtımdaki demir parçaları, her zıplayışımızda bedenimin derinliklerini çizer gibi acı veriyordu. Her acıdan, zorluktan, müşkülden sonra rahatlamanın, huzurun gelmesi, çoğu zaman sabırları tüketircesine umutsuzluğun eşiğinde bir halden bir hale dönüşüyor. Artık bitiş noktasına gelindiği düşüncesinin hemen sonrasında, ümitlerin yeniden yeşermesi de ayrı bir mutluluk. Gecenin ilk saatiyle başlayan yolculuğumuz, sabahın ilk ışıklarıyla kıyametin kopmasından sonraki manzaraya şahit olmak ve onun ardından hakkımızda verilecek hükmü beklemek. Bekleme esnasında, her şey belirsizdi. Sadece İran topraklarında olduğumuz bilgisi doğruydu. O bölgeye kimlerin hâkim olduğu veya kısa bir süre sonra neler olacağı belli değildi. Allah’tan, yaralı arkadaşımın morali her ikimize de yetmişti.

Ambulans durdu. Kapı açılınca büyük bir kapalı spor salonu önünde olduğumuzu gördüm. Acil yaralılardan sonra sıra ikimize gelmişti. Diğer arkadaşı indirdikten sonra sıra bana gelmişti ve sedye getirmişlerdi. Azbuçuk Farsçamla koluma girerlerse tek ayakla da olsa yürüyebileceğimi söyledim. Sedyeye uzanmak bana ağır geliyordu. İki kişi koluma girdi, yerden yükselmiştim. Seke seke salona girdik. Salonun tamamına hasta yatakları serilmişti. Beni bir karyolaya uzattılar ve gittiler. Biraz sonrasında başörtülü ve çarşaflı bir grub bayan geldi ve yaramın durumunu sordular. Sırtımda bazı parçaların olduğunu ve ayağımın patlamanın şokuyla siyahlaştığını söyledim. Sırtıma değil, ama ayağıma bakmak istediler. Gösterdim, ümitsiz bir vaka gibi “vah!” dediler. Sonra karşımdaki boş yatağa oturarak, benimle muhabbet etmeye başladılar.

Hayatında, bir bayanla konuşmamış, göz göze gelmemiş biri olarak bu durumdan çok sıkıldım. Bana bir şeyler soruyor, gözlerimin içine bakıyorlardı. Kimi zaman da aralarında tebessüm ediyorlardı. Belki de benim türümden birine ilk defa rastlıyorlardı. Onların her sorusuna naif bir öfkeyle cevap verdikçe onlar, tebessüm etmelerine ve kendi aralarında fısıldamalarına devam ettiler. Nereli olduğumu sorduklarında, “Azerbaycanlı” olduğumu, ancak ailemin Türkiye’de yaşamasından dolayı Farsçayı fazla bilmediğimi söyleyerek, olayı geçiştirmeye çalıştığım esnada, aralarında Azerice konuşanların devreye girmesiyle işi daha da zorlaştırdım. Ama olsun, İran asıllı olduğum ve Türkiye’de doğduğumdan dolayı Farsçaya, Azericeye yabancı kaldığım tezi biraz da olsa işe yaramıştı. Bir süre yanımda kaldıktan sonra, başka yaralıların yanına gittiler. Ancak onlarla çok sıcak diyaloglar kurduklarını görünce, kendimi sorgulamaya başladım. Acaba ben mi çok geri kalmıştım. Birkaç kez daha geldiler. Gelişleri, namaz kıldığımı görünceye kadar devam etti. Ondan sonra da bir daha gelmediler.

Doktor neredeyse gece yarısına doğru beni muayene etmeye gelebildi. Sıra bana geldiği zaman, durumumu sordu. Yaralarıma baktı, ayağımı iyice muayene etti ve kararını verdi. Sırtımdaki bazı büyük parçalar çıkarılacak, geriye kalanlar erimeye bırakılacak ve ayağım da kesilecek. Film ve tahlillerden sonra ayağımın kesilmesi konusunda kesin karar alındı. Sırtımdaki parçalar çıkarılıp pansuman edildikten ve çevremi saran alışık olmadığım bayanların muhabbetinden kurtulduktan sonra kısmen rahatlamıştım. Ancak hiçbir şekilde, ayağımın kesilmesine gönlüm razı olmuyordu. Onlar ısrar ettikçe ben direttim.

Bir hafta sonra, belli bir süre daha hastanede tedavi görmesi gerekenler değişik şehirlere dağıtılmak üzere hazırlandı. Bizim grubun da trenle Gonbat-i Qabus’a gideceği bildirildi. Sovyetler sınırında genellikle sünni Türkmenlerin olduğu tarihi bir yerleşim şehriydi Gonbat-i Qabus. Ben hazırdım. Ayağımın kararını o hastane verecekti. Bu arada, gece düzenlediğimiz operasyonla birlikte Hurremşehr’in kurtarıldığını ve Irak güçlerinin kendi sınırlarına kadar geri çekilmek zorunda bırakıldıklarını öğrendik. Bu başarı bizim de hanemize yazıldığından, birilerine tanıştırıldığımız zaman “Hurremşehr Gazisi” olarak tanıtılıyorduk. Hoşumuza gitmiyor da değildi. Yirmi küsur yaşında bir genç olarak, savaş gazisi, kahraman olarak anılmak ruhumuzu okşuyordu. İran savaş cephelerinde büyük başarı sağlayınca, şimdiye kadar seyirci kalanlar, sesini çıkarmayanlar görünmeye ve konuşmaya başlamışlardı. İran’ın dağılmış askeri gücünün, eğitimli ve Arap ülkeleriyle birlikte batının nerdeyse tamamının desteğini alan Irak güçlerinin kesinlikle galip geleceği gözüyle bakılıyordu. Hâkim mantık, İran askeri güçlerinin daha fazla dayanamayacağı şeklindeydi. Beni Sadr döneminde, askerin rejime pasif muhalefeti, Halkın Mücahitleri’nin ülke içerisindeki yoğun faaliyeti ve özellikle Kürdistan bölgesinde sisteme karşı giderek yükselen muhalefet sesleri sözkonusu bu yargıya varılmasına yol açıyordu.

Ahvaz’dan sonra, çoğunlukla çöl olan bir bölgeden hareket ediyorduk. Geçtiğimiz şehirler, köyler, açık bir şekilde sefaletin, yoksulluğun göstergesiydi. Topraktan evler ve solgun benizli insanlar, Şah döneminde nasıl bir politikanın uygulamada olduğunu anlatmaya yetiyordu. Kompartımanda birlikte olduğumuz insanlarla az konuşmaya çalışıyordum. Zira Türkiyeli olduğumun anlaşılmaması için ısrar ettikçe, daha büyük açıklar veriyordum. Buna rağmen,  onlar da ısrarla benimle konuşmak istiyorlardı. Onların arasında farklı duruyordum. Zorlanınca, Şeriati’yi okuduğumu ve onun düşüncelerinden etkilendiğimi anlatmaya çalışıyordum. Bu açıklama fazla hoşlarına gitmedi. Zira gelenekten gelenlerin çoğu, Şah döneminde ulemanın Şeriati konusunda yayınlamış olduğu fetvanın etkisinde kalmıştı. Onun kitaplarının okunmaması ve hatta onun “küfre saptığı, Kebir kitabında peygamberlik iddiasında bulunduğu” şeklindeki ifadeler, onun aleyhinde bir karşı duruşu geliştirmişti. Onun düşüncelerinden istifade etmiş olan Tabatabai veya Mutahari gibi medrese kökenli aydınlar, ona yönelik sert eleştiriler yapmaktan kaçınmamışlardı. Oysa merhum Şeriati dini müesses bir makama oturtmaya çalışıyordu, yani dinin kalbinden yeni bir nizam çıkarmak üzere sosyal tahliller yapıyordu ve toplumu bu siyasi bilinçle harekete geçirmeye çalışıyordu. Şeriati, Seyyid Kutub gibi bütün dünyayı cahili bir toplum olarak görüyor ve İslam’dan cahiliye karşıtı bir nizam çıkarmak istiyordu. Şeriati’nin dinin ayrıntı yorumlarına pek aldırış etmiyor, temel kurallarının ayrıntıdan önce geldiğine inanıyordu. Hatta bazen felsefeyi, kelamı tahkir ediyordu. Şeriati İslam irfanı hakkında da fazla yorum yapmak ve berrak ilkeleri bu ayrıntılara boğmak istemiyordu, bu onun eserlerinde de görülür. Mevlana’yı önemsiyordu, hatta “Mevlana olmasaydı şimdiye kadar çok defa intihar etmiştim!” dediği söylenir. Mevlana karşı farklı duygular besliyordu ve ona karşı şiddetli bir sevgi duyduğunu konuşmalarında dile getirmekten de kaçınmıyordu. Ancak yazılı eserlerinde Mevlana’nın pek izine rastlanmaz. Bunun yerine sosyal çalkantılarla, tarihin akışıyla ve siyasal düşüncenin inşa edilmesiyle meşgul oldu. Toplumda zalim sultadan dolayı oluşan çelişkileri, haksızlıkları, sosyal çarpıklıkları, ülkenin emperyalizmin merkezi haline getirilme çabalarını, petrolden kaynaklanan zenginliğin saltanat çevrelerince yağmalandığını edebi bir dille topluma, özellikle de üniversite kesimine anlatmaya çalıştı. Bundan dolayı ağır baskılar altında kaldı, ama yılmadı. Ali Şeriati döneminin dertleriyle uğraştı ve bunların bertaraf edilmesi için despot Şah rejimine rağmen mücadele verdi. Medrese ve üniversite kesiminde düşünceleriyle yeni bir çığır açtı. Düşüncesinin ne kadar etkili olduğunu göremeden dünyadan göçtü.

Kompartıman dostlarım kendi aralarında konuşmaya başlayınca, onların tadını kaçırmak istemedim. Gece olunca da erkenden uyudum. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, yeşillikler ve dağlar pencereden görünmeye başlamıştı artık. Pencerenin kenarında bulunduğumdan, gözümü tabiatın güzelliklerinden ayıramıyordum. Yüksek ağaçlar ve aşağılara doğru indikçe pirinç tarlalarının yeşillikleriyle bezenmiş vadilerin güzellikleri beni başka âlemlere alıp götürüyordu. Gonbat’a vardıktan sonra, bizi bir hastaneye naklettiler. Doktorlar hızlı bir şekilde yaralarımızı pansuman ettikten sonra, bizimle ilgili bilgi almaya başladılar. Tahlil ve incelemelerden sonra karar verilecekti. Ayağımla ilgili ciddi bir gelişme olmamış, iyileşmeye yönelik hiçbir belirti görünmüyordu. Doktorlar ümitlerini kesmiş gibiydiler Ancak ben ümitvardım. Değişeceğini, iyileşeceğini düşünüyordum ve her geçen gün bu ümidim artıyordu. En azından, kangren olması durumunda bu kadar uzun zamanda aynı vaziyette devam etmeyeceğini düşünüyordum. Doktorların işin kolayına kaçtıklarına inanıyordum ve şimdiye kadar beni yüzlerce zor andan kurtarmış olan tek sığınağımın, beni bu badireden de sapasağlam çıkaracağına inancım her geçen gün artıyordu. Özellikle o gece yaşadıklarımdan sonra, bu inanç bende tamamen pekişmişti…

(Devam Edecek)

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim