Bir Ömür Nasıl Geçti?

11.12.2008 04:00

Asım Öz

Süleyman Ateş’in bir yıl önce yayımlanan iki ciltlik anılarının sansasyonel itiraflarıyla gündeme gelmesini,  okuyucunun itirafa yönelik ilgisinden dolayı bekledim ama öyle olmadı. Sadece Dücane Cündioğlu uzun sayılabilecek değerlendirmede bulundu. Ahmet Hakan da hem ilahiyatlıların anılarını yazmaktan çekince duyduklarını anımsatıyor hem de Süleyman Ateş’in anılarını bu bağlamda okunması gereği üzerinde durarak şöyle diyordu: “Din álimleri arasında anı yazmak pek ádetten değildir. Süleyman Ateş Hoca, anılarını yazarak, bu alanda bir öncülük yapmış. Hem de "özelini" pervasızca açarak. Bir din áliminin yaşadığı zorlukları, dini konularda yaptığı farklı yorumların başına açtığı dertleri, eşiyle ilişkilerini, çocuklarını yetiştirirken çektiği zorlukları, Amerika'yı mesken edinen oğlu için döktüğü gözyaşlarını, eşini kaybedince yazdığı şiiri... Bütün bunları merak ediyorsanız eski Diyanet İşleri Başkanlarından Prof. Dr. Süleyman Ateş'in, su gibi okunan iki ciltlik anı kitabını sakın kaçırmayın derim...” Ahmet Hakan’ın “özelini pervasızca açmak” dediği durum hakikaten önemli. Çünkü klasik biyografiden farklı olarak otobiyografide ve anılarda yazarın hayatına yönelik bir ifşa beklentisi bulunur. Yazar, kendisinden başka kimsenin ortaya dökemeyeceği bir bilgiyi serebilir -bu talep otobiyografinin içine sızmıştır. Biyografi, bir yazarın hayatının derlenmesi anlamına gelirken, otobiyografi/anı yeni, farklı ve öznel bir bilgi üretir. Bu sebeple otobiyografiye/anılara kurgusal bir nitelik bulaşır; bu tür, yazarın geçmişine karşı konumlanışının da ürünüdür. Geçmişte yoksulluk içinde geçen eğitim hayatını, yurt dışı tecrübelerini, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı, hakkında açılan davlara, farklı yorumlara değinen Süleyman Ateş’in o yılları anımsayışını ifade edişi ile bu gün arasında çok temel bir fark yok aslında. Aynı üslup çerçevesinde dönüp dolaşan bir Ateş anlatısı ile karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Tasavvufla irtibatı noktasında anlattığı samimi itiraflarını  anlatan Ateş’le, bugünün   Süleyman Ateş’i arasında bilgi düzeyi dışında temel bir farklılık yok. Anıların sadece geçmişle hesaplaşmanın değil, tasavvuf eleştirisi ile hesaplaşmanın izlerini de taşır. Bu açıdan akli olana bulaşma itirafı, ifşaatın ötesine geçer. Doktora hazırlığı sırasında kendi kendine sorduğu sorular ardı ardına dizilirken ucu rüyalara kadar uzanan bir hesaplaşmaya girilir:

“İlahiyat Fakültesi Tefsir Kürsüsüne asistan olduktan sonra bir doktora tezi seçip üzerinde çalışmam gerekiyordu. Acaba hangi konuyu alayım, diye düşünüp duruyordum. Hocam Tayyip Bey’e danıştım:

Biz onu adayın kendisine bırakıyoruz. Çünkü ben bir mevzu söylesem, ona bir konuyu empoze etmiş olurum. Sonra aday o konuyu benimsemeyebilir, bize kırılır. İyisi mi herkes düşünüp kendi mevzuunu kendi bulsun, dedi

Konu üzerinde düşünürken bir ara, Afgani ve M. Abduh’u temel alrak “Akılcı Müfessirler” diye bir konu seçsem mi diye düşünürken bir gece rüyamda bana:

-Bu konu olmaz, dediler.

-Niçin?Dedim.

-Onların fikirlerini bilmiyor musun? Dediler.

Sanıyorum bu rüya,  bana doldurulmuş olanın bir yansıması idi. Çünkü biz, çevrenin ve söylentilerin etkisiyle Afgani ve Abduh’un mason olduklarına inanmıştık.

O konuyu bıraktım. Öyle şaşkın bir halde dolaşırken bir gece rüyamda bana bir kitap gösterdiler ve:

-İşte senin doktora tezin budur!Dediler.

Koyu kahverengi meşin ciltli,  el yazması bir kitaptı

Ertesi gün Ankara Cebeci’deki İl Halk Kütüphanesi’ne gidip, İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’nin Osmanlıca yazılmış kataloglarını incelemeye aldım. Birden gözüme Sülemi’nin Hakaiku’t-Tefsir’i ilişti. İlgimi çekti. İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi’ne mektup yazıp incelemek üzere bu kitabı İl Halk Kütüphanesi’ne göndermelerini istedim. Bir hafta sonra kitap geldi. Bir de ne göreyim, aynen bana rüyamda gösterilen kitap. işte bu kitap üzerinde doktora yapmaya karar verdim” (Bir Ömür Böyle Geçti, I/251-252) Sonraki yıllarda Kuveyt’te Afganî’nin biyografisini yazan Muhsin Abdulhamid ile arkadaş olan Ateş bu konudan bir daha söz etmez.  Ateş’in  anılarını bu rüyalar odağında incelemek oldukça manidar sonuçlara ulaştırabilir okuru. İşte onlardan biri daha. Süleyman Ateş 9 Eylül 1986’da Suudî Arabistan'ın Riyad şehrinde Hayri Kırbaşoğlu ile birlikte konsolosluk memuru Fikret’in evine gider.Sefarette çalışan iki kişi ve Reşat Erol ile birlikte  gece  geç vakitlere kadar tarikat, tasavvuf ve şefaat meselelerini konuşurlar. Saat 12'yi geçmişken  yorgun argın  uykuya dalıyor ve sabah namazına şu rüyayı görürken uyanıyor:

— “Elazığ'da İzzet Paşa Camii'nin yanında, eski Elazığ Müftüsü Ömer Efendi'nin kumaş mağazası var. Dükkân kumaşlarla dolu. Kendisi de kumaş ölçüyor. Kumaş, kumaş. Ben de girdim. Müftü'nün oğlu Halil de beni takip ediyor ama içeriye girmedi. Ömer Efendi ile bir şey konuşuyoruz. Ömer Efendi bana, “Hocam!...” diye bir şeyler söyledi ama hatırlamıyorum ne söylediğini. O sırada dükkân başka bir semt oluyor. Elazığ'ın bir kenarında, daha büyük bir yer.

Cumhurbaşkanı Kenan Evren geldi. Başında fotör şapka, üstünde bej elbise. Oradakilerin elini sıkıyor. Ömer Efendi'nin elini sıktı. Sonra bana elini uzattı. Ben hafifçe kendimi tanıttım:

— “Süleyman Ateş.”

— “Siz Süleyman Ateş misiniz?” dedi.

— “Evet” dedim.

— “Sizin kültürünüz var ama ruhsal yükselmenin sadece ibadetle olacağını söylüyorsunuz falan konuşmanızda” dedi ve beni dar görüşlü, katı tutumlu biri gibi tanıdığını hissettirdi.

Dedim ki:

— “Efendim ben her beş günde, ayda, yani sık sık Atatürk'ü rüyada görürüm. Yani benim onunla ruhî yakınlığım vardır. Beni yanlış anlatmışlar. Konuşmamın tamamı olsa sizde...”

Bu sözlerim üzerine, birisi, benim sözlerimi “milletvekilliğine hazırlık” diye nitelendirdi. Cumhurbaşkanı da daha yaklaşarak ve gülümseyerek, “Yok yok konuşmanın bandı var bende” dedi ve konuşmamın tamamını okuduğunu söyledi. Yine de beni beğendiği izlenimini verdi.

Giderken, uzattığı elini öptüm ve saygı ortamı içinde ayrılıp siyah, lüks, çok büyük mercedes arabasına bindi. Yüksek rütbeli subaylar, memurlar ve halk selâma durdular.

Böyle bir hâlde namaza uyandım, “Allah hayırlısını versin!” dedim.” (Bir Ömür Böyle Geçti, II/46-47)  Süleyman Ateş bu rüyasını Bir Çevirinin Açtığı Sıkıntı bölümünde şöyle tabir ediyor:“1986 Temmuz ayında Hürriyet, Milliyet gibi gazetelerin, vaktiyle Suudî Arabistan'da Türkçe'ye çevirdiğim bir kitapçığın önsözündeki düşünceleri yayımlamaları amacına ulaşmış, Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı aleyhime dâvâ açmış ve çıkışımı önlemek için de sınır kapılarına yazı yazılmış.

İşte birkaç sayfa önce yazdığım üzere, rüyada Cumhurbaşkanı Evren'i bana kırgın görüşüm, haberim olmayan bu mahkeme safahatına işaret ediyordu. Ben bu rüyayı yoramamıştım. Daha sonra yine Cumhurbaşkanını [başka bir] rüyada bana kırgın gördüm; kendisine benim suçsuz olduğumu belirten bir yazı verdim.

O günlerin ertesinde Cumhurbaşkanı, Adana’da Çukurova Üniversitesi’nde bir konuşma yaptı, gerici faaliyetlere değindi. Suudi Arabistan’da bazı kimselerin buradan giden Türk hacılarına büroşürler dağıttıklarını, Türk Devletinin aleyhinde faaliyetlerde bulunduklarını söyledi ki beni kastettiği  belli idi” (Bir Ömür Böyle Geçti, II/55) Yine 17 Haziran 1988’de Cezayir’de üniversitenin mezuniyet töreninde Abdulhamid ve Mustafa Kemal’i karşılaştıran bir piyes oynanır. Tarihsel olarak böyle bir olayın olmayacağını haykıran Süleyman Ateş hışımla orayı terk eder ve  o gece sabaha doğru gene “zengin “ bir rüya görür:

“Sultan Abdulhamit’in adına ticaret yapan biri ile konuşuyorum. Sonra “Sultan Abdulhamit’in yanına girebilir miyim?” diyorum. Rüyanın bu faslı, Sultan Abdulhamit’in çevresinde döndü.

  Sabah namazına kalktım, ibadetimi yaptıktan sonra yattım. Bu kez de rüyam Melik Fahd çevresinde döndü.

Saraydayım. Filistin temsilcisi, Kralı ziyarete geliyor. Elinde silah var. Tabancayı havaya kaldırıyor. Kral, onu çok büyük bir törenle karşıladı. Subaylar, konuşmalar. Bu arada Kralın annesi,  bir gelin gibi. Merdivenlerin başında oturmuş. Ben Karal ile beraberim. Yürüyoruz.

Otobüsler, otobüsler. Birkaç tane. Otobüsler çevremde daire oluşturdular. Ben arada kaldım. Hareket halindeler. Biri de üstüme üstüme geliyor. Ben arabanın altında kalmamak için kaçıyorum, dönüyorum. Üzerinde “Bir Türk” yazan Türk otobüsü gitti. İçinde prensler var. Sonra bir yol bulup sıkıntıdan kurtuldum.,Kral ile buluştum. Ve Karala dedim:

-Mücâmele için değil,  ben sizi seviyorum. Bazı insanlar güzel konuşur, bazıları konuşamaz. Başbakan Turgut Özal da güzel konuşur ama siz başkasınız. Siz çok güzel konuşuyorsunuz. Tam anlamıyla iknâ ediyorsunuz. Allah  hayra tebdil eylesin.”( (Bir Ömür Böyle Geçti, II/168) Süleyman Ateş hemen akabinde rüyasını şöyle yorumluyor:

“18 Haziran günü akşamı ,  yani  o günün akşamı televizyonda spiker Türkiye Başbakanı Turgut Özal’a , Parti kongresinde konuşurken suikast yapıldığı, kurşunlardan birinin Başbakanın saçını sıyırdığı ötekinin, parmağına isabet ettiği;Çalışma Balkanının ve bir kişinin yaralandığı, ama Başbakanın kurtulduğu haberini geçti.

Olay,  bu rüyayı gördükten birkaç saat sonra, n-belki de tam gördüğüm saatlerde olmuş. Çünkü ben rüyayı sabahleyin  saat 5-6:30 arasında görmüştüm. Türkiye ile Cezayir arasındaki saat farkını göz önüne alınınca Türkiye’de saat 8:30 olur. Anavatan Partisinin toplantısı kaçta başlamış,  ya dokuzda ve ya o civarda başlamış Hasılı olay rüyayı gördükten bir iki saat sonra olmuş. Herhalde gördüğüm kalabalık, silah, Filistinlilerin silah kaldırması, Krala Başbakan Turgut Özal’ın da iyi konuştuğunu söylemem,  buna işaret etmiş.”( (Bir Ömür Böyle Geçti, II/168-169) Bu olay olduğunda orta ikinci sınıfa gidiyordum. Yaz tatili yeni başlamıştı. Ateş’in anımsadığı gibi rüyadan bir iki saat sonra değil öğle üzeri olmuştu olay.

    İtiraf, hep sansasyonel ve ilgi çekici olmuştur; ilk kurulduğu zaman büyük ilgi gören www.itiraf.com adlı internet sitesi de bunu örneklemektedir. Gündelik anlamıyla itirafın ötesine geçen bir hesaplaşma olarak düşünülebilecek bir yazın türü de bulunmaktadır. Gazali’nin, J.J. Rousseau'nun, St. Augustinus'un, L. Tolstoy’un itiraf kitapları ilk akla gelen eserlerdendir. Ancak, gündelik anlamlarıyla yahut felsefi veya siyasi içerikleriyle bu itirafların ortak özellikleri vardır. İtiraf etmek belki de bir tür günah çıkarmaya ve vicdan muhasebesine dönüştüğü için rahatlatır. İtirafları okumaksa vicdanın başkaları üzerinden rahatlatılmasını ve yükün bölüşülmesini sağlar. Ateş’in anılarının zaman zaman bir günah çıkartmaya dönüştüğü de gözden kaçmaz çünkü yazar tam da rahatlama ihtiyacıyla itiraf etmektedir. 'Söyleyeyim de rahatlayayım' hissi anlatı içerisinde açıkça belli edilmiştir; Ateş, Mart 1952’de “tefsiz, davulsuz, çalgısız, kimsesiz,  sönük ve boynu bükük” evliliğini, ilk eşi Naciye Hanım’la evliliğinin ilk yıllarını anlatırken,  mukabele okumalarını, okuyamamalarını, sinirlenip başka yerlere çekip gitme hallerini, yurtdışına okumaya gittiğinde orada başından geçenleri, Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilgili tartışmaları kısacası yaşamıyla anılarını okurla paylaşmanın yanında kendi kendine de konuşur gibidir ve bu yılların muhakemesini yaparken bir hafifleme ihtiyacı içinde olduğunu fark ettirir. Bunu yaparken üçüncü tekil şahsın arkasına saklanma gereği duymaz. Belleğinde canlanan an(ı)ları, bir fotoğraf çerçevesi ya da bir film sahnesi içine yerleştirip dışarıdan izleme heveslisi değildir. Yazar, sadece  kendi hayatını 'yazmak'tadır. Kendini anlatırken anlatının dışına çıkmamaktadır. Bu ise özellikle sosyal ve siyasal olayları atlamasına neden olmaktadır. Sürekli din eğitimi içinde olan ve aslen 1933 doğumlu olan Süleyman Ateş Tek Partili yıllarda ezanın nasıl okunduğu, DP ile birlikte nasıl değiştiği, buna ilişkin tartışmalardan oldukça uzaktır. Yine yetmişli yılların politik atmosferi hakkında olsun, 1979 İran Devrimi hakkında olsun, 28 Şubat süreci olsun çoğu noktada susarak anılarını yazmayı seçmiştir. Sadece 12 Eylül sonrasında sakal kesilmesi ve Başörtüsü yasaklarına kısmen değiniyor Ateş. Sakalın kesilebileceğini ama örtünün çıkarılmayacağını söylüyor. Bu noktada girişimlerde bulunuyor.  Kendinden önce ve kendinden sonra olup biten her şey için bir anahtar konumunda olan bu olayların atlanmaması gerekirdi.  Günter Grass'ın belleği, 'sorularla sıkboğaz edildiğinde, harf harf okunabilecek her şey serbest kalabilsin diye kabuğunun soyulmasını bekleyen bir soğana' benzettiğini anımsadığımızda Süleyman Ateş ya belleğini sorularla sıkboğaz etmekten kaçınmakta ya da bilinçli olarak böyle bir yolu seçmektedir. Yurt dışı serüveninde özellikle yetmişli yılları anlatırken  oldukça sıkıntılı bir anlatım ortaya koymaktadır. Arap gençlerinin Türkiye’nin İsrail’i destekler tutumunu eleştirmeleri  karşısında hemen savunmaya geçerek Arapların da Kıbrıs’ta Makaryos’u desteklediklerini söyler ((Bir Ömür Böyle Geçti, I/284) Buna benzer pek çok noktada kaçma yöntemlerine başvurduğunu görürüz ki bunu da millici bir refleksle yapmaya çalışır.

  Bir Ömür Böyle Geçti’nin iki cildinde  çileli hayat hikâyesini özetleyen, hayatını akışı içinde kimi düşüncelerini ortaya koyan en önemlisi de tartışmalı konulardaki temel düşüncelerini ortaya koyduğunu ifade eden Süleyman Ateş’in anılarını yazarına karşı bir ön yargı duymaksızın salim bir kafayla okuduğumda bende oluşan ilk izlenimler bunlar. Yazıyı Dücane Cündioğlu’ndan bu kitapla ilgili yazısından bir alıntı ile noktalamanın uygun olacağını düşünüyorum: “Hatırat bu açıdan dikkatle okunmalı. Alınabilirse şayet, muhakkak ibret alınmalı. 70 yaşından sonra kaleme alınmış hatıratların zaafı çok olur; eldekiyle yetinmeli.”

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim