Bir millet ki heykel yapmaz...

18.10.2009 12:55

Ayşe Hür

Bu haftaki konumu seçmeme iki olay neden oldu. Birincisi Ticaniler tarikatının Atatürk heykellerine saldırıları bahane edilerek 1951’de çıkarılan 5816 Sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu, son AB İlerleme Raporu’nda, ifade özgürlüğünün önündeki engeller arasında saymasıydı. Kanunun çıkarılış öyküsünü daha önce bu sayfalarda anlatmıştım. İkinci olay Ankara’da Ulus Meydanı’ndaki Zafer Anıtı’nın, güya belediyeye iş yapan bir firmanın ‘işgüzarlığı olarak’ soba yaldızıyla boyanmasıydı. Neyse ki halkın tepkisi üzerine de boyanın kazınması işlemine başlanmış. Bu boyama-silme ameliyesinin, heykeli ne hale getireceğini tahmin ediyorum ama bunun çok kişinin umurunda olduğunu da sanmıyorum. Çünkü bu topraklarda heykel sanatı pek sevilmemiştir. Bunun en önemli nedeni İslâm inancında heykelin yere düşen gölgesinin bir tasvir, bir put sayılmasıdır. Bu yasağa kulak asmayan Sadrazam ‘Makbul/Maktul’ İbrahim Paşa’nın 1526’da Macaristan seferi sonrası Budin’den getirttiği Herkül, Apollon ve Diana ile Macar Kralı Mathias Corvino’nun tunç heykelleri Sultanahmet Meydanı’na dikilmiş ancak halkın ‘putperestlik’ suçlaması üzerine kaldırılmış, Paşa da 1536’da Hürrem Sultan veya Kanuni tarafından boğdurularak öldürülmüştür.

1840’ta, Tanzimat Fermanı’nın birinci yıldönümünde, Gülhane Parkı’na Batılı anlamda bir anıt dikilmek istenir ama ‘Adalet Taşı’ adlı bu proje gerçekleşmez. Aynı yıllarda İtalyan mimar Gaspare Fossati’nin projesi uyarınca, üzerine Gülhane Hatt-ı Şerifi’nin tüm metninin yazılacağı bir anıt yaptırılıp Beyazıt Meydanı’na dikilmesi planlansa da, bu da gerçekleşmez. Artin Bilezikçi adında Paris’te yetişmiş bir mimarın çizmiş olduğu başka bir Tanzimat Anıtı projesi, 1855’te Paris Sergisi’nde sergilenir, fakat heykelde ‘Osmanlı-İngiliz-Fransız ittifakı’ vurgulanıyor diyenler İstanbul’a getirilmesini engeller. Sanki birileri Tanzimat ruhunun cisimleştirilmesini istememektedir.

Sultan Abdülaziz Avrupa’da gördüklerinden esinlenerek 1871’de C.F.Fuller adlı bir sanatçıya biri büst, diğeri atlı heykel olmak üzere iki sipariş vermiş ancak padişah Valide Sultan’ın hışmına uğrayarak önce Fuller’e poz vermekten vazgeçmiş, sonra da kendisinin atlı heykeli ile Avrupa’dan getirttiği döküm hayvan heykellerini meydanlara değil, Beylerbeyi Sarayı’nın bahçesine ve Muayede Salonu’na koydurmuştur. Ancak bunun bile arkası gelmemiştir. II. Abdülhamit tarafından ülkenin çeşitli yerlerinde yaptırılan 30 kadar saat kulesi ise modernleşmenin simgesi ilk anıtsal eserler olarak kabul edilebilir.

Osmanlı döneminin gerçek anlamdaki ilk anıtı, 31 Mart Olayı’nın ardından 1911’de Hürriyet-i Ebediye Tepesi’ne (bugünkü Çağlayan’da) dikilen Abide-i Hürriyet’tir. 1914’te Fatih’te kaymakamlık binasının önündeki alana, şehit düşen ilk Türk havacılarının anısına yerleştirilen sütun şeklinde anıt da ilk örneklerdendir. Kentsel mekânda yapılan ilk büst ise, 1915-1916 yılları arasında Sivas Valisi Muammer Bey tarafından Hafik ilçesinde diktirilen Sultan Osman büstüdür. Ermeni taş ustası Keverek’in eseri olduğu belirtilen heykelin Sivas yerine Hafik’e dikilmesi, valinin açılış törenine gitmeyip Sivas Müftüsü’nü göndermesi gibi garabetler, büstün o dönem için erken bir adım olduğunu düşündürür. (Nitekim söz konusu büst, 1936’da dönemin valisi Nazmi Toker tarafından yıktırılmış ve Sivas Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi’nin deposuna atılmıştır.)

Mustafa Kemal, 22 Ocak 1923’te Bursa’da Şark Sineması’nda yaptığı konuşmada; İslâmiyet’teki heykel yasağının puta tapıcılığa dönme korkusundan kaynaklandığını belirterek “Bir millet ki resim yapmaz, bir millet ki heykel yapmaz, bir millet ki fennin icab ettirdiği şeyleri yapmaz, itiraf etmeli ki o milletin tarîk-i terakkîde (ilerleme yolunda) yeri yoktur. Halbuki bizim milletimiz, esvaf-ı hakikiyesiyle (hakiki nitelikleriyle) mütemeddin (medeni) ve müterakki (ileri) olmaya layıktır ve olacaktır” demişti. Bu konuşma ülkenin dört bir yanında Cumhuriyet’in devrim ideolojisinin bir aygıtı haline gelen çoğu ‘Atatürk’ heykeli olan anıtların dikilmesinin miladı olur.

Üstelik Mustafa Kemal “Anıtlar diktirdiğimi, etrafımda büyük propagandalara hoşgörü ile davrandığımı görenler beni bencil sanacaklardır. Ben kendi şahsımda ideallerimi unutulmaz kılmak istediğim için unutulmak istemiyorum” diyerek, bu girişimlere destek verecektir. (Sevan Nişanyan’ın tesbitine göre, Mustafa Kemal yaşarken adı şehirlere verilen ve heykeli dikilen 20. yüzyılın ikinci siyasi lideridir. Diğeri Stalin’dir.)  


Krippel geliyor


Cumhuriyet Dönemi’nin ilk heykeli, 30 Ağustos 1924’te bizzat Mustafa Kemal tarafından açılan Dumlupınar’daki sembolik Mehmetçik anıtıdır. Mimar Kadir ve taşçı ustası Hikmet’in eseri olan anıt, bir hayli başarılı olmasına rağmen, Cumhuriyet’in heykel sanatı yabancı sanatçılara havale edilecektir. Bu yönelimin ilk eseri, resmi davetle Türkiye’ye gelen Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel’in, döküm işleri Viyana’da yapılan ve İstanbul’da Sarayburnu’na dikilen bronz Atatürk heykelidir. 3 Ekim 1926’da açılışı yapılan heykelde Mustafa Kemal sivil giysiler içinde, sol elini beline dayamış, sağ kolunu aşağı uzatmış, ileri doğru bakarken gösterilir. Heykelin daha merkezi bir yere değil, Sarayburnu gibi gözlerden ırak bir yere dikilmesinin nedeni, Mustafa Kemal’in Samsun’a bu noktadan hareket edişiyle açıklanacaktır. Ancak, bu bölgenin Marmara Denizi’ne ve Boğaz’a hâkim pozisyonu ile Antik dönemden beri şehrin akropolünün Osmanlı İmparatorluğu’nun sarayının bulunduğu yer olması, burayı Cumhuriyet rejiminin gözünde stratejik hale getirmiş görünür.

Bu heykeli, yine Krippel’in yaptığı iki anıt, Konya Anıtı (1926) ile Ankara Ulus’taki Zafer Anıtı’nın (1927) açılışı izler. 5 Kasım 1927 tarihli Vakit gazetesinde bu heykellerden ne fayda umulduğu şöyle anlatılır: “Büyük tehlike günlerinde vatanın her tarafında yükselen heykellerin çevresinde Türk halkı toplanacak, Onun [Mustafa Kemal’in] kalabalıklar üstünde hükümran olacak sesi ve ilhamı memleketi zafere ve halasa götürecektir.”  


Canonica geliyor
 

Türkiye’de heykel sanatının gelişmesinde önemli rolü olan ikinci yabancı sanatçı, 1927’de, yine davet üzerine ülkeye gelen İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica’dır. İtalya Güzel Sanatlar Akademisi Başkanlığı görevini yürüten Pietro Canonica, İtalya’daki pek çok heykelin yanı sıra, St. Petersburg’daki Çar II. Alexander heykelini, Bağdat’taki Irak Kralı Faysal heykelini, Caracas’taki Güney Amerika’nın bağımsızlık kahramanı Simon Bolivar’ın heykelini, Buenos Aires’teki Arjantin Başkanı Alcorta’nın heykelini ve Bükreş’teki Romanya Kralı Michele Antonescu’nun heykelini yapmıştır. Bu heykellerde denediği formu Türkiye’de de tekrarlayacak olan Canonica, Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nı (1927), o yıllarda Ankara’nın en önemli sosyal mekânlarından biri olan Etnografya Müzesi önündeki atlı Atatürk heykelini (1932), Ankara Sıhhiye’deki Zafer Meydanı Atatürk Anıtı’nı ve İzmir Cumhuriyet Meydanı’ndaki atlı Atatürk heykelini (1932) yapar.

1928’de, Sıhhiye’deki Hıfzıssıhha Enstitüsü’nün ön cephesinde kapının tam üzerine yerleştirilmiş olan ‘Hijyen’ kabartması ise bir başka Avusturyalı heykeltıraşın, Wilhelm Frass’ın eseridir. Grek mitolojisinde ‘hekim tanrı’ olarak bilinen Asklepios’un kızı ve asistanı tanrıça Hygieia’nın kabartmasının en ilginç yanı neredeyse tamamen çıplak olmasıdır. Henüz modernleşmenin ilk aşamalarında olan bir toplumda, bir kamu binasının cephesine bu topraklardaki insanların alışkanlıklarına, görgüsüne ve zihniyetine oldukça yabancı, Yunan mitolojisinden fırlamış yarı çıplak bir sağlık tanrıçasını yerleştirmek doğrusu oldukça cesur bir tavırdır.

Mustafa Kemal’in ‘Atatürk’ heykellerine ara verip siyasi ve askeri alanda önemli görevler almış ülke büyüklerinin heykellerinin yapılması için emir vermesi Türk Tarih Tezi ile ilintilidir. Nevşehir’deki Damat İbrahim Paşa, Vezirköprü’deki Köprülü Mehmet Paşa, Kars’taki Gazi Muhtar Paşa, bazı illerde belediyeler ve Ziraat Bankası tarafından yaptırılan Mithat Paşa ve Mimar Sinan anıtları Gelibolu’daki Namık Kemal heykeli, İstanbul Beşiktaş’taki Barbaros Anıtı bu fasıldandır.

1930’ların atmosferi içinde, Nazi düşüncesine yakın oldukları bilinen Anton Hanak ve Josef Thorak’a yaptırılan ve 1936’da açılan Ankara Güven Anıtı ise yabancı heykeltıraşların yaptığı son örnektir. Üzerindeki plakete bakılırsa anıt, ‘Türk milletinin jandarma ve polisine duyduğu sevgi ve hoşnutluğu’ göstermek için dikilmiştir.  


‘Milli Heykel’


Yabancı heykeltıraşların ülkeyi heykellerle donattığı günlerden birinde, Ahmet Haşim, başka bir kültürün yetiştirdiği bir heykeltıraşın Cumhuriyet’in temel ilkelerini coşkulu bir dil ve duyguyla yansıtamayacağını, “eğer milli heykel sanatçımız yok diyorsak, büyük anıt ve heykel dikilecek yerde, bugün için bir mermer kütlesi ya da bir külçe bronz koyalım ve altına ‘Türk sanatçısı yetişinceye kadar’ diye yazalım” der. Heykeltıraş Kenan (Yontunç) Bey de, “Paşam izin verirseniz sizin heykellerinizi biz Türk sanatçıları yapalım. Güzel sanatların bu dalında biz çok yeniyiz, henüz yetişmedik. İlerde yetişecekler, içlerinden gelecek sevgiyle sizi ebedileştireceklerdir. Mesela bizim ediplerimiz, şairlerimiz zayıftır diye bu büyük hamaset destanını D’Annunzio’ya mı yazdıralım?” deme cesareti gösterir. Bu tür müdahalelere ne tepki vereceği pek belli olmayan Mustafa Kemal’in, yanında bulunan Maarif Vekili Mustafa Necati Bey’e “Çocuk doğru söylüyor Necati Bey! Bu işi durdurun, bizimkiler yapsın” diye emir vermesi, Türk heykeltıraşlarının işin içine daha çok girmesine yardımcı olacaktır.

Kenan Yontunç’un Amasya, Tekirdağ ve Kırklareli’ndeki ilk ‘milli Atatürk heykelleri’ni, Paris’te bulunduğu üç yıl içerisinde iki önemli sergiye katılan Ali Hadi’nin (Bara) 1928 yılında yaptığı ‘Bedia’nın Büstü’ ve ‘Havva’ adlı çalışmaları izler. 1929’da, Nijat Sirel, İzmit’teki Atatürk Heykeli’ni yapar. 1930’da Çorum ve Edirne’deki Atatürk heykellerini yapan Ratip Aşir Acudoğlu, 1932’de Menemen’de öldürülen ‘Devrim Şehidi’ Kubilay’ın heykelini de yapar. 1932’de Paris’te Marcel Gimond atölyesindeki eğitimini tamamlayan Zühtü Müridoğlu, aynı yıl Alay Köşkü’nde ilk kişisel desen ve heykel sergisini gerçekleştirir. Ülkenin dört bir yanında yürütülen ideolojik seferberliğin önemli ayağını oluşturan Halkevleri’nin önünde dikilen Atatürk heykel ve büstlerinin Türk heykeltıraşlarına yaptırılması bu yıllara rastlar.  


Heykeldeki hata neydi?


Ali Hadi Bara’nın İstanbul’da Harbiye Orduevi bahçesindeki Atatürk heykelinin Akdeniz’i gösteren sağ eliyle ilgili hoş bir anekdot vardır. Yıl 1937’dir. Harbiye’de iki genç yedek subay adayı, bir Atatürk heykeli üzerinde çalışmaktadırlar. Maket hazırlanmış, kabul edilmiş, alçı çalışmaları sürmektedir. O sırada I. Ordu Kumandanı olan Fahrettin Altay çalışmaları görmeye gelir, yapılanları beğenir ve gider. İkinci gün tekrar gelir ve ‘Bu heykelde büyük bir hata var; bulun bakalım’ der. İki genç, Zeki Faik (İzer) ve Ali Hadi (Bara) sağ ayağı önde, sağ elinde dürbün sol eliyle Akdeniz’i gösteren heykele bakarlar, bakarlar, ama bir şey bulamazlar. Paşa, Atatürk’ün ileriye uzanan kolunu göstererek ‘Kumanda sol elle verilmez’ der. İki genç izah ederler. Sağ ayak önde olduğu için, heykelde denge unsuru olarak sol kolun ileriye uzanması gerekmektedir. Fahrettin Paşa sesini çıkarmadan atölyeden ayrılır. Birkaç gün sonra, Dolmabahçe Sarayı’nda istirahat etmekte olan Atatürk, heykelin fotoğraflarını ister. Fotoğraflar gittikten birkaç gün sonra bir telefon emri gelir: ‘Atatürk dürbünü sol eliyle tutar.’ İki genç zorunlu olarak ‘ikna’ olurlar ve heykeli ‘doğru’ şekilde yaparlar.  


Çağdaş heykelleri kaderi


Sonuç olarak Cumhuriyet’in mimarlık ve heykel anlayışı, kişiye yukarıdan bakan, otoriter bir tavrı yansıtan yapıtlar olarak halka hep uzak kalmıştır. Çoğu hükümet konağının önünü süsleyen bu eserler, iktidarı temsil ederler, genellikle içinde yer aldıkları meydanla bütünleşirler ama o meydan bir dokunulmazlık, erişilmezlik içerdiği için sonuçta meydanı insana, halka uzaktırlar. ‘Atatürk Heykeli’nden anlaşılan şeyse, öncelikle ‘estetik’ değildir; olmadığını da, gördüklerinizi şöyle bir aklınızdan geçirince anlarsınız. Çoğunun oranları bozuktur, anatomisi oturmamıştır, hemen hepsinde fazlasıyla resmi, tumturaklı bir duruş vardır. Çünkü sorun sanat değil, bir ideolojiyi aktarmaktır. Böyle olunca da doğallık ortadan kalkmakta, ‘yaratıcılık’ kovulmaktadır.  


Farklı heykeller


Yine de, bu ilk dönemde farklı Atatürk heykelleri yapılmıştır. Örneğin Krippel’in 1936’da yaptığı Afyon Anıtı’nda Türk’ü temsil eden kaslı çıplak figür, yerde yatan ve emperyalizmi simgeleyen, Yunan mitolojisinin ünlü kahramanı Herkül’ün boğazını sıkar gibi durmaktadır. (Atatürk’ün çok sevdiği ve bizzat modellik yaptığı Krippel, 1938’de geri dönmek üzere Almanya’ya gider ancak savaş nedeniyle dönemez. 1941’de Almanya’da ölür.)

1936’da Türkiye’ye gelen Rudolf Belling ise Ankara’da Ziraat Fakültesi bahçesine ve İstanbul’da Taksim Gezi’sine konulmak üzere (ancak bugün Maçka Parkı’nda bulunan) iki adet İnönü büstü yapar ancak Türk sanatçılarının kendi anıtlarını kendilerinin yapmasını savunur.

1946-1947 yılında yapılan Malatya’daki Atatürk ve Genç Heykeli’nde ise sımsıkı giyinmiş çizmeli Atatürk, Rönesans heykeltıraşı Donatello’nun Davut Heykeli’ndeki gibi çıplak bir gencin omzundan tutar. Elinde bir bayrak tutan gencin açıkta bırakılan mahrem bölgesi Malatyalıların tepkisi üzerine önce kırılmış, daha sonra bir yaprakla kapatılmıştır.  


20 heykelin başına gelenler


Anıt estetiğinden çağdaş estetiğe dönüşüm ilk kez 1973’te Cumhuriyet’in 50. yılını kutlama etkinlikleri kapsamında İstanbul’a 20 adet heykelin dikilmesiyle başlar. Bu heykeller devletin siparişi olmasına ve işin içinde devlet bürokrasisinin bulunmasına rağmen propaganda amacıyla ele alınmamış ve ‘anıt heykel’ anlayışıyla sınırlandırılmamıştır. Bu önemli gelişmeye rağmen heykellerin başına gelmeyen kalmaz. Gürdal Duyar’ın Karaköy’deki Güzel İstanbul’u ‘müstehcen’ bulunarak Yıldız Parkı’nın ücra bir köşesine atılır. Muzaffer Ertoran’ın Tophane’deki ‘İşçi’sinin önce elleri kırılır, sonra yüzü ziftlenir. Nusret Suman’ın nereye dikildiği bile belli olmayan ‘Mimar Sinan’ının akıbeti bilinmez. Namık Denizhan’ın Taksim Parkı’ndaki ‘İkimiz’i dış etkenlere bağlı tahribat nedeniyle kaldırılır. Mehmet Uyanık’ın ‘Birlik’i 1986 yılında park düzenlemesi sırasında belediyenin kompresörünün hedefi olur. Bihrat Mavitan’ın Harbiye Hilton Oteli’nin önündeki ‘Yükseliş’i 1984 yılında yol yapım çalışmalarına kurban edilir. Ferit Özşen’in Akıntıburnu’ndaki ‘Yağmur’u doğanın gazabına uğrar. Füsun Onur’un Fındıklı Parkı’ndaki ‘Soyut Kompozisyon’u 1985 yılında Belediye Başkanı Bedrettin Dalan öneminde ortadan kaldırılır. Seyhun Topuz’un 4. Levent girişindeki heykeli 1984 yılında doğal şartlardan dolayı yıkılır. Tamer Başoğlu’nun Yenikapı’daki ‘Soyut Heykel’i 1986 yılında yok olur. Yavuz Görey’in Taşlık Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’inin bronz malzemeleri çalınır. Aynı şekilde Metin Haseki’nin Gümüşsuyu Parkı’na dikilen ‘Soyut Heykel’inin ömrü çok kısa olur, dikitlikten birkaç gün sonra bakır malzemesinden dolayı hurdacılar tarafından iç edilir. 20 heykelden geriye Kamil Sonad’ın Gülhane Parkı’ndaki ‘Çıplak’ı, Zerrin Bölükbaşı’nın Harbiye Orduevi bahçesindeki ‘Figür’ü, Aloş’un Bebek Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’i, Zühtü Müridoğlu’nun Fındıklı Parkı’ndaki ‘Dayanışma’sı, Hüseyin Anka Özkan’ın Gümüşsuyu Parkı’ndaki ‘Yankı’sı, Kuzgun Acar’ın Gülhane Parkı’ndaki ‘Soyut Heykel’i, eğer sayılırsa Muzaffer Ertoran’ın Tophane’deki yarım ‘İşçi’si, Gürdal Duyar’ın oradan oraya sürüklenen ‘Güzel İstanbul’u ile Hakkı Karayiğitoğlu’nun ‘Bahar’ı kalır. Kalanların büyük çoğunluğunun da hali ortadadır.  


TSE Standardı


Elbette Atatürk heykeli yapma furyası hiçbir zaman bitmemiştir. İdeoloji esas olduğu için estetik kaygılar ikinci plana atılmışsa da son yıllarda ortaya öylesine korkunç heykeller çıkmıştır ki, büyüklerimiz Atatürk heykellerini, Türk Standartlar Enstitüsü’nün 23 Mart 2004 tarih ve TS 13074 numaralı kararı ile standarda bağlama ihtiyacı duymuşlardır. Ankara’daki ‘soba yaldızı vukuatı’nın TSE standartlarına uygun olup olmadığına bakalım büyüklerimiz ne diyecek?

Özet Kaynakça:
Zeynep Yasa Yaman, “Cumhuriyet’in İdeolojik Anlatımı Olarak Anıt ve Heykel (1923-1930)”, Sanat Dünyamız, Yapı Kredi Yayınları, Kış 2002, S. 82, s. 155-169; Neşe G. Yeşilkaya, “Osmanlı’da ve Cumhuriyet’te Anıt-Heykeller ve Kentsel Mekan”, aynı yayın, s. 147-153; Fatma Akyürek, “Cumhuriyet Döneminde Heykel Sanatı”, Cumhuriyet’in Renkleri ve Biçimleri’nin (Yay. Haz. Ayla Ödekan) içinde, Tarih Vakfı Yayınları, 1999, s. 48-59; Semavi Eyice, Atatürk ve Pietro Canonica, Eren Yayıncılık, İstanbul, 1986; Sevan Nişanyan, Yanlış Cumhuriyet, Kırmızı Yayınları, 2008, s. 123-130.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim