Bir mitoloji, bir ses: Şivan Perwer

19.04.2009 00:19

Bejan Matur

Şivan Perwer'le Viyana'da buluştuk. Viyana şehir kütüphanesinde o şarkı söyledi, ben şiirlerimi okudum. Şivan'ın şarkıları ile büyümüş biri olarak onunla aynı sahneyi paylaşmak elbette gurur ve heyecan demekti ama daha da değerli olan, onun müziğinin kaynağına bir yolculuk yapmak oldu.

Şivan'ın çocukluk yurduna gittik. Sohbet ilerledikçe geçmişin üzeri açıldı. Çocuklukta duyduğu seslerin, kelimelerin, fısıltısıyla konuştu. Sanki çok önce bildiğim, tanıdığım bir çocukluk anlattı. Karacadağ'ın taşlarından çıkmış o büyülü sesin sırrını paylaştı. Kürtler çok çekmiş bir halktı ama Şivan gibi bir ozanları vardı. Tıpkı bir Şaman gibi müziğiyle yaralarını iyileştiren, onlara bir varlıkları, bir oluşları olduğunu hatırlatan özel bir ruh.

Yetmişlerin sonunda Kürtlüğün hiç de parlak sayılmayacak karanlık günlerinde özellikle Türkiyeli Kürtlere kendilerini Kürt hissettiren onun müziğiydi. Önce kaçak, sonra yasal yollardan ev içlerine, dağ başlarına yayılan melodiler Şivan'ı, Kürt kimliğinin sarsılmaz ikonu yapmıştır. Bugün Newroz meydanlarında toplanan yüz binlerin gönlünü havalandıran melodilerin çoğunun sahibidir o. Sadece Türkiye Kürtlerinin değil, sınırın öte tarafında yaşayanların da sesidir. Silahların, yahut meydanlarda sarf edilen sloganların gölgesinde kalan insanı, en iyi Şivan'ın şarkıları anlatmıştır çünkü.

Şivan'ın müziğinin kaynağına bakmaya dille kurduğu ilişkiden başlamak gerekiyor. Muazzam dil sevgisini soruyorum önce. Kürtçede yeni cümleler yaratma hevesini anlatmakla başlıyor. Tıpkı bir şair gibi kelimelerle gördüğü dünyayı anlatıyor. Kendisine hiçbir zaman şair demese de her bestesinin sesli bir şiir olduğunu biliyor. 'Kürtçe konuştuğum zaman apayrı bir adam oluyorum. Kendim oluyorum. Diğer dilleri konuştuğumda başka biriyim.'

Müzik sadece bir uğraş değil bir nefes gibi onu kuşatan derinliklerini ancak onun görebildiği başka bir ses evreni. Makamların karşılaşmasını anlatırken müziği adeta yaşıyor; Arap coğrafyasından gelen saba'dan, arada hicaz olan bayat'tan söz ediyor... Saba makamının dinî bir makam olduğunu bilmeden, ruhani havasını fark edecek kadar seslere duyarlı bir çocuktur.

Çocukluk dünyasından ilham olunmuş şarkılar

'Hüzzam çok acıklı bir makam. Bir rüzgâr esintisi gibi ay delal ay... Bu makam her yerde yok... Sonra uzar hicaz olur, kürdili hicazkar olur. En güzel kürdili hicazkar bizim yöreden çıkmıştır' derken mırıldandığı 'ay delal'in kaynağı olan destan, müzik hayatının anahtarıdır adeta. 'Ay delal' bilmeyenlerin iyi Dengbej sayılmadığı Derwişe Avde destanından bir melodi. Derwiş'in hikâyesini daha üç yaşındayken Dengbej olan babasından dinler. O hikâyede geçen beyler, prensler, aşklar ve yiğitlik uyku ile uyanıklık arasında ruhunda yer eder. 'Babamın kürkü altında uyurken o hikâyeyi yaşıyordum. Rüyama giriyordu. Ve onun içinde büyük bir adam oluyordum. O hayalle dışarı çıkıyordum. Şu hikâyeye bak. Neden dünya o hikâyedeki gibi değil, neden her yerde güller yok, neden insanlar fakir? Neden korku var? Köye jandarma gelir. Şerefimiz, namusumuz gider. Ah bende bir güç olsaydı ve her şeyi hayalimdeki gibi yapabilseydim. 4 yaşında o ruh oluşmuştu bende. İsyan ediyordum.'

Derwişe Avde masalı onda muazzam bir iç dünya yaratır. Masalda geçen, güllerin, aşkların, yiğitliğin yerini ağalık, zulüm ve yoksulluğun aldığı katlanılmaz bir dış dünyadır yaşadığı. 'Ağalara bakıyordum, bana amaçsız, zalim görünüyorlardı. Onlar sadece ister, köylüden alırdı.' Baktığı dünya, masaldaki gibi gül kokmuyordur. Babasının onu 'küçük çobanım' diyerek sevdiği çocukluk anıları büyüdüğünde peşini bırakmayacak ve Kürtçede çoban anlamına gelen 'Şivan' adını alacaktır. Babasından sadece müziği değil, çobanlığı da öğrenir.

Duyduğu hikâyeleri muhayyilesinde canlandırıp bir dünya kuracak kadar yaratıcı bir çocuktur. O seslerle büyür. 'Babamın kavalını dinlediğimde tüylerim diken diken olurdu. Onun kürkü, altına girip saklandığım bir sığınaktı. Annem uzaktan gel diye bağırırdı. Babam oğlumu rahat bırak derdi. Sabah tarlalar çiğ içindeyken koşardım.' Doğanın içindedir. Yaşadığı coğrafyanın sesleri, rüzgârıyla ruhu dolarak büyür. Dengbej hikâyelerinin eşlik ettiği Karacadağ'ın taşları, çorak doğası bir mitoloji sahnesidir adeta.

'Yılan gördüğümde kuyruğundan tutar sallardım, yılanlarla oynardım. Bir defasında başını deliğe sokmuştu, kuyruğundan tutup çektim. Elime sardım, sallıyorum. Babam geldi ağlamaklı 'bırak' diyor. Yılanlarla oynamaya bayılırdım, onların sevişmesini izlerdim. Her zaman kekliklerim vardı, güvercin toplardım. Güvercinleri keser yerlerdi, üzülürdüm. Ben asla yemezdim. Hâlâ et yemem.' Tam 33 yıldır uzak kaldığı çocukluk yurdunun kokusu dahi tazedir belleğinde. 'Her yer kokuyor güller, çiçekler... Berivan (süt sağma zamanı) gelir. Akşamları kuzuları bırakılan koyunlar...' derken o akşamdadır hâlâ. Onunla konuşurken anlıyorum müziğindeki taze doğanın, melodilerindeki o çıplak varlığın hangi coğrafyaya ait olduğunu. Uzun sürgünü onu öyle bağlamıştır ki köklerine. Müziğin öldürmeyen gücüne sığınır. Sadece müziğe değil, geçmişte bıraktığı bütün doğaya 'Zınarlara (kayalıklara) çıkardım. Hoş bir rüzgâr olurdu, rüzgârın melodisiyle türkü söylerdim. Sanki orada devlet kuruyordum! O rüzgârın sesi, o hoşluk, o gelen anlamlı kelimeler. Hayallerim öyle güçlü seslerle doluyordu ki, o kayalıklardan ayrılıp köye döndüğümde bir boşluk hissederdim.'

Aldığı nefese müziğin ruhu üflenmiştir sanki. Nefes alır gibi türkü söyler. Doğduğu köy Sori ile Xarapreşik arasındaki mağaralar oyun alanıdır. Hayalinde canlandırdığı mağara halkına hitap eder! 'Ey gelê şikefta (ey mağara halkı)' dedikçe arkadaşları ona güler. 'Siz kendinizi nasıl koruyorsunuz? Bir gün düşmanlar geldiğinde ne yapacaksınız, hazırlığınız var mı? 7–8 yaşında mağarada mağara halkına kendinizi koruyun derdim. Başka kim söylerdi ki bunları onlara? Ben söylerdim!'

Zihninde ordular çarpışır. Dengbej türkülerinde duyduğu krallar, prensler, beyler. O hikâyeleri geliştirir. Kürt hikâyelerinde ziya olarak geçen çok başlı ejderhalar, ateş saçan yılanlar, mağara cini 'piravok'lar, insan yiyen canavar 'keftar'lar hepsi onun bugün dahi sürgününü paylaşmaktadır. İsyankâr yanı erken belirir. Daha çocukken köydeki ağaya 'Neden?' diye sorar. Ağanın yoksulları küçümseyen cevabı onda yer eder. Ağayla çelişkiye düşen babasına 'Baba seni de mi dövecek?' diye sormakla kalmaz, kavgada babasına destek vermek için eline bir taş alır. 'Eğer o gün ağa babamı dövseydi o taşı atacaktım.' diyor gözleri parlayarak. Şivan için müzik o taş olur. Zulme, haksızlığa elinde taşla karşı koyan o çocuktur hâlâ. Çocukluk doğası, çocukken gördüğü köylülerin, çiftçilerin gündelik ritimleri müziğinde bir tema olarak hep vardır. Tarlada çalıştığı yılların izi melodilerinde görülür. Mirkut mesela. Mirkut şarkısının ritmi tarlada çalışan köylülerin ritmidir.

'Gayesiz bir Kürt gördüğümde üzülürüm'

En güzel şarkılarından Xazal'ı soruyorum 'Xazal kim?' Xazal annesi. Anneye yapılmış bir şarkı. 'O şarkıyı çok kederli besteledim. İki çocuğu ölmüştü. Koruyucu bir anneydi.' Onda derin izler bırakan kayıpları peş peşe yaşar. Önce iki kardeşini, sonra annesini kaybeder.

Adı Mehmet olan kardeşi ölmeden önce kör ve sağır olmuştur. 'Kardeşimle ikiz gibiydik. Onun mezarına giderdim belki kalkar diye. Beni yalnız bırakmıştı. Mezarına gider, hadi kalk gidelim derdim. O gidince kendimi hep yalnız hissettim. Bana 'keko ez te nabînim' Seni göremiyorum ama sensin derdi.'

Annesi oğlunun kaybına 3 sene dayanabilir. Şivan uzaklardayken ölür. Sene 73'tür. Şivan henüz 16 yaşındadır. 'Annem ben yokken ölmüştü. Mezarını ziyaret etmeye bile çekindim.' Annesi ölü iki çocuğunun arasına gömülür. Çoğu türküsünde ölü kardeşi Mehmet'in izi vardır. Kürt halkının acısına onları kaybetmenin kederi karışmıştır. O acıyı içselleştirir. 'Herkesi kardeşim gibi gördüm. Her yerde Kürtlerle özdeşleştim. Gayesiz amaçsız bir Kürt gördüğümde üzülürüm. Böyle Kürtler bana menenjit olan kardeşimin kör ve sağır yıllarını hatırlatır.'

Ailesindeki yaşlıların Molla Mustafa Barzani'ye hayranlığı onda politik eğilimin tohumlarını atar. 'Molla Mustafa Kürtlerin direği, Kürdistan'ın sahibidir' türküsünü dinler babasından. Onda bir umut olduğunu düşünür. Aynı yıllarda Bağdat, Kahire, Kermanşah, Erivan radyolarından ve Suriye'den kaçakçıların getirdiği küçük kırk beşlik plaklardan; Kawis Axa, Hesene Cıziri, M. Arife Cıziri, İsa Berewani, Gerabete Xaço, Meryem Xan dinler. Onlarla yetinmez, pek bilinmeyen dengbejleri; Hesen Zirek, Ayıbe Etike, Gofixan, Cemil Horo, Bave Mın, Nesrin Şirewani, Kobanlı Baki Xıdo'yu keşfeder. O seslerin doldurduğu haznede biriken duygularla kendi müziğini yaratacaktır. Dengbejlerin temiz, saf Kürtçesiyle ruhu, kulağı dolmuş halde yeni melodilerin peşine düşer. Geleneği başka mecralara taşıyacaktır.

Kalabalıklara söylemeye lisede başlar. 'Kürt çocuklarının okula gitmesi askerlik gibiydi' derken hatırladığı çelişkiler, onu müziğe daha fazla yöneltir. Müziksiz duramaz. Her yerde söylemeye başlar. Mağazalara bakmak için değil, şarkı söylemek için çarşıda dolaştığı yıllardır. Kafasında bir galeyan vardır. Onu rahat bırakmaz. Bir ses onu hep harekete geçirir. Gerekli bir durum varsa hemen bir beste yapar. Bir olayla karşılaştığında derhal bir beste yapma gereği duyar. Kendisini en iyi müzik yoluyla ifade eder. Halepçe türküsü de öyle doğar. 'Kürtlerin üzerine ateş yağarken ben duramazdım. Bu felaket başka milletlerin başına gelseydi de aynı şarkıyı yapardım. Zulüm her yerde, herkes için kötüdür. Zulme karşı duramıyorsak iyi değilizdir artık.'

Halepçe'yle özdeşleşmiş ozan...

Köln'de albümünü hazırlarken Halepçe olayı olur. Tamamlanmış albümden 3 şarkıyı çıkarıp, yerine Halepçe'yi koyar. Halepçe bestesine aşağıdan sakin başlayıp, yukarıya doğru değişik seslerle çıkar. Bastan başlayıp tenorun en üst tonuna gider. Bir türkü değil, insanların uğradığı gazaba bir tepki, bir haykırıştır. 'Kimse duymuyor mu?' diyen çaresiz bir ihtiyarın sesidir. 'Benim gözümde Halepçe türküsünde konuşturduğum yaşlı adam, Kürt halkının kendisidir.' Halepçe'yi prova yapmadan bir defada okur. İçinden gelerek, ağlayarak. Ağlamaları da içinde olsun ister. Bitince durur. 'Dinlenmek istemiyor musunuz?' diye sorarlar. Biraz rahat etmek için soluklanır. Hâlâ o anı yaşıyormuş gibi 'Bir etki bekliyordum ama bu kadarını ben de tahmin edemezdim.' Halepçe'yle özdeşleşir.

Saddam döneminde Kuzey Irak Kürtleri için neredeyse mitolojik bir figüre dönüşür. Hakkında doğru olup olmadığı tam da bilinmeyen hikâyeler anlatılır. En çarpıcısı, dağda yaralanan ve kangren tehlikesi taşıdığı için bacağı kesilmek zorunda olan bir peşmergenin hikâyesidir. Narkoz olmadığı için çaresizlik içinde bekleyen arkadaşlarına 'Bana Halepçe ağıtını dinletin, Şivan'ın sesi benim acımı unutturur.' der. Şivan'ın sesinin Kürtlere acılarını unutturduğunun Saddam Hüseyin dahi farkındadır. Şivan için 'sakallı çoban' tabirini kullanan Saddam sitem ve hayretle; 'Kürtleri öldürüyorum, işkence ediyorum, zindanlarda çürütüyorum ama o sakallı çoban bir türkü söylüyor ve yeniden ayağa kalkıyorlar' der. Şivan'ın sesinden Halepçe'yi bir kez dinleyenler bu sözlerin ne anlama geldiğini bilir. Halepçe büyük bir ağıttır. Sadece Halepçe'de yaşananları değil, Kürtlerin bütün tarihleri boyunca yaşadığı acıları uyandırır. Bir varoluş çığlığıdır. O aslında bütün müziğini öyle tanımlıyor. 'Benim müziğim bir çığlıktır' diyor. Kardeşi, oğlu Halepçe türküsünü dinlediği için Saddam tarafından öldürülenlerin yakınlarıyla tanışır. O yaslı anneler, kardeşler için şarkı yapmaya devam edecektir.

Onun müziğiyle ayağa kalkan herkes bir can borcu duygusuyla Şivan'ı sahiplenir. Tanığıyım, Erbil'de görüştüğümüzde, Erbil sokaklarında Şivan'ı görüp küçük çocuğunun başını okşasın diye yalvaran kadınlar gördüm. Belli ki onu bir evliya gibi görüyorlar. Saddam'ın zulmü altında yok olmaya zorlandıkları yıllarda onlara güç veren sesin sahibine sonsuz hürmet duyuyorlar. Mesut Barzani ile yürürken insanların Barzani'den çok Şivan'a teveccüh etmesi biraz da böyle okunmalı. Elinde büyük bir güce dönüşen müzikle mazlumların sesidir. 'Ben insandan yanayım. Onlardan biriyim çünkü. Haksızlığa, zulme karşıyım. Kardeşçe yaşamaya inanırım. Kültürlere, dillere, toplumlara karşı olunmaz, zulme karşı olunur.' Zaman zaman görüştüğü liderlerin ona olan hayranlığı, özellikle Barzani ailesi ile olan yakınlığı bazı fırsatlar sunar ama o sanatının hizmetindedir. 'Benim için sanatım değerli, bakanlıklar değil' der. İçinden geldiği toplumu, Ortadoğu insanını bir sanatçı hassasiyetiyle gözler: 'Ortadoğu mübalağacı. Layık olmayanı yere göğe sığdırmaz. İnsanlar kendilerini liderlere bağlıyorlar. Liderler onlara atfedilen kişiler olamadıklarında diktatörleşiyor.'

Ya bugün? Bugün ne yapıyor Şivan? Ülkesine dönmeyi düşünmüyor mu? Çocukluğunun etrafından kanatlanmış bir derviş gibi uçtuğu yıllar belli ki yormuş onu. Misak-ı Milli'ye komşu her neresi varsa. Suriye, Yunanistan, Ermenistan, İran, Irak'ın kuzeyi... çoğu yere konserler vermek için gider. Ama gözü her daim çocukluk yurdundadır. Derin bir bağla bağlı olduğu, müziğinin kaynağındadır gözü. Köyüne dönünce yapacaklarını anlatırken sesi titriyor 'Eğer bir gün dönersem her yeri güllerle donatırım.' Onun ülkesine dönüp sadece köyünü değil yürekleri de güllerle donatmasına nedir engel? Bir Şivan'a sahip çıkamayacak mıyız?

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim