Bir öfke paratoneri olarak Erdoğan

25.09.2013 18:14

Markar Esayan

Türkiye'de son 11 yıldır yaşanan değişime yönelik direncin analizini yaparken, siyasi krizler ve ideolojik çatışma hep ön plandaydı. Karşılaşmaların daha sınıfsal, sosyolojik ve psikolojik olan nedenleri ise daha çok Gezi krizi ile dikkati çeker oldu. Sanırım meselenin bu yönleri bundan sonra daha fazla gündemimizde olacak. Çünkü yaşayacağımız krizlerin bundan sonraki özneleri, askeri veya sivil bürokrasi, hatta CHP değil, toplumun doğrudan belirli kesimleri olacak. Çünkü vesayet aktörler sahadan silindi. Şimdi temsiliyetsiz kalan toplumsal kesimler bizatihi rol almış durumdalar ve silinen vesayet aktörlerinin bu kesimlerin negatif enerjisini suiistimal edecekleri ortada.

Bu da beklenen bir sonuç aslında; demokratikleşme ve normalleşme safhalarında bu çetin karşılaşmaları yaşamadan atlamak mümkün değil. Değişen toplumlar gergin olur. Siyasal, ekonomik ve sosyolojik tüm kadim dengeler sarsılmaktadır çünkü. Statükonun kendilerine imtiyaz sağladığını düşünenler, kategorik olarak değişime ve değiştirenlere tepki duyarlar. Kutuplaşmalar artar. Bu durum, reformları yapan iktidarın karakteri kadar, reformların dönüştürücü etkisinden kaynaklanır.

Önemli olan bu kutuplaşmaların varlığı değil, gerginliklerin nasıl yönetileceğidir. Burada siyasete ve tüm erk merkezlerine zor işler düşer. Ancak onlar da bu kutuplaşmanın bir tarafı-öznesi olacaklarından, aklıselimin oluşması öyle kolay bir mesele değildir. Enerjinin, değişim ve adaletten yana olanlar tarafından demokratikleşme kanallarına akıtılarak harcanması sağlanmalıdır. Dönüştürücü iktidar reformcu karakterden uzaklaştıkça, statüko yanlılarının içi boş itirazları meşruiyet kazanır ve silinen vesayet aktörlerinin oyunun başında kurduğu tuzağa düşülmüş olur.

Bu nedenle ahlaki üstünlüğün, her daim reformcu aktörde kalması gerekir. Gezi'de 11 yıldır ilk defa hükümet ahlaki üstünlüğü baştaki polis şiddeti, orantısız gaz ve savruk dil ile elinden kaçırdı. Bu nedenle kriz, kısa sürede siyaset mühendislerinin gökte arayıp da yerde buldukları bir darbe fırsatına dönüştü.

Peki neden bu kadar sert yaşandı bu kriz? Dünyanın hiçbir ülkesinde liderin üslubu yüzünden bir karşı devrim olmaz. Hükümetin ve Erdoğan'ın ancak oyla cezalandırılabilecek hataları ile Gezi'de açığa çıkan aşkın enerji arasında bir orantısızlık var. Bu noktada 'Erdoğan'ı İstemezük Koalisyonu'nun üstün çabalarını 'takdir' etmemek mümkün değil. Koskoca itibarlı sosyologların, vesayete lafını esirgemeden muhaliflik yapmış cevval yazarların, kelli felli aydınların, ülke Çözüm Süreci gibi en büyük demokratik hamlelerini yaparken, 'Erdoğan da pek bir ataerkil, pek de sert konuşuyor canım!' diye ayarları öyle kolay bozulmaz.

Bu kadar aydının kendini ve tüm kariyerlerini kepaze ederek siyaset mühendisliklerine meze olmalarının psikolojik bir nedeni olmalıdır.

Toplumun sokağa çıkan kesimlerindeki buna denk gelen irrasyonaliteyi, üslupla, çevre meselesiyle anlamak da mümkün değil.

Bunun en önemli psikolojik nedeni, öfke...

90 yıldır harcanamayan ruhlarda birikmiş potansiyel öfke, her türlü hayalkırıklığı ve tatminsizlik, Gezi'nin yarattığı münasip şartlarda deşarj oldu.

Bu insanlar çok öfkeli... Geçmiş boyu devletten, hayattan, ailelerinden, patronlarından ve çevrelerinden gördükleri haksızlıkların intikamını almak istiyorlar. Güçlü ama tekin bir lider olarak Erdoğan paratoner gibi tüm bu öfkeyi kendisine çekiyor. 12 Eylül'ün ezdiği 'atanamayan devrimci' yaşlı kuşaklar, vesayetlerini kabul etmediği için Erdoğan'a kin tutan aydınlar gençleri polisle çatışmaya teşvik ediyorlar. Çünkü kendilerini başarısız ve yenilmiş hissediyorlar. Ölmeden bir şeyleri sarsmak, bir şeyleri yerinden etmek istiyorlar. Onların hayalini kurduğu başarıları dindar bir liderin tek başına gerçekleştirmesi, hafifsenecek bir travma değil. Üstelik algı yaratma tekeli, atanamayan devrimcilikten, reklam ve medya sektörüne atanan bu kesimlerde hala.

Bu öfkenin şimdi ortaya çıkması ise şaşılacak değil, ancak beklenecek bir durum. Çünkü herkes biliyor ki, Türkiye artık demir yumrukla değil, demokrasinin kuralları ile yönetiliyor. Hükümetin, kendilerine asker veya Tek Parti dönemindeki gibi davranmayacağını biliyorlar. Güvenli bir şımarıklık alanı onlar için hazırlanmış gibi. Bu kofluğu kapatmak için, hayatını yitiren gençlerin hep gündemde kalması elzem. Gezi'de sekiz bin kişinin yaralandığı, 11 kişinin gözünü kaybettiği (gerçekte üç), Erdoğan'ın Hitleri aratmayacak bir diktatör olduğu dezenformasyonlarını profesyoneller yaymış olabilir ama, buna böylesine inanmak için gerekli psikoloji zaten hazır.

O nedenle Erdoğan'ın hem güçlü olması, hem de bir diktatör olarak gösterilmesi şart. Bir yerleri 'uf' olmadan, konforları bozulmadan, hiçbir bedel ödemeden devrimcilik oynamak için, gerçek bir diktatöre değil, diktatör gibi gösterecekleri, kendilerinden olmayan, güçlü ama güvenli bir lidere ihtiyaçları var.

O lider de Erdoğan...

1980 darbesindeki yıkımdan sonra, SSCB'nin dağılmasıyla çöken bu kesimler, ödedikleri bedelin taçlandırılmadığını düşünüyorlar. Evet büyük bir bedel ödediler ama, dindarlar gibi bunu siyasete tahvil edemediler ve aslında cellatlarına aşık oldular. Çünkü cellatları ile ideolojik ve sosyolojik ortaklıklarıyla yüzleşmemişlerdi. Halkı, dindarlığı küçümsemek, totaliter-şekilci laiklik, tepeden dayatılan siyaset mühendisliklerine eğilim, demokratik halk savaşı diye pazarlanan şiddetperverlik ile tabii ki müzmin kötümserlikle ambalajlanan tembellik onları Ergenekon'u savunur, Çözüm Süreci ile de savaşır hale düşürdü.

Demokratlıkları, barış ve eşitlik arzuları, bunlar ancak mümkün olmadığı müddetçe geçerliydi. 12 Eylül referandumu ile bu somut bir gerçeklik kazanınca, fabrika ayarlarına döndüler.

Çok fazla bedel ödediklerini, ama tüm parsayı Erdoğan'ın temsiliyetinde dindarların topladığını düşünüyorlar. Bedel ödedikleri doğru... Hepimiz buna saygı duyabiliriz.

Yanlış olan bu bedeli vesayetten değil, demokrasi ve barıştan tahsil etmeye kalkmaları.

Yarın devam edeceğim.

Yeni Şafak

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim