1. YAZARLAR

  2. Yakup Aslan

  3. Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (14)
Yakup Aslan

Yakup Aslan

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Rüyanın Ardından Gerçekleşen Sessiz Devrimcilik (14)

A+A-

yakubaslan@gmail.com

Gece-gündüz aralıksız süren eğitimlerin neticesinde bitkin haldeydik. Bir ikindi vakti arkadaşlar, gidip Karun Nehrinde yüzmeyi teklif ettiler. Bir kova su bulsam içine girecek durumdayken böyle bir teklifi ret edemezdim. Hemen hazırlandık ve nehrin kenarına gittik. Ancak bir tehlike vardı. Irak, uzun menzilli toplarıyla kimi zaman nehrin çevresini ateş altında tutuyor ve hatta nehrin diğer kıyısına kurşunlarının ulaşabileceği mesafeye öncü güçlerini gönderiyormuş. Yorucu bir günden sonra, ateş yağmuru altında bile nehre girebileceğimiz düşüncesiyle, konuşa-konuşa yola koyulduk. Bahar aylarında olmasına rağmen Körfezin dayanılmaz sıcağında nehir suları, bulunmaz bir nimetti. Tepede duran değirmenin aşağılarında nehir kenarına yakışan bir kumlukta soyunarak nehre atladık. Birkaç kez nehrin ortalarına kadar yüzerek açıldığımda, karşı tarafta hurma ağaçları olduğunu gördüm. O bölgenin mayınlı olup-olmadığını hesaba katmadan ve arkadaşlara da haber vermeden karşı tarafa doğru yüzmeye başladım. İki nehrin birleşerek körfeze aktığı sular, derin değilse bile geniş bir alana yayılıyordu. Karşıya geçtim ve şortlu bir halde yalınayak, dikenli hurma ağaçlarına tırmandım. Hiçbir şey umurumda değildi. Savaş bölgesine gelmiştim ve her an her şey olabilirdi. Dolayısıyla soğukkanlı bir şekilde hurma ağacının ucundan bir demet hurma dalı kopardım ve yeniden yüzerek karşıya geçtim. Arkadaşlar hurma dallarını elimde görünce inanamadılar.

Hiç kimsenin uğramadığı bu bölgede, dallarında güneşin olgunlaştırdığı hurmaları doyasıya yedik. Benim yeniden yüzmeye hazırlandığımı gören arkadaşlar, çay yapmak için hareket ettiler. Birkaç kez daha suya girip çıkmıştım ve giyinmeye başlamıştım ki; iki gencin ağlayarak bana doğru yaklaştıklarını gördüm. Yukarı taraflarda balık yakalarken, balıkla dolu ağlarının ipinin koptuğunu ve nehrin bu ağları denize doğru sürüklediğini söylediler. Benden, nehirdeki ağlarını kurtarmam için yardım etmemi istediler. Ben, giysilerimin kenarda, onların yanında kalacağı korkusuyla yüzme bilmediğimi söyleyerek, onları gönderdim. Ancak onlar biraz uzaklaştıktan sonra, yakınımdan geçmekte olan ağı çıkarmak için soyunup tekrar suya atladım. Nehrin ortalarında sürüklenmekte olan ağı yaklaşmıştım. Elimi uzatıp, ağı alacağım esnada siyah bir şey yükseldi ve ağı alıp dibe doğru çekti. Donup kalmıştım. Güneş batmış, akşamın loş karanlığı kendisini göstermeye başlamıştı. Böylesine bir görüntünün net görünemeyeceği bir zamanda, aniden sudan çıkan ve ağı götüren varlığı kestirememiştim.

Ben ve biraz aşağılarda durmuş olan ağ sahipleri, bu aniden belirip-kaybolan şeyin ne olduğunu anlamaya çalışırken, yukarılardan bizi izleyen değirmenciler aşağılara doğru koşuyor, bağırıyorlardı. Bağırmalarından ne söylediklerini anlamıyordum. Hızlı bir şekilde sudan çıkmış, giyinmeye başlamıştım ki onlar da yanımıza vardılar ve ağı alan yaratığın köpek balıkları olduğunu, dün yine bu mesafede bir köylüye saldırıp, ayağını kopardıklarını, nehrin körfezle birleşen noktasından ta yukarılara kadar çıktıklarını ve oralarda buldukları avı yakaladıklarını bir nefeste anlattı bana. Olanların şokunu yaşıyordum. Bozuntuya vermeden teşekkür edip, oradan ayrılmakla yetindim.

Arkadaşların yanına varıp, durumu anlattığımda hayret ettiler. Anlattığıma da pişman oldum, çünkü o günden sonra nehre inmemize izin verilmedi. Yaklaşık on günlük bir eğitimden sonra üstü açık kamyonlarla, kamyonetlerle cephe gerisine sevk edildik. Oradan ihtiyaç oranında, değişik alanlara dağıtılacağımız söylendi. Üstümüzdeki haki kıyafetler, boynumuzdaki poşumuzla tozlu yolların içinden, havanların, topların, katuşaların ortalığı toz-dumana boğduğu alanlara doğru ilerliyorduk. 1982 yılının Mayıs ayının sonlarına doğru, Körfez olabildiğince yanıyordu. Bir yandan güneşin sıcaklığı ve diğer yandan savaşın ateşi her tarafı kavuruyordu. Onbeş günlük eğitim bitmişti ve bizi savaş bölgelerine göndereceklerdi.

Nehzet’ten arkadaşlarla birlikte cephe gerisine sevk edildik. Uzun menzilli silahların hiç susmadığı bir alandayız. Toplar, katuşalar, havanlar her tarafı vuruyor. Çevresi yüksek toprak yığınlarıyla çevrili sahanın içerisine girdik ve sorumlu, daha yeni boşalan, bir çevresi kum torbalarıyla kaplı bir barakada bize yer gösterdi. Oraya yerleştik. Bizden önce bu barakaya gelenlerin, geride sadece kokuları kalmıştı.

Cepheler sürekli bu şekilde hareket halindeydi. Yenileri gelir en fazla onbeş günlük hızlı bir eğitim devresi ve ardından cephe gerisine gönderilirler. Eğer büyük bir operasyon yoksa onlar bir süre orada tutulur ve ön cephede vurulan, yaralanan veya geri gönderilenlerin yerine yenileri gelir ve aynı süreç başlar.

Birkaç gün, herhangi bir görev verilmeden orada bekletildik. Ancak dört duvar arasında durmak bize sıkıntı veriyordu ve her fırsatta kendimizi dışarı atıyorduk. Bulunduğumuz yer, şiddetli çatışmaların yaşandığı ve birkaç kez el değiştirmiş bir bölgeydi. Hurremşehr ve Abadan’ı küçük tepelerden rahatlıkla görebiliyoruz. O kesimler Irak işgali altında. Arazi, bomba, mermi ve patlamamış roketlerle dolu. Kamyonlarca cephane çevrede sahipsiz ve ilgisiz bir şekilde duruyor. Dolaştığımız zaman, gönlümüzce ateş edebiliyoruz. Afganistan’da bize sayıyla verilen ve kullanmamız kısıtlanan mermiler, burada çöplük oluşturmuş. El bombalarını, kaleşnikof mermilerini eğitim amaçlı kullanıyoruz. Silahımızın namlusu tamamen ısınıp, mermi atamayacak hale gelinceye kadar bulduğumuz hedeflere ateş ediyoruz.

Birkaç günlük çevreyi tanıma faslından sonra mevzi arkadaşım Abbas bana, Abadan’a bir posta götürmesi gerektiğini ve istersem birlikte gidebileceğimizi söyledi. Abadan, Irak ordularının muhasarası altında. Tehlikeli bir yolculuk olacak. Bunu bile bile kabul ettim ve uzaktan gördüğümüz şehrin yakınlarına kadar da olsa gitmek istedim. Sabah kahvaltıyı yaptıktan sonra, silahlarımızı alarak bir motorla yola çıktık. Yolun iki tarafı da araba, tank enkazı halinde. Çevredeki zırhlı araçların tahrip olmuş halinden, burada nasıl bir çatışma olduğunu rahatlıkla okuyabiliyoruz. Çoğu ateş altında kalmış. Her tarafta yıkık halde mevziler var. Tepeler durmadan toplarla, havanlarla taranıyor. Bizim çevremize de düşüyorlar, ancak biz ilerledikçe bu durum alışkanlık hali alıyor. Top mermisi sesini duymadığımız zaman, kuşkulanıyoruz. Abbas bana tarif ediyor. “Eğer ses duyarsan, mermi ya yakınlarına düşecek veya seni geçip gidecek. Eğer gelen merminin sesini duymazsan o zaman sana isabet etmiştir.” Uçaksavarların ateşlerini de duyuyoruz, ancak mesafe uzaklığından düştüğü yerleri göremiyoruz.

Abadan’a yaklaştığımız esnada bizi hedef alan bir top mermisi “vızıldayarak” bizi geçti. Bize isabet etmemesinin en önemli sebebi, motorla en yüksek hızla hareket halinde olmamız ve onun bizim hızımızı tahmin edememesinden kaynaklanıyordu. Onu birkaç top ateşi daha takip etti. Anlaşılan, usta bir topçunun hedefine girmiştik, ancak mevzileri uzak olduğundan isabet ettiremediler. Sonrasında havan topları ateşlenmeye başladı. İki kişi için harcamış oldukları, top ve havan mermisinin haddi hesabı yoktu. Motor birkaç yerinden küçük şarapnellerle isabet alsa da biz herhangi bir yara almadan kurtulduk. Cepheye vardık, postamızı teslim edip, yemek yedikten sonra havanın biraz kararmasını bekledik ve hava, yolumuzu göreceğimiz oranda karardıktan sonra, farları yakmadan o tehlikeli bölgeden geçmeye çalıştık. Rastgele top ateşleri oldu. Bizi fark etmediler ve hassas bölgeyi rahat bir şekilde geçtik. Hava biraz kararınca da, caddenin üstünü sürekli bir şekilde aydınlatma mermileriyle aydınlattıklarına şahit olduk. Cadde, gece karanlığında aydınlatma mermileriyle gündüz gibi aydınlanıyordu. Olabildiğince seri bir şekilde karargâhımıza vardık.

Gece boyunca yoğun topçu ateşinden başımızı dışarı çıkaramadık. Yoğun ateşten dolayı her an bir saldırı olabileceği söyleniyordu. Arkadaşların anlattığına göreyse, onlar bizim büyük bir saldırı başlatabileceğimiz korkusundan dolayı her tarafı ateş altında tutuyormuş. Ateşin şiddeti o kadar fazlaydı ki, sabaha kadar her an kafamıza düşecek bir top veya havan mermisi bekledik.

Ertesi gün sakindi, güneşli bir güne başlıyorduk. Uzun zamandır yaptığımız itirazlar neticesinde bize bir görev verilmişti. İki kamyonet ve bir ambulansla çatışmaların yoğun olduğu bölgelerde kalmış olan cenazeleri toplayacaktık. Böyle bir görev beklemiyorduk, ancak değiştirilmesini isteyemezdik. Bu askeri disiplin açısından imkansızdı. Sıcak çatışmaların olduğu ve İran güçlerinin ilerleme sağladığı yerleri tarayacak ve kenarda köşede kalmış olan ölüleri toplayacaktık. Bölgeyi iyi bilen bir besiç (gönüllü halk gücü), mayınlı tarlalara girmememiz için bizimle birlikte gönderildi. Akşama kadar yoğun ateş altında, bulduğumuz cesetleri kamyonetlere/ambulanslara dolduruyorduk ve çoğunlukla da uzun süre güneşte kaldıklarından dolayı koktuklarına şahit oluyorduk.

Savaş cephesi gerisinde topladığımız cesetlerin her biri farlıydı. Kimi günlerce kalmış olmasına rağmen uyumuş gibiyken, kimi uzanmış ve kimi de senelerce kalmış gibi şişmiş veya kokmuş haldeydi. Pehlivan gibi insanlar savaş makinelerinin karşısında çaresiz kalmışlar. Kimi paramparça, kimisi de tek kurşunla vurulmuş çimenlerin, papatyaların arasında uzanmış halde duruyorlardı. Çatışmaların yeni bittiği alanlarda, kimi zaman İran ile Irak askerlerini ayırt etmekte zorlanıyorduk. Künyelerine bakarak veya askeri kıyafetlerinden tahmin etmeye çalışıyorduk. İran askerleriyle Irak askerlerinin cesetleri çoğu zaman iç içeydiler. Bundan da büyük çatışmaların olduğunu ve mevzilerin sürekli bir şeklide el değiştirdiğini anlıyorduk. Bizim tarafa ait cesetleri topladıktan sonra, Irak tarafına ait cesetleri de kepçelerin bir çukur kazıp, içine attıktan sonra üstünü toprakla örtmesi için bırakıyorduk.

Ölümle ilgili gerçekleri yakından gördükten sonra, “savaşta taraflar birbirlerinin cenazelerine saygı gösterirler ve ambulanslarla karşı tarafa gönderirler” hikâyesinin fazlaca da gerçekçi olmadığını gördük. Büyük ölümlerin, öfkenin, düşmanlık ve kinin yaygın olduğu bir savaş atmosferinde, kimsenin diğer kesimin cenazelerine saygı gösterme gibi bir lüksü olamazdı. Beyaz bayraklı ambulansların savaş makineleri tarafından nasıl parçalanmış olduğunu, savaşın bütün alanlarında görmek mümkündü. Öfkenin bu derece büyüdüğü, düşmanlıkların her alanda sergilendiği bir zamanda tarafların savaş kurallarına uymasını beklemek büyük bir hataydı. Bu düşünce de tıpkı İran’a ilk geldiğimizde kafamızda tasavvur ettiğimiz İslam İnkılâbı ile gördüklerimiz arasında büyük tezatlar olması gibi gerçekçi değildi. Biz, İslam’ı kitaplardan okumuştuk; buradaysa pratiği ve sosyal hayatın gerçekleri vardı.  

İslam İnkılâbından önce, sol kesimin kurtarılmış bölgelerine misilleme veya onlara özenti olarak geliştirmeye başladığımız kurtarılmış bölgelerde, açık gezinmek, el-ele tutuşmak, ramazan günü orucunu aleni yemek veya oruç tutmayanlara hizmet için lokanta/kahvehane açma, gece vakti normalin dışında iki sevgili gibi kucaklaşmak tamamen yasaktı ve hatta aşırı makyaja bile müdahale ediyorduk. Kurtarılmış bölgelerimizde İslam hükümetinin hayali bir uygulamasını hayata yansıtmaya çalışıyorduk. Ahlak bekçiliğimiz, adalet anlayışımız ve toplumla ilişkimiz bu endişelerin ürünüydü.  

Tahir Tikici ile bir gece Fatih sokaklarında devriye gezerken, yüksek sesle türkü söyleyen birini durdurmuş, sesini kesmesini söylemiştik. O da, hangi yetkiyle böyle bir emir verdiğimizi söylerken mahallenin efendisi gibi konuşunca bizden dayak yemişti. Ancak dayaktan sonra olay anlaşılmıştı. Sarhoştu. Hıçkırarak ağlamaya başladı, ‘Müslümanları çok sevdiğini ve Metin Yüksel vurulduğu zaman bir hafta boyunca evinden çıkmayıp, kan ağladığı’nı söyleyince içimiz “cız” etti. Özür dilememiz fayda etmedi, ağlıyor ve ısrarla peşimizden geliyordu. “Bana neden böyle yaptınız? Beni neden dövdünüz?” sorusuna muhatap olmamak için kaçarak uzaklaşmak zorunda kalmıştık. Şimdi böyle bir kafa yapısındayken, Tahir’le birlikte geldiğimiz Tahran’da İslam İnkılâbından sonra hiçbir şeyin değişmediğini görünce büyük bir çelişkiler yaşıyor ve depresyona giriyorduk.

Küçük bir mahallede sokaklara egemen güç olmamıza rağmen tahammül edemediğimiz manzara, İslam’ın egemen olduğu yerde bütün açıklığıyla ortadaydı. Toplumsal çürümüşlük bütün boyutlarda sergileniyordu. O da yetmezmiş gibi, Devrim Mahkemeleri Başkanı Halhali rüşvet almıştı ve biz de o olayın içerisinde istemeden bulunuyorduk. Oysa ben Malatya MSP mitinginden sonra silahla yakalandığım zaman, ekipte bulunanlar üzerimde gördükleri parayı rüşvet olarak almak için saatlerce beni şehrin etrafında dolaştırmış, arkadaşlarına belli miktarda para vermezsem cezaevinde çürüyeceğim yolunda tehditlerde bulunmuş, ancak ben senelerce hapis pahasına hiçbir şekilde haram olan rüşveti vermeyeceğimi söyleyince bu konuda ısrar etmekten vazgeçmişlerdi. Soğukkanlılığım ve kararlılığım neticesinde onlar ne düşünmüşlerse artık beni bırakmışlardı. MSP hükümet ortağıydı, belki de rüşvet istemelerini açıklamam durumunda tehlikeye düşebileceklerini hesapladılar. Düşündüklerimizle, yaşadıklarımız arasında büyük bir tezat vardı. Ve biz, güç kazanıldıktan sonra belirli merhalelerin, uygulama sürecinin olabileceğini hiçbir şekilde kabullenemiyorduk. 

Türkiye’nin böyle bir yapısından İran’a gelirken tamamen, kitaplarda okuduğumuz Asrı Saadeti bekliyor ve hiçbir şekilde somut-sosyal gerçekleri hesaba katmıyorduk. Şah’ın ahlaksız bir toplum inşa etme gayretlerinin hemen arifesinde gerçekleşen İnkılâp, zalim ve tagut bir rejimden kurtulmuş olan halkın mutluluğuna karışmamıştı. Bu halin, hep böyle devam edeceği yolunda endişelerimiz vardı. Ancak, büyük bir yükü omuzlarından atmış halkın mutluluğu, sabahlara kadar sokaklarda camileri ve parkları doldurması ister istemez bizi de mutlu ediyordu. Hayatın tamamında iki kesim vardı. Biri İmam Humeyni’nin bütün öğretilerini harfiyen uygulamak için hazır olan kesim ve diğeri de Şah rejiminin fesat çarklarından geçmiş ve her şeyi kendi keyfinden ibaret gören lümpen, ulusalcı, menfaatçi kesim. Her blok kendi alanında fanatizmi bütün boyutlarda hayatlarına yansıtmaktan ve çevresini de buna göre şekillendirmek isteğinden uzak durmuyordu. İslam İnkılâbının sadece kitaplarda okuduğumuz gibi olmayacağını öğrenmiş ve çelişkilerimizin gerçeğiyle yüzleşmiştik, ancak fanatik düşüncelerimiz hala içimizdeki büyük fırtınaların kaynağı olmaya devam ediyordu.

Savaş cephelerinde yaşamaya başladıklarımızla, daha önceki cihat kültürümüzün çakıştığı alanlarla karşılaşınca da sorun yaşadık. Bununla teorinin hiçbir zaman pratik alanda motamot uygulanmayacağını görmüş olduk. Yine ceset topladığımız bir zamanda, cephenin en ileri noktalarına kadar ilerlemiştik. Kanı daha kurumamış cesetleri topladıktan sonra, bu bölgedeki çatışmaların daha yeni kesildiğini, yakalanmış olan bir grub esirden anladık. Bir süre ne olacak diye oyalandık. Bulunduğumuz cephenin ön ve sol kısmındaki tarlalar mayın alanlarıydı. Arapça bilen biri onlara mayınların yerlerini göstermelerini isteyince, onlar da bilmediklerini söylediler. Birkaç Pastar (Devrim Muhafızı) öfkeli bir şekilde onlara bağırıyordu, ancak istediği gibi olumlu bir cevap alamayınca, onların arasından birkaç kişiyi seçti ve tepelerin arkasına götürdü, kısa bir süre sonra silahlar patladı ve Pastarlar esirler olmadan geri geldiler. Ne olduğunu anlayamadık, olayın sadece bir korkutmaca olmasını ümit ediyorduk. Daha öncesinde, Urumiye’de suçluları konuşturmak için böyle yöntemlere başvurduklarını görmüştük, ancak Pastarların gelişi hiç de böyle bir görüntüye sahip değildi. Manzaradan okuduğumuz kadarıyla, Pastarların yakınları çatışmada vurulmuş ve onların intikamını almak gibi bir duygu içerisindeydiler.

Geriye kalan esirler olayın vahametini anlamışlardı ve ölme pahasına da olsa ölüm/mayın tarlalarında ezbere bir şekilde mayın aramaya koyuldular. Irak esirlerinin sıradan askerler olduğunu, mayın tarlaları içerisinde yaptıkları dehşet verici gezintilerinden anlamak zor değildi. Esirlerin içerisinde oldukları dehşet ve korku ruh haleti sadece yüzlerine yansımıyordu, içinde bulunduğumuz atmosferde aynı olumsuzluk bütünüyle hâkimdi. Buna daha fazla dayanamazdım ve arkadaşlarıma cesetleri bir an önce götürmeyi bahane ederek, oradan ayrılmamız gerektiğini söyledim. Onlar nasıl bir duygu içerisinde olduğumu hemen anlamışlardı. Hızla oradan ayrıldık.

Geriye dönüşte iki tepe arasında kalan düzlükte, yerde cesetlerin olduğunu gördük. Arkadaşlar Irak askeri deyip geçiştirmek istedilerse de, bilmediğim derin bir duygu beni o tarafa yönlendirdi. Aşağı indik, o alandaki bütün cesetler bize aitti. Uzun boylu orta dolgunlukta bir genç yanağı üzerine sarıçiçeklerin üstüne düşmüştü. Yüzü sarıçiçeklerin içinde bir süs gibi duruyordu. Gayri ihtiyarî gözlerimden yanaklarıma doğru yaşlar boşalmaya başladı. Yeşil çimenleri süsleyen sarıçiçeklerin içindeki o yüz, bir tanıdık gibi duruyordu. Sanki asırlarca önce, onunla birlikte barışın hâkim olduğu bir asırda bu topraklar üzerinde birlikte çobanlık yapmıştık. Hurma ağaçlarının kuru kabuklarıyla yaktığımız ateşte, isten kararmış çaydanlığımızda süt içmiş, çay içmiştik. Bu benim dostumdu. Ama hangisi? Nereden tanıyordum? Veya beni buraya çeken dostluğumuzun boyutu neydi? Beynim patlayacaktı, ama kimseye bir şey söyleyemedim. Kadim bir bağ vardı aramızda ve ben bunun kaynağını bir türlü çözemiyordum. Dostluğun ne olduğunu sorguluyordum zihnimde.

Bütün hareketlerimde, hayal aleminde gibiyim. Arkadaşlarımdan soyutlanıyorum. Bir anda içinde bulunduğum gerçeklerin içerisinde kendimi has bir dünya kuruyor ve takılıp kaldığım dostluğun boyutlarını düşünmeye başlıyorum. Dostluğun boyutlarını ilk önce büyüklerimiz bize öğretmişlerdi. Biz dostluğu onlardan öğrendik ve dostluğun ebedi olduğunu adeta zihnimize kazıdık. Ama sanki zaman, bu dostluğun boyutlarını aşındırmıştı. Süreli olan dostluk ve vefa anlayışında, kişinin hedeflediği amaç son bulduğunda anlayış da sona erer. Dostluk ve vefa sadece belli bir süre, ruh sıkıntısına esir düşmemek için kullanılan bir araç olduğu zaman pespayeleşir. Yeni araçlar veya dostlar bulunduğunda, eskiye ihtiyaç kalmaz artık. Bu süreçte, yeni dostlar bulunduğundan muhataba rağmen yüreğini, ruhunu ortaya koymasına veya dostuna vefalı kalmasına gerek de yoktur. İsar/fedakârlık içerisindeki dostunu yarı yolda bıraktığını da hemen unutur. Onu, iç veya dış pespayeliklerine satar. Esasen, dostunu gördüğü zaman gözleri dolmaz, bedeni titremez. Kavram sadece, şekli haliyle anlam bulmuştur. Çünkü dostluğun içi dolu değildir. Birçok kutsanmış kavram gibi, onun da içi boşaltılmış ve asli anlamını yitirmesi için çaba sarf edilmiştir.

Belli bir meta elde etmek veya belirgin bir yere ulaşmak maksadıyla oluşturulan dostluklarda, vefa olmaz. Kişi, birilerine veya bir yerlere ulaşmak istemiştir, muhatabının varlığına ihtiyaç duyduğundan dostluk kavramını gündeme getirmiştir. Konuşmasının tamamı dostluk vurgusuyla yüklüdür, ancak vurgular belli bir hedef için kullanılmıştır. Dış kısmı sağlam ve canlı görünen, ancak içi tamamen çürümüş, küçük bir rüzgârla kırılacak büyük ağaçlara benzerler. Buna rağmen bu bir atlama tahtası olarak düşünüldüğünden, fazla önemsenmez. Kişinin muhatabı, dostluğunda veya vefa borcunu yerine getirme anlayışında sağlam bile olsa, başka maksatlarla dostluk oluşturan kişinin doğru bildiği ‘mutlak doğru’ olduğundan, karşılık da farklı oluşur. Yaklaşım, içten pazarlıklı olduğundan neticesi de olmaz. Muhatap, oluşturulmaya çalışılan dostluğun alt yapısında aslında samimiyet, netlik, karşılıklı anlayış, dostunu kendisinden önce görme, düşünme ve kavrama/idrak etme esprisinin olmadığını daha baştan görmektedir. Bununla birlikte, kendisindeki değerleri kişiye göre şekillendirmeyi onursuzluk kabullendiğinden, alanda samimiyetle durmayı hedefleyen biri böyle bir alana kaymaya razı olmaz. Kişinin onursuzluklarına, pervasızlıklarına, kofluklarına, sünepe bencilliklerine aldırış etmez. Yüreğinin yangınına, yaralanmasına, kanamasına rağmen böyle bir davranışta bulunmayı vefa anlayışına ters görür. Gözleri dolar, kıvılcımlar çakar bakışlarından, sezdirmez aslında sanrısal dostuna. İçine atar, yüreği patlayacak gibi olur. “Olsun” der, “ben bunun neticesinin böyle olacağını bile bile, böyle bir yola girmedim mi?” deyip kendisini avutmaya çalışır. Duyguların, ihanetlerin, vefasızlığın, onursuzluğun kuşatması altında olduğunun farkındadır, her şeye rağmen bunlara teslim olmadan ayakta durmaya çalışmanın, insani değerlere vefa olduğuna inanır. İnsanı değerlerle, onursuzluk cephesinden gelen bütün saldırıları püskürtür. Kendisini gerçek dostluk ve vefa sığınağına atmayı becermesi durumunda, fazla yara almadan kurtulur. Ruhundaki bütün güzel duygular darbe almış, talan edilmiş ve kendisi de mağlup olma duygusu içerisindedir.

Nereye varacağı belli olmayan karanlık bir tünelde yürümeye benzeyen bu dostluklar, felaketle sonuçlandığında, onurlu olanlar yerin dibine girmeyi tercih ederler. Onursuzlar ise, umursamazlar bile. Nasıl bir pespayelik sergilediklerinin farkında değillerdir. Karanlık tünellerin derinliklerinde, yaptıkları iç pazarlığının kurbanı olduklarını görmezler. İşte o karanlık, neticesi belli olmayan tünelde kendi içinde bir pazarlığa oturur ve muhatabının bütün emeklerine rağmen kaçmayı, zilleti, mağlup olmayı, kirlenmeyi, iç olgusunu tamamen bitirmeyi kararlaştırır. Ne olacağı belirsiz karanlığının en kesif sıkıntıları içerisinde, düşünceleri bireyleşir. Cesaret ve şecaati düşünce tünelinin anaforunda tükenir. Kısa bir zaman içerisinde başkalaşır, farklı bir insan olup çıkar. En candan dostu, eskimeyen dostu olarak sizi kabul etmesine rağmen, size karşı içten pazarlıklıdır. Sizin üzerinizden hesaplar yapar, sizin haberiniz olmaz. Sizi sansür etme, düşüncelerinizi yasaklama hakkını kendisinde görebilir. Sıkıntılı o karanlık labirentin ardından bireysel bağımsızlığını ilan eder. Bireysel bağımsızlığı kimi zaman muhalefet ve kimi zaman da yalnızlaşma, silikleşme ve kendince ‘olaylardan uzak durma’ şeklinde izah edilir. Dost olarak lanse ettikleri muhatabın lisanı hal ile dillendirdikleri feryadı da duymazlar. Düşüncenin teslimiyete dönüşmesinin altyapısını hazırlayan başlarını aldıkları gibi, arkalarına bakmadan meçhule doğru yürümeye başlarlar.

Oysa tarihte kalmış dostluklar böyle değildi. Bize anlatılanlarla, pratikte yaşadıklarımız uyum içerisinde değil. Anlatılanlarla, içinde bulunduğumuz gerçeğimize baktığım zaman, farklı manzaralar görüyorum. Bir şeyhin veya ne olduğu belli olmayan liderin çevresinde oluşan, kimi içi boş cemaatlerin bireyleri arasında devam eden dostlukları gördüğüm zaman, onların varlıklarını neden koruduklarını anlıyorum. Ama kadim dostluklarımı bu tarife sığdırmaya muvaffak olamıyorum. Gözlerimden boşanan yaşların beni sürüklediği duygusal âlemde, dostluğun girift bilmecelerini çözmeye muktedir olamıyorum. Kendimce bir dostluk tarifi yapıyorum. Ancak kendim de bu tarifin içerisinde boğulup kalıyorum. Alnından kanlar akan dostum bu tarife sığmıyor. Dostluğumuzda çözemediğim bir gizem var. Piyasa dostluklarıyla, yerde yatan bu kadim dostum arasındaki bağımız kıyaslanamayacak kadar derin, içten ve samimi. Piyasa dostluklarında çıkar, içten pazarlıklı olma, şaibe, inhiraf yok mu? Fazlasıyla var. Kadim dostluklarda, böyle bir hesabın olabileceğine ihtimal vermiyorum. Ancak istisnai de olsa dostluk ve bağlılık anlayışları kendisini özgürlük savaşçıları olarak kabul edenlerde, daha pekişmiş durumda. Birbirlerinden haberdardırlar, yardımlaşırlar, paylaşmasını, korumasını bizden daha iyi yaparlar. Vefa ve dostlukta bizden daha bilinçli ve alçakgönüllüdürler.

Dostu için, yerini yurdunu terk edip başka mekânlardaki zorluklara katlananlar, dostunun bir sözü için haksızlıklara, baskılara, zorbalıklara, zindanlara, işkencelere talip olanların sayısı azımsanacak türden değil. Kendisine, dünyasına ait bütün değerleri dostu için bir vuruşta devirenler tanıdık ve bildik birkaç istisna. Dostu için gerisindeki bütün köprüleri yıkabilen, kendisini farklı alanlara taşıyabilecek sonraki güvence niteliğindeki bütün gemileri yakabilen, gerçek dostları da bilirim. İhtimalen, yerde yatan dostum bu tarife sığıyor. Yerde upuzun yatan bu gencecik insan, işte o dostlardan. Tarifini bir türlü yapamıyorum. İzahı zor ve girift. Düşünce labirentlerinde kayboluyorum. Aslında bu dostluk ve duygusal gerçeğimiz, mazlumiyetimizi simgeliyor. Erdem ve hikmetin bütün güzellikleri sakin ve endişesiz yüzüne yansımış bu insan, hayatın bütün doğrularını simgeliyor. Kadim dostluğumuz buradan geliyor. 

İşin içinden çıkamayınca, Nehzethay-i Azadibeğş’ten tanıdığım bir arkadaş olduğuna karar vererek, gizemli sorulardan kaçmak istiyorum. Bedenine baktım kan izi yoktu veya yarasının üzerine düşmüştü. Yerde olan yanağındaki kan izinden, kafasından tek kurşunla vurulduğunu anlıyoruz. Gözlerim onda, ancak yanaklarımdan aşağı doğru akan gözyaşlarım onun görüntüsünü buğulaştırmıştı. Zihnimdeki bu puslu resimden, hayatım boyunca kopamayacak, kurtulamayacaktım…

(Devam Edecek)

YAZIYA YORUM KAT

6 Yorum