1. YAZARLAR

  2. Ayşe Hür

  3. “Bir rüyam var, gün gelecek...”
Ayşe Hür

Ayşe Hür

Yazarın Tüm Yazıları >

“Bir rüyam var, gün gelecek...”

A+A-

CAMUS . Albert Camus’nün felsefi draması Les Justes Assasins (Adil Suikastçılar) 1917 Ekim Devrimi'nin arifesinde 'Yeni bir Rusya' yaratma idealinin heyecanı içindeki devrimcilerle tanışırız. Grand Dük Sergey’e bombalı saldırı planları yapan beş kişilik suikast timinin temel meselesi şudur: “Değerli bir amaç uğruna şiddete başvurmak onurlu bir eylem midir?” Buna “evet” yanıtı verildikten sonraki ilk girişim, suikastçılardan Yanek’in Grand Dük’ün arabasında küçük yeğenlerinin olduğunu görüp suikasttan vazgeçmesi ile suya düşer. Bu kez soru şudur: “Bazı insanların (örneğin çocukların) yaşamı diğerlerinden (örneğin büyüklerden) daha mı değerlidir?” Ekipten Stephan “bugün çocukları düşüneceğimiz gün değil, biz dünyanın efendisi olacağız ve devrim zaferini ilan edecek” diyerek Yanek’e kızar. Bunun üzerine doğrucu kahraman Dora kehanetini açıklar: “Devrimin olduğu günden, tüm insanlık nefret edecek...”

ZAHAR .
Bunları aklıma getiren HAMAS komutanlarından Mahmud Zahar’ın “Siyonistler bizim çocuklarımızı öldürerek kendi çocuklarının öldürülmesini meşrulaştırdı. Bizim insanlarımızı öldürerek, dünyanın her yerinde kendi insanlarının öldürülmesini meşrulaştırdı” şeklindeki sözleri. (Radikal, 9 Ocak 2008) Zahar’ın bu korkunç akıl yürütmesini eleştiren Mecid Navaz İsrail’in saldırılarında çocukların ölmesiyle, İsrailli çocukların özel olarak hedef seçilmesi arasındaki kritik ahlaki farka dikkat çekerek “Filistin konusunda adalet kaç çocuğun kellesinin uçurulduğu bir ceset sayısına mı indirgendi” diye soruyor. Bu hafta, Kürt veya Filistin meselesi gibi kronik sorunları çözmek için terörden daha ahlaki ve daha etkili olduğuna inandığım ‘sivil itaatsizlik’ ve ‘şiddet içermeyen direniş’ tecrübelerine değinmek istiyorum.

* * *

‘Sivil itaatsizlik’ kavramı MÖ. 5/4. yüzyıl düşünürü Sokrates’in devletin koyduğu yasaların ötesinde bir başka yasadan söz etmesine kadar götürülebilir. 13. yüzyıl düşünürü Akinalı Thomas’ın vatandaşların adil olmayan yasalara uymamasının doğal bir hak olduğunu ileri sürmesi, 17/18. yüzyıl yazarı John Locke’ın değindiği halkın kendi haklarını korumayan bir hükümetlere karşı başkaldırma hakkı olduğunu ileri sürmesi de bu kavrama dair ipuçları taşır. Ancak ‘sivil itaatsizlik’ kavramını teorileştiren 19. yüzyıl düşünürü Henry David Thoreau’dur. Thoreau’nun o zaman adaletsiz bulduğu, köleliği meşrulaştıran yasalarla 1846-1848 arasında Meksika’ya karşı verilen savaşı onaylayan yasalardı.

Thoreau’nun ölümünden dört yıl sonra, 1866 yılında onun konuşmalarının derlendiği bir kitapta kullanılan ‘sivil itaatsizlik’ kavramının iki temel ilkesi vardı: Birincisi devletin otoritesinin ancak yönetilenlerin rızasına dayanabileceğiydi. Adalet, hükümetin kanunlarından daha üstün bir kavramdı ve birey, kanunların adil olup olmadığını yargılama hakkına sahipti. İkincisi, birey kanunların adil olmadığına kanaat getiriyorsa, bunlara itaat etmemeye hakkı vardı ancak bu itaatsizlik şiddet içermeyen yöntemlerle yapılmalıydı.  

Mahatma Gandhi ve Satragyaha
 

‘Sivil itaatsizlik’ kavramından hareketle Satragyaha (Sanskritçe’de ‘gerçeğe bağlılık’) adını verdiği ‘şiddet içermeyen direniş’ kavramını ortaya atan ise, Hindu hukukçu, düşünür ve siyasetçi eylemci Mahatma Gandhi’ydi. Kavramı geliştirirken Hinduların ünlü Mahabharatta destanının bir bölümünü oluşturan kutsal metin Bhagavad Gita, Platon’un Sokrates’in Savunması, Leo Tolstoy’un Tanrının Krallığı Senin İçindedir (1893) risalesinden etkilenen Gandhi, 1909’da Tolstoy’un ‘Bir Hindu’ya Mektup’ adlı makalesini okumuş, Tolstoy’a bir mektup yazarak, “bunu Gujarati diline (Hindistan’da bir dil) çevirebilir miyim” diye sormuştu. Tolstoy’un cevabı olumlu olmuş ve ikili, Tolstoy’un öldüğü 1910 tarihine kadar yazışmıştı.

Satragyaha
’nın temel ilkeleri açıksözlülük, şiddete başvurmamak, ılımlılık/ölçülülük, mertlik, korkusuzluk ve hırstan uzak olmaktı. Satragyaha’ya kalkışan biri şikâyet etmeden bunun cezasını çekmeye hazır olacaktı. Sivil direnişin tamamlayıcısı ise sosyal çalışmalarda yer almaktı. Bir soru üzerine korkaklık ile şiddet arasında bir seçim yapmak zorunda kalsaydı şiddeti seçeceğini ancak, şiddet içermeyen direnme yöntemlerinin şiddet içerenlerden, bağışlamanın cezalandırmaktan daha güçlü olduğuna inandığını söylemişti.  

Rosa Parks ve Montgomery Otobüs Boykotu
 

‘Şiddet içermeyen direniş’in en mütevazı ama en başarılı uygulayıcılarından biri ABD’nin Alabama Eyaleti’nde otobüslere zencilerle beyazların ayrı kapılardan girmesi ve ayrı yerlere oturmasını zorunlu kılan ‘Jim Crow’ yasasının sonunu getiren eylemi ile tarihe geçen Rosa Parks’tı. Rosa Parks, 1 Aralık 1955 günü Montgomery şehrinde bir otobüse binmiş, bir beyaz beyazlara ayrılan yerde yer bulamayınca, zencilere ait bölümde oturmakta olan Rosa Parks’tan koltuğundan kalkıp kendisine yer vermesini istemişti. Parks yerinden kalkmadı. Tutuklandı ve hapse girdi. Olaydan sonraki bir yıldan daha uzun bir süre boyunca zenciler otobüslere binmediler, her yere yürüyerek gittiler. Müşterilerinin yüzde 75’ini kaybeden otobüs şirketi 382 gün sonra pes etti. ABD Federal Mahkemesi de otobüslerdeki bu uygulamayı yasakladı.

Yıllar sonra, “İnsanlar sürekli o gün yerimi yorgun olduğum için vermediğimi söylüyorlar, ama bu doğru değil. Fiziksel olarak yorgun değildim, ya da genelde bir işgünü sonunda olduğumdan daha yorgun değildim. Yaşlı da değildim 42 yaşımdaydım. Hayır, tek bir yorgunluğum vardı: Pes etmekten yorulmuştum” diyecekti.  

Martin Luther King’in rüyası
 

Montgomery’deki otobüs boykotunun liderliğini yapan Martin Luther King ise, zencilerin ‘şiddet içermeyen direnişi’ni bir adım daha ileri götürdü. Thoreau ve Gandhi’nin fikirlerine Hıristiyanlıktan bazı öğeler katmıştı. Özgürlük Bildirisi’nin 100. yıldönümü olan 28 Ağustos 1963’de Lincoln Anıtı’nın önünde toplanan 200 bin kişiye, “Bir rüyam var...” diye başlayan ünlü konuşmasında “Şunu kendinden menkul bir gerçek kabul ederiz ki, bütün insanlar eşit yaratılmıştır. Bir rüyam var. Gün gelecek, eski kölelerin evlatlarıyla eski köle sahiplerinin evlatları, Georgia’nın kızıl tepelerinde kardeşlik sofrasına birlikte oturacaklar. Bir rüyam var. Gün gelecek, Mississippi eyaleti bile, adaletsizliğin ve baskıların sıcağıyla bunalıp çölleşmiş olan o eyalet bile, bir özgürlük ve adalet vahasına dönüşecek...” diye haykırdıktan iki yıl sonra siyahlar, siyasal haklarına kavuştular, King, 4 Nisan 1968’de Tennessee’de, otel odasının balkonunda vurularak öldürüldü ama mücadelesi aynı yöntemlerle sürdürüldü ve Barack Obama’nın başkanlığa seçilebildiği bir ABD ortaya çıktı.    


Gandhi’nin Tuz Yürüyüşü  

Mahatma Gandhi (asıl adı Mohandas Karamçand’dı) ilk şiddetsiz direnişini Hindistan’da değil, bir Hint şirketinde avukat olarak çalışmak üzere 1893’te gittiği Güney Afrika Cumhuriyeti’nde başlatmıştı. Güney Afrika’da sadece Afrikalılara değil Hintlilere de ayrımcılık yapılıyordu. Gandhi, ilk olarak elinde birinci mevki bileti olmasına rağmen üçüncü mevkie geçmediği için trenden atıldı. Daha sonra yoluna at arabası ile devam ederken, Avrupalı bir yolcuya yer açmak için arabanın dışında basamak üzerinde yolculuk etmeyi reddettiği için sürücü tarafından dövüldü. Yolculuğu esnasında bazı otellere alınmamak gibi çeşitli zorluklarla karşı karşıya kaldı. Bir mahkemede hâkim Hindu türbanını çıkarmasını emrettiğinde buna karşı çıktı. Bütün bunlar şiddet içermeyen direniş fikri üzerine düşünmesine neden oldu.

Gandhi, 1906’da, Güney Afrika Hükümeti, Hint kökenlilerin özel bir kimlik taşımalarını öngören bir kararnameyi kabul edince, 11 Ağustos’ta Johannesburg’da düzenlenen büyük bir protesto gösterisinde ilk kez Satyagraha ilkesine atıfta bulundu ve taraftarlarını şiddet içermeyen eylemlere davet etti.  

Yönetemez hale getirme
 

Satyagraha
’nın yol haritası şöyleydi: Önce bir haksızlık tespit ediliyor ve onun yasakladığı şey bulunuyordu. Sonra bir grup bu yasağı deliyor ve tutuklanıyordu. Tutuklamalardan sonra Gandhi kitleleri eyleme çağırıyor, çağrıya uyan kitleler yasayı çiğniyor ve tutuklanarak hapse atılıyorlardı. Hapiste de boş durmuyorlar ve açlık grevi yaparak seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Bir süre sonra tutuklu sayısının artması yüzünden hapishaneleri kontrol etmekte zorlanan hükümete yasayı kaldırma çağrısında bulunuluyordu. Hükümet durumun sürdürülemez hale geldiğini görüyor ve yasayı kaldırıyordu.

Bir hukukçu olan Gandhi bunları yaparken yasalara saygısızlığı hedeflemiyordu. Aksine, her yasağı delişinde, cezalandırılmayı adil buluyor ve hapse girmeyi göze alıyordu. Öte yandan Satyagraha düşüncesinin izleyicileri sadece karşı çıkmayı da hedeflemiyordu. Amaçları karşı çıkarken karşılarındakini de ikna etmekti.  

‘Mahatma’ ve ‘Bapu’
 

Henüz yeterince olgunlaşmamış da olsa, Satyagraha yöntemi işe yaradı ve 1915’te Güney Afrika Hükümeti, Britanya ve Hindistan’ın da baskısıyla, Gandhi ile uzlaşma için masaya oturmak zorunda kaldı. Bu kısmi başarıdan sonra Hindistan’a dönen Gandhi 1918 yılında Bihar Eyaleti’nde aynı yöntemleri izleyerek on binlerce fakir çiftçi, köylü ve serfi örgütleyerek sivil direnişin içine soktu. İngilizler kendisini tutukladı ancak yüz binlerce kişi bu saldırıyı protesto ederek cezaevini sarınca serbest bırakılan Gandhi’ye ‘Bapu’ (Baba) ve ‘Mahatma’ (Yüce Ruhlu) diye seslenilmeye başlanması bundan sonra oldu.

Gandhi, 1920’de Hindistan Ulusal Kongresi’nin (INC) başkanı oldu ve Britanya’yı Hindistan’ı terk etmeye zorlamak amacıyla ‘İngilizlerle çalışmama’ kampanyası başlattı. Ancak, Amritsar’da düzenlenen bir toplantı sırasında İngiliz polisi silahsız halkın üzerine ateş açarak 400 kişinin ölümüne, yüzlercesinin yaralanmasına neden olunca, fazla kan dökülmesini önlemek için direnişi durdurdu. Ertesi yılki kampanya, İngiliz ürünlerinin boykot edilmesi, hükümet görevlerinde çalışmama, mahkemelerin yetkisini reddetme, çocukları okullara göndermeme şeklinde oldu. Bozgunculukla suçlanan Gandhi, altı yıl hapse mahkûm edildi ancak halkın baskısıyla iki yıl sonra serbest bırakıldı.  

Tuz Yürüyüşü
 

1928’de Hindistan’a bir yıl içinde dominyon statüsü verilmesi teklifine İngilizlerin olumlu cevap vermemesi üzerine önce INC, 26 Ocak 1930’da bağımsızlık ilan etti ve 12 Mart 1930’da Gandhi ve 78 yoldaşı (satyagrahis) ünlü Tuz Yürüyüşü’ne başladı.

Yürüyüşün amacı, 1762 yılında Doğu Hindistan Kumpanyası’nın mirası olan ve yılda 25 milyon pound’luk vergiye kaynaklık eden Tuz Yasası’nı (Britanya’nın tuz tekelini) ihlal etmek için denizden tuz çıkarmaktı. Gandhi, yürüyüşe başlamadan önce Britanya Genel Valisi Lord Irwin’e bir mektup yazmış ve yasanın kaldırılmasını, aksi takdirde şiddet içermeyen bir direniş yapacağını bildirmişti. Ardından da halka “kendinizi yeterince güçlü hissediyorsanız hükümetin işlerini terk edip, bu yürüyüşe katılın” çağrısını yapmıştı.

Gujarat Eyaleti’nin başkenti Ahmedabad yakınlarındaki Sabarmati Aşram’dan başlayan yürüyüşe yolda binlerce kişi katıldı. Hint Okyanusu kıyısındaki Dandi köyüne kadarki 388 kilometrelik mesafeyi çıplak ayakla 24 günde kat eden 61 yaşındaki Gandhi, 6 Nisan sabahı İngiliz polislerinin şaşkın bakışları arasında denize yürüdü ve çamura karışmış bir topak tuzu avuçlarına alarak tatlı suda yıkayarak ufaladı. Böylece bir Hindu’nun tuz çıkaramayacağına dair Tuz Yasası’nı ihlal etti. Ardından Gandhi’nin çağrısına uyan binlerce köylü deniz kıyılarına akın ederek tuz çıkarmaya başladılar. Gandhi ve 60 bin eylemci hapse atıldı ancak yasa da işlemez hale getirildi.  

Kargaşa yılları
 

Bundan sonrası, başarı veya başarısızlık sayılmayacak denli karmaşık. Gandhi, 1934’te kendi yöntemlerini desteklemeyen INC’den ayrılıp Rajkot şehrine yakın bir köye yerleşti. Kendi kendine yeterli olan bir aşram (komün) kurarak basit bir yaşam geçirdi. Keçisinin yününden basit el çıkrığı ile eğirdiği yünlerle ördüğü dhoti adlı basit giysiler giydi. Sadece meyve ile beslenmeye başladı. Hem kişisel arınma hem de protesto amacıyla bazen bir ayı aşan oruçlar tuttu.

Bu köyden yürüttüğü sayısız şiddetsiz direniş örgütleyen defalarca tutuklanan Gandhi’nin mücadelesi sonunda Britanya Başbakanı ülkeyi ikiye bölme planını resmen açıkladı. Dinsel birlikten yana olan Gandhi İngilizlerin kararını ‘akli trajedi’ olarak tanımlamıştı. Ancak, arka planda bu ayrılığı desteklediği iddia edilerek eleştirildi. 15 Ağustos 1947’de karar uygulamaya konarak, Hindistan ve Pakistan ulus-devletleri kuruldu.

25 Ocak 1948’de dinî bir törende, bundan sonraki toplantıya, kardeşliğin simgesi olarak, herkesin bir Müslüman’la gelmesini önerince radikal Hindular Gandhi’yi katletmeye karar verdiler. Gandhi, 30 Ocak 1948’de 500 kişinin katıldığı dua etkinliği esnasında Hindu bir gazeteci tarafından üç kurşunla öldürüldü.

Ondan bize “Cesurca çekilen gerçek acılar, bir taşın kalbini bile yumuşatabilir”, “Adalet, adaletsizlikle elde edilmeye çalışılırsa elde edilen sonucun içinde mutlaka adaletsizlik gömülü olur”, “Uğruna öleceğim çok dava var, ama uğruna öldüreceğim hiçbir dava yok” hepsi birbirinden bilgece sözler kaldı.  


Shministim ve Yesh Gvul  

2004 yılbaşından bir gün önce, Tel Aviv’deki Sparky’s Cafe’de bir mektup yazma partisi düzenlenmişti. Adı partiydi ama yapılan iş ciddiydi. Mektuplar, lise öğrencilerinin kurduğu Shministim (‘12. sınıf’) adlı grubun üyeleri tarafından işgal altındaki topraklarda görev yapmayı reddeden askerlere destek için yazılıyordu. Mektuplardan biri şöyle başlıyordu: “Haggai 14 gündür askerî hapishanede yatıyor. Suçu İsrail Savunma Güçleri’ne (Israel Defence Force, IDF) katılmayı reddetmek. Bu onun dördüncü kez hapse girişi. Bundan önce de 14, 28 ve 56 gün hapiste kaldı. Yani bugün hapisteki 112. günü ve yarın onun 19. doğum günü.”

Haggai ve arkadaşlarının son ‘parti’si 15 Kasım 2008’de, işgal altındaki bölgelerde askerlik görevini yapmayı reddeden 400 mahkûmun yattığı Tzrifin Hapishanesi’nin duvarlarının 400 metre yakınlarındaydı.  

Refuseniks
 

İsrailli retçilere Batılılar ‘refusenikler’ diyor. ‘Refusenik’ İngilizce ‘refuse’ fiili ile Rusça ‘nik’ isim ekinin birleşmesinden oluşan bu sözcük. Si Frumkin adlı gazeteci tarafından 1971’de SSCB’den İsrail’e göç etmeleri yasaklanan Yahudilere Rusların verdiği isim olan otkaznik (‘reddedilen’) sözcüğünü İngilizceye uyarlamak amacıyla yaratılmış, sonra da İsrailli retçi gençler için kullanılmaya başlamış. En uzun süre bu unvanı taşıyan Anatoly ‘Natan’ Sharansky adlı bir Rusya Yahudisi. Sharansky 1960’lardan 1980’lere kadar Sibirya’daki toplama kamplarında kalmış.

Yesh Gvul
ise İsrail’de 1982’deki Lübnan savaşından beri ‘retçi’ askerlerin oluşturduğu hareketin adı. Yesh Gvul İbranice bir sözcük ve ‘Her şeyin bir sınırı var” diye çevrilebilir. Ama bu biraz formel bir çeviri. Bu sözlerin Yahudi halk dilinde daha duygusal bir tonlaması var. Tam anlamıyla ‘yeter artık!’ anlamına geliyor. Bir başka örgüt Ometz LeSarev (Reddetme Cesareti) adını taşıyor. Peki, neye ‘yeter!’ diyor, neyi reddetmeye cesaret ediyor bu insanlar? Bilindiği gibi İsrail’de 18 yaşını aşan herkes üç yıllık zorunlu askerlik hizmeti dışında, her yılın bir ayını, muvazzaf askerlik görevi yaparak geçirir. İşte bu gençler, gayrı ahlaki olarak gördükleri bir emre itaat etmemeyi seçmişler. Bu emir, Gazze’de, Batı Şeria’da, daha doğrusu işgal altındaki topraklarda görev yapmak, İsrail resmî makamlarının deyimiyle ‘sivil halkla temas etmek.’

Bu başkaldırının dört taraftan düşmanlarla sarılmış olduğunu düşünen bir ülkede, sürekli savaş halinde olan, askerliğin vatanseverlikle özdeşleştirildiği bir ülkede, disiplinin milli hasletlerden sayıldığı bir ülkede, İsrail’de yapıldığını düşününce sanki aralarında hiç fark olmayan homojen bir toplummuş gibi ‘İsrailliler’ ya da ‘Yahudiler’ diyerek bir kalemde harcadığımız o insanlara ne kadar haksızlık ettiğimizi görebiliriz.

Filistin’de böyle bir retçi hareket var mı bilmiyorum, ama bir an önce ortaya çıkmasını diliyorum. Çünkü Filistin sorununu çözmek için militarist politikacılara ya da cihatçılara değil, şiddet içermeyen direniş yöntemlerini izleyen dürüst, yürekli, özverili bireylere ihtiyacımız var.

* * *

Düzeltme:
6-9 Ocak 2008 tarihli ‘90 Yıldır Kanayan Yara: Filistin’ dizisinin ilk gününde sözü edilen Siyon tepesi, Mescid-i Aksa ve Hz. Ömer Camii’nin bulunduğu ‘tapınak tepesi’ Moriah değil, Eski Kudüs’ün hemen güney batısında, yine bazı kutsal mekânların olduğu tepe olacaktı. Üçüncü günde, Batı Şeria ve Gazze’nin İsrail tarafından işgal tarih 1948 değil 1967 olacaktı. Aynı gün Yafa (Hayfa) ifadesi yanlış, ikisi ayrı şehirler. Dördüncü günde 1973 savaşında Mısır tarafından geçilen Bar Lev hattının adı Bar Levi yazılmış. Hatalarımı gösteren okuyucularıma teşekkür ederim.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT