1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Bir Modernlik Alameti Olarak Şapka
Bir Modernlik Alameti Olarak Şapka

Bir Modernlik Alameti Olarak Şapka

Modern Batı uygarlığına benzeme gayesi bir modaya uyma kaygısı olarak, Şapka İnkılâbı da cebri modaya uyma/uydurma hareketidir.

A+A-

Dünkü Star gazetesinin Açık Görüş ekinde bir modernlik alameti olarak “şapka” konusunu yazan Celal Tahir, Cumhuriyetin ilk yıllarından bugüne şapka inkılâbının anlamına dikkat çekiyor. Tahir, konuyla ilgili tarhî yaşanmışlıklara da ayna tutarak “Musul’un kaybedilmesinden daha önemli addedilen şapka inkılâbı”nın arka planına ışık tutuyor.

Bir modernlik alameti olarak ŞAPKA

CELAL TAHİR / Yazar

Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in evvelden efsane olmuş bir fötr şapkası vardır. Merhum Adnan Menderes ve DP’nin mirası üzerinden siyasete giren ve muhafazakâr kitleye hitabeden Demirel 28 Şubat ve sonrası değişti mi, sorusu sorulur. Esasen Demirel’in 2005 yılında merhum Ecevit’in “Vahdettin hain değildi” sözleri üzerine, “Atatürk’ün Türkler için bir referans olduğunu ve daha yüzyıl bu referansa ihtiyaç bulunduğunu” söylemesi çok şeyi izah eder. Şehirli olan Ecevit kasket takarken, köy kökenli olması ile övünen Demirel’in “Musul’un fethinden bile önemli” olan şapka inkılâbının ısrarlı takipçisi olması bu bağlamda anlam kazanır.

Gazi Mustafa Kemal yeni Türk devletinin ‘Kurucu Ata’sı olarak Atatürk soyadını alır. Demirel de, Türkiye’nin Ata’sı değil ama Baba’sıdır. Atatürk ve İnönü tarafından inşa edilen rejim ve ideolojiyi, 1960’lardan 2000’lere taşıyan kişilerdendir. Şapka İnkılâbı’nın Musul’un fethinden bile önemli olduğu ise Mahmut Esat Bozkurt ile Atatürk arasındaki konuşmada geçer. “Atatürk bir gün, lütfen bu hususta fikrimi sormuşlardı. O sırada Musul işi aleyhimizde neticelendiği için, rahmetli hayli sıkıntılı idi. Şu cevabı vermek cesaretinde bulundum:

“Şapka giymek, bu millet hesabına bir Musul fethinden üstündür!”

Atatürk hafifçe gülümsediler. Ve başlarını bir kaç defa eğerek beni taltif ettiler “     

24 Kasım’da Kayseri’de, 27 Kasım’da Maraş’ta, 17 Aralık’ta Rize’de, 31 Aralık’ta Ankara’da, 2 Ocak’ta Çorumda, 1 Şubat’ta Giresun’da Şapka İnkılâbı’na karşı görülen hareketler,  İstiklal Mahkemelerinin de marifeti ile şiddetle bastırılır. Rize’de halkın yürüyüşe geçmesi üzerine, Hamidiye zırhlısı şehri denizden bombalar. Erzincan’da Mevlevi İbrahim Hakkı Efendi hakkında verilen idam kararı, şahsın ölmesi sebebi ile cesedinin mezardan çıkarılarak asılması sureti ile tatbik olunur. Şapka Kanunu’ndan üç buçuk yıl önce yazıp bir yıl önce neşrettiği “Frenk Mukallitliği ve Şapka” adlı risalesi sebebiyle İskilipli Atıf Hoca idam edilir. (Atıf Hoca’nın idamında başka gerekçelerin olduğu söylenmektedir. Ancak bu böyle olsa da, meselenin Şapka İnkılâbı ve uygulamaları çerçevesinde ele alınması hata değildir)  Bu ve benzer hadiselerin hukuk ve bazen kanun dışı olmaları devletin âli menfaatlerini ve müesses nizamı koruma işlevi taşıdığı için, Osmanlı’daki siyaseten katl müessesesi ile de irtibatı olduğu söylenebilir. Ancak Osmanlı ve Cumhuriyet’in medeniyet aidiyetleri farklıdır ve dolayısıyla bazı usul ve kurumlar şeklen benzeseler de, mahiyetleri ve işlevleri farklıdır.

Mustafa Kemal “Yunan serpuşu olan fesi giymek caiz olur da şapkayı giymek neden olmaz ve yine onlara, bütün millete hatırlatmak isterim ki Bizans papazlarının ve Yahudi hahamlarının kisve-i mahsusası olan cüppeyi ne vakit, ne için ve nasıl giydiler?” demektedir. Cevap kendisinin 23 Ağustos 1925’te Kastamonu’da “Arkadaşlar Turan kıyafetini araştırıp ihya eylemeye mahal yoktur. Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık bir kıyafettir” sözlerindedir. Turan ile ilgilenilmesi sebebi, kadim tarih ile organik irtibat kurulmak istenilmesinden ziyade, belki de, Türk tarihinin Osmanlı-Selçuklu atlanarak yazılmak istenilmesindendir. Konumuz açısından söylenmesi gereken ise Mustafa Kemal’in kendisinin yine kendisi tarafından cevaplandığıdır; yani “Medeni ve beynelmilel kıyafet bizim için çok cevherli, milletimiz için layık bir kıyafettir” sözleridir. Çünkü ulema ve ahalinin Şapka İnkılâbı’na karşı gösterdiği tepkinin temel sebebi “Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır” Hadis- i Şerifi’dir. Ulemanın ve ahalinin bir kısmı, bu sebeple modern Batı’nın simgesi şapkayı benimsememektedir. Şapka İnkılâbı’nın Batı’ya benzemek kasdı ile gerçekleştirildiğinin daha açık ifadesi ise İnönü’nün sözleridir. “Şapka İnkılâbı’ndan sonra, diğer bir arkadaşımızın, Ankara Valisi Yahya Galip Bey’in bir ziyaretini hatırlarım. Aynı zamanda mebus olarak bulunan Yahya Galip Bey de çok yakınımızdı. Bir teklifi vardı. Nedir dedim. “Şapkanın orta yerine bir ay yıldız koyalım. Diğer milletlerden farkımız belli olur” dedi. Teklifi bu. Yahya Galip Bey’e: “Canım, biz bunları farkımız olmasın diye yapıyoruz. Sen ne teklif ediyorsun” tarzında çıkıştım”

İmparatorluğun çöküşü neticesi oluşan ve herkesi etkileyen ağır psikolojik atmosfer, Batı uygarlığı karşısında hissedilen bir tür eziklik de, Şapka İnkılâbı’nın sebeplerindendir. Nitekim İsmet İnönü “Aslında en ziyade taassup sahibi görünen insanlar, Avrupa’ya gittikleri zaman fesle dolaşmazlardı, şapka giyerlerdi. Garip görünmeyi ve geri mıntıkaların insanları olarak telakki edilmeyi istemezlerdi.” demektedir. Yine Mahmut Esat Bozkurt da “Avrupa’ya gidenler çok iyi bilirler. Fesli bir Şarkının arkasından ahali kahkahalarla güler, çocuklar ardısıra koşar” der. 

Moda ve tekbiçimcilik  

Modern Batı uygarlığına benzeme gayesi, bir modaya uyma kaygısı olarak, Şapka İnkılâbı da bir tür, cebri modaya uyma/uydurma hareketi olarak değerlendirilebilir. Moda ile modern toplumda etnik ve zihniyet farklılıkları ile birlikte, estetik farklılıklar da ortadan kalkma/silikleşme sürecine girer. Kapitalizm öncesi toplumlarda modadan değil daha ziyade örf ve adetlerden söz edilebilir. Moda, özellikle endüstriyel aşamaya gelmiş toplumların şehirlerinde görülür; başlangıç tarihi Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali olarak kabul edilir. Burada moda ile beraber, ulus-devlet, ideoloji gibi kavramların da Fransız İhtilali ile tedavüle girdiğini hatırlamak gerekir. Moda örf ve adetleri silikleştirir ve ortadan kaldırır. Toplumdaki çeşitlilik, çok renklilik, çoğul yapı ortadan kalkma sürecine girer. İşte burada görülen ulus-devletin etnisiteleri yok sayması ve asimilasyondur. İdeolojilerin farklı düşüncelere tahammülsüzlüğü, insanların ideolojik zihniyet kalıplarında benzer düşünmeye zorlamasıdır. İnsanların bilinen zamanlarda herhalde hiç olmadık bir şekilde aynı kıyafetleri giymeleri ama bu nasıl bir parodi ise bireyselliğin en fazla da bu şekilde duyumsanıyor olmasıdır.

Çin’de Mao Ze Dung’un tek tip elbise uygulaması bu hadisenin en uç örneğidir. Üniforma ve üniter-devlet elbette aynı bağlamdadır. Bireye böylesine vurgu yapılan bir çağda kişilerin bireyselliği nereden bellidir? Belli değildir. Bugün neredeyse bütün dünyanın kadınları ve erkekleri aynı kıyafetleri giymektedir. Tesettür kıyafetleri de modaya tabi gözükmektedir. Bir örnek olma ya da tekbiçimcilik modern dünyanın karakteristik özeliklerindendir. Mantıki olarak doğru olan tarihi olarak da doğrudur ve tarihi-maddi olgular tekbiçimciliği doğrular niteliktedir. Şapka İnkılâbı ile Dersim meselesinin kesişmesini çarpıcı bir husus olmasından ziyade, tek- biçimli bir hal alan dünyada, homojen bir ulus (Türk ulusu) ve her yere nüfuz eden bir üniter devlet inşa edilmesi ile bir-örnek giyim tarzını benimsetme uygulamalarının örtüşmesi olarak okumak gerekir. O günlerde11 yaşlarında olan Mehmet Kangutan’dan dinleyelim: “Abdullah (Alpdoğan) Paşa buraya geldiği zaman hem adli, hem idari bütün yetkilere sahipti. İstese adam öldürebilirdi. Bütün aşiret reislerine emir çıkardı. Dedem Karabali aşiretinin reisi olduğu için ona da emir çıkardı: Herkes aşiretin silahlarını göndersin, fes yasak... Dedem belki yüz-yüz elli tüfeği katırlara odun yükler gibi yükledi, gönderdi. Herkes şapka giydi. Tüccarlarda şapka kalmadı” Demek ki ulus-devlet etnik farklıkları, ama zorla ama güzellikle bir şekilde halletmelidir. İsyan denilebilecek bir durum olmamakla beraber, Dersim’de bu sebepten bir kıyım yaşanır. Dersim tartışması güncel olduğundan, konu harici olmakla birlikte, TTK eski başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu’nun bir tv programında, tehcir sonrası Ermenilerden bazılarının Alevilerin arasına karışıp Alevi olarak yaşamaya devam ettiklerini, söylediğini hatırlatmak gerekiyor. Sayın Halaçoğlu elindeki belgelere istinaden konuşmuştur. Ortada iki soru vardır. Alevi olarak hayatlarına Dersim’de devam eden Ermeniler var mıdır? Ve bu Dersim’de ölçüsüz şiddet uygulanmasının sebepleri arasında mıdır?

Bu çağın alametleri...

Konumuza dönersek, uluslaşmaya en ideal şekilde eşlik eden devlet biçimi, üniter-devlet olmalıdır. Bireyler tarihi olarak -medya ve internet çağında gündelik olarak- inşa edilmiş fikirleri “kendi fikirleri” olarak benimsemelidir. Bir kimliği ve kişiliği olan kadim şehirlerin yerini, birbirinin adeta kopyası kimliği ve şahsiyeti olmayan modern kentler alır. Ve insanlar ama zorla ama modanın marifeti ile bir tür bir-örnek giyim tarzını benimsemelidir.

Tüm bunların daha derindeki sebeplerini, Rene Guenon, Niceliğin Egemenliği ve Çağın Alametleri’nde “birliğe karşı tekbiçimcilik” başlığı altında inceler ve “Tekbiçimciliğin mümkün olması için, her tür nitelikten yoksun ve sadece basit sayısal ‘birlikler’ durumuna indirgenmiş varlıkların olması öngörülmektedir. İşte bu yüzden böyle bir tekbiçimcilik gerçekte hiçbir zaman gerçekleşemez,  fakat onu gerçekleştirmek için yapılan bütün çabalar varlıkların kendi niteliklerinden tamamen soyma ve yoksun bırakma sonucunu doğurabilir”der. Ve burası önemlidir, “Dünya ne kadar çok tekbiçimleşmişse, kelimenin gerçek anlamıyla, o kadar az ‘birleşmiş’ durumdadır. Modern olan her şeyde çok sık olarak rastlanan ‘parodi’ özelliğinin burada da gözüktüğünü görmekteyiz. Gerçekten de bu tekbiçimleştirme doğrudan doğruya gerçek birliğin tam tersine gittiği için, birliğin adeta bir karikatürünü temsil etmektedir” hayatın her alanındaki standartlara uyma/uydurma çabaları parçalanma sonucu vermektedir. Atomun 20. yy’da parçalanması da bu genel parçalanma sürecinin fizik izdüşümü gibi gözükmektedir. “Bizzat birlik, saf niceliği oluşturan ‘birimler’ içinde tersinden yansır.” Yani ‘tevhid’den tedrici uzaklaşma neticesinde, hak ve hakikat mutlak manada inkâr olunamayacağı içindir ki, birlik ama negatif bir tarzda nicelik-çokluk âleminde tezahür eder. Dünya, her düzeyde tekbiçimleşme-bir örnek olma sürecine girer.  

Osmanlı ve benzer tevhidi tanıyan/tevhidden uzaklaşma süreci yaşamayan, O’na tabi olan medeniyetlerde olan, hoşgörü vs. değil, tevhid tanındığı için çoklu yapıyı tanıma ve neticesi çoğulluk/çoğulculuktur. İlkin, kesret (çokluk) âlemindeki çoklu yapıyı da doğrudan ve doğallığında tanıdığı için çoğulcudur. İkinci olarak, mutlak hakikatin bir kişi ya da topluluğun inhisarında olamayacağını, çünkü yalnız ve ancak Tanrı’nın indinde olduğunu kabul edildiği için çoğulcudur. Doğru, mutlak doğru, yanlış mutlak yanlış değildir; izafidir; her ikisi de ‘mutlak hakikate’ bir şekilde ve bir sebeple katılırlar. Vahyi esas alan düşüncelerin, otoriter ve totaliter bir ideoloji ve rejime dönüşmesi, mümkün müdür? Demokrasi, çoğulculuk, laiklik meselelerine bir de bu açıdan bakılabilir mi?

Star Gazetesi - Açık Görüş – 25.12.2011

 

HABERE YORUM KAT