Bir Mayıs Bilmecesi

09.05.2008 09:00

Fatma Gülbahar Mağat

1 Mayıs”ın üzerinden yaklaşık on gün geçti ama, söylenenler, yazılıp çizilenler bir türlü bitmedi. Yaşanan kaosu, herkes birbirinin üzerine atmaya çalıştı. Olan yine hükümete oldu, namlunun ucuna sürülmekten kendilerini muhafaza edemediler. Her itirazın, her çözümsüzlüğün, her tıkanıklığın başını çeken CHP ve Baykal yine yaptı yapacağını ve bu kez de ‘Gen Soru’ verdi hükümet aleyhinde. Zaten Türkiye’de maksat hep üzüm yemekten ziyade, bağcıyı dövmek olmuştur.

Yıllardır 1 Mayıs, 1 Mayıs denilip duruluyor. 1 Mayıs 77 de yaşananlar tekrar yaşanmasın söylemler dolaşıyor ortalıklarda. Adeta yılan hikâyesine dönen bu kanlı tarih, bizimde ilgimizi çekti. Yaşımız itibariyle 77 1 Mayıs’ını hatırlamamız mümkün olmadığı için, teknoloji imkânlarından da yararlanarak anlamak istedik şu 1 Mayıs’ın hayat hikâyesini. Niçin kutlanıyordu? Amacı neydi? Kimler başlatmıştı 1 Mayıs muhabbetini? Geçmişi nerelere dayanıyordu?

“Bir proleter bayram gününü, sekiz saatlik iş gününü elde etme aracı olarak kullanma düşüncesi ilk kez Avustralya'da doğdu. Avustralyalı işçiler, 1856'da, sekiz saatlik işgünü lehinde gösteriler yaparak, toplantılar ve eğlenceler düzenleyerek, hep birlikte bir günlük iş bırakmaya karar verdiler. Bu kutlamanın yapılacağı gün olarak da 21 Nisan tarihi saptandı. Avustralyalı işçiler bu kararı, yalnızca 1856'da uygulamaya niyetlenmişlerdi. Ama bu ilk kutlamanın Avustralyalı proleter kitleler üzerinde çok büyük etkisi oldu, onları canlandırıp yeni bir heyecana yol açtı ve bu kutlamanın her yıl tekrarlanmasına karar verildi.

Böylece, proleter bir kutlama günü düşüncesi hızla benimsendi ve Avustralya'dan diğer ülkelere yayılmaya başladı, ta ki sonunda tüm proleter dünyayı fethedene dek.

Avustralyalı işçilerin örneğini ilk izleyen Amerikalılar oldu. 1886'da l Mayıs'ın evrensel bir iş bırakma günü olmasına karar verdiler, l Mayıs'ta 200 bin Amerikalı işçi iş bıraktı ve 8 saatlik işgünü talebinde bulundu. Daha sonra uygulanan polisiye ve yasal baskılarla, işçilerin bu ölçekte bir gösteriyi tekrarlaması birkaç yıl engellendi. Yine de 1888'de bu yolda yeniden karar aldılar ve gelecek gösterinin l Mayıs 1890'da olmasını kararlaştırdılar.

Bu sırada Avrupa'daki işçi hareketi de güçlendi ve canlandı. Bu hareketin en güçlü ifadesi, 1889'da toplanan Uluslararası İşçiler Kongresi oldu. 400 delegenin katıldığı bu Kongrede, sekiz saatlik işgünü talebinin en başta yer alması gerektiği yolunda karar alındı. Bunun üzerine Fransız sendikalarının temsilcisi, Bordeaux'lu işçi Lavigne, bu talebin tüm ülkelerde evrensel bir iş bırakma ile dile getirilmesini teklif etti. Amerikan işçilerinin temsilcisi, yoldaşlarının l Mayıs 1890'da grev yapılması yolunda aldığı karara dikkat çekti ve Kongre bu tarihte uluslararası bir proletarya gününün kutlanmasına karar verdi.

Otuz yıl önce Avustralyalı işçiler, aslında yalnızca bir günlük kutlama düşünmüşlerdi. Kongre, tüm ülkelerin işçilerinin, l Mayıs 1890'da sekiz saatlik işgünü için, hep birlikte gösteriler yapmasını kararlaştırdı. Kimse bu kutlamanın daha sonraki yıllarda da tekrarlanmasından söz etmedi. Doğal olarak, kimse, bu düşüncenin bir şimşeğin çakışı gibi başarı kazanacağını ve işçi sınıfı tarafından kısa zamanda benimseneceğini önceden göremezdi. Bununla birlikte, l Mayıs'ın her yıl kutlanacak sürekli bir kurum haline getirilmesinin gerekliliğini herkesin kavraması ve hissetmesi için, l Mayıs'ın yalnızca bir kez kutlanması yeterli oldu.

İlk l Mayıs'ta sekiz saatlik işgününün uygulanması talep edildi. Ama bu hedefe ulaşıldıktan sonra da, l Mayıs'ın kutlanmasına son verilmedi. İşçilerin burjuvazi ve egemen sınıf karşısındaki mücadelesi devam ettiği sürece, ve tüm talepleri karşılanmadığı sürece, l Mayıs, işçi sınıfının bu taleplerinin her yıl dile getirildiği gün olacaktır. Ve daha iyi günler doğduğunda, dünya işçi sınıfı kurtulduğunda, büyük bir olasılıkla insanlık o zaman da l Mayıs'ı, geçmişte verilen zorlu mücadelelerin ve çekilen acıların anısına yine kutlayacaktır.” (Rosa Luxemburg /Şubat 1894)

Avrupa ve diğer ülkelerde başlangıç hikayesi böyle. Bu sıçrayışın bir ucu da buralara kadar uzanmış. Bakalım Osmanlı ve sonrasında Türkiye uzantısı nasıl gelişmiş?

“İşçiler, 1 Mayıs Bayramı'nı, Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk kez 1909 yılında Üsküp'te kutladılar.

II. Meşrutiyet'in ilanından sonra Bulgar, Sırp ve Türk işçilerin katılımıyla yapılan bu kutlamada yüz kadar işçi kızıl bayraklarla yürüdü. Selanik'te ise Bulgar sosyal demokratları bildiri dağıttılar ve İmparatorluğun bütün tebasına seçme ve seçilme hakkı tanınması, emeği koruyacak yasaların çıkarılması ile grev mevzuatının değiştirilmesini istediler.

1909'u izleyen yıllarda da 1 Mayıs dolayısıyla Selanik, İstanbul, Edirne ve bazı Trakya kentlerinde kutlamalar yapıldı.

İstanbul'da 1 Mayıs 1912'de Dersaadet Tetebuatı İçtimaiye Cemiyeti (İstanbul Toplumsal İncelemeler Derneği) ve ona bağlı işçi dernekleri, Pangaltı'daki Belvü bahçesinde kutlama yaptılar. Selanik'te ise yedi binden fazla işçi, iş bıraktı, konuşmalar yapıldı. Bir parkta toplanmak isteyen göstericiler asker, jandarma ve polis tarafından dağıtıldı. 1913 ve 1914 yıllarında 1 Mayıs gösterileri yasaklandı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında da 1 Mayıs gösterisi yapılamadı. 1920 yılında ise işgal altındaki İstanbul'da 1 Mayıs'ın kutlanmaması kararlaştırıldı. Trabzon ve birkaç Karadeniz kentinde düzenlenen gösteri ve yürüyüşlerde ise Lenin ve Enver Paşa övüldü, Yunan işgali protesto edildi.

1921 1 Mayıs'ında ise İstanbul'un hemen bütün işçileri, "özellikle Şirket-i Hayriye, Seyrüsefain, Haliç İdaresi ve Tramvay kumpanyası'nda çalışanların hepsi tatil yaptılar.
"Milli Mücadele'ye karşı olumsuz tavır takındığı" belirtilen Tü rkiye Sosyalist Fırkasının (TSF) çağrısı üzerine İstanbul işçileri, TSF merkezindeki bayramlaşmadan sonra, genel başkan Hüseyin Hilmi (İştirakçi Hilmi) Bey ve üç delege, mavi işçi gömleği ve kırmızı kravatlı giysileriyle Sadrazam Ahmet Tevfik Paşa'yı ziyaret ettiler. TSF, o gün "Bilumum İstanbul Amelesine" başlıklı bir bildiri de yayımladı.

Ankara'da ise Sovyetler Birliği ile dostluk ilişkileri çerçevesinde 1 Mayıs 1922'de ilk işçi bayramı kutlandı. 1923 1 Mayıs'ı İstanbul, Ankara, İzmir ve Adapazarı'nda kutlandı. Artık Ankara Hükümeti'nin yönetimine girmiş olan İstanbul'da, İstanbul Umum Amele Cemiyeti gösteri düzenledi; Mustafa Kemal Paşa ve enternasyonallere telgraflar çekildi.
Cumhuriyet'in ilanından sonra ise 1924 1 Mayıs'ı hükümetçe yasaklandı. 1925 yılında Doğu'da baş gösteren isyanlar üzerine çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu da kutlama yapılmasına olanak vermiyordu. Bu yıldan sonra kutlamalar salon toplantıları şeklinde ya da gizlilik içinde yapılabildi.
27 Mayıs 1935 tarihli "Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkındaki Kanun" ile 1 Mayıs "Bahar Bayramı" olarak kabul edildi. Ama 1 günlük tatile sıcak bakılmadı.
50 yıllık aradan sonra ilk açık 1 Mayıs kutlaması, 1975 yılında İstanbul Tepebaşı'nda bir gazinoda yapıldı.” (Netgazetesi)

Dikkat edildiği üzere, oluşumuna ön ayak olan işçiler tarafından dahi, bu günün sürekli hale getirilmesi talep edilmemiştir. İnsani olarak düşündükleri bir takım taleplerini (8 saatlik mesai vs) devlete bildirmek amacıyla çıkılmış yola. Hatta bir kez yapıp, ardından dönüp evlerine gideceklermiş. Bu birinci nokta.

Her nedense, çıkışının fitillendiği ilk günden bu yana hep kanlı, olaylı ve ardında büyük zararlar bırakarak koparılmış takvim yapraklarından. Bu ise ikinci nokta.

Üçüncü ve bence en önemli nokta ise, her ne kadar ‘emekçilerin, alınteri dökenlerin’ taleplerini dile getirmek için oluşturulan bir organizasyon olduğu söylense de, sol fikir-düşünce sahiplerinin, parti veya kurumlarının ve bunlar arasına çöreklenen provokatörlerin bir araya gelerek oluşturdukları kitle organizasyonudur.

Çünkü amaçların farklı dile getiriliş yolları vardır. Canlar yakılmadan, kanlar akıtılmadan, gerçek bir bayram kutlar gibi kutlayarak istekleri bildirmenin metotları sayısızdır. Gaye bayram yapmaksa eğer, bayramlar nasıl kutlanıyor bir bakın diye sormazlar mı adama?

Eski Kavel işçisi, Emekli-Sen üyesi Ramazan Gecenoğlu bakın ne diyor 1 Mayıs kutlamaları için:

“Niçin bayramımız dedik? Baktık ülkemizde her şeyin bir günü var. Doktorların, yazarların, sevgililerin, kadınların, çocukların günü var da var. Biz emek veren insanlarız, ter akıtan insanlarız, bizim niye günümüz olmasındı? Üstelik bizim günümüzü biz ilan etmedik, ta 1886'da işçi kardeşlerimiz ilan etmiş, biz onun devamıydık.”

Bu cümlelerin ardından şöyle bir soru takılıyor aklımıza. Hangi tıp bayramında, yazarların, kadınların, çocukların gününde kargaşa, kavga, gürültü kıyamet kopmuş? Tarihi karıştırdığımızda niçin hep 1 Mayıslar olaylı bitmiş?

M. Kemal’li yıllarda dahi kutlayamamış Türkiye 1 Mayıs’ı. Hep yasaklı veya gizli kapılar ardında kalmış.

Amaçlarımızdan biri de o günü resmi tatil ettirmek diyor emekçiler. Doğrudur, talep edilebilir. Ancak bunu elde etmek için restleşmelere, kafa tutmalara, devlete rağmen istenmeyen adreslerde boy göstermek, bu uğurda kanların dökülmesini göze almak, çıkabilecek gürültünün sesinin önceden duyulmasına rağmen gürültünün içine dalmak, kendilerince farklı tedbirlere başvurmak, ülkenin gidişatını, ekonomisini düşünmeden gündemi meşgul edecek hadiselerin merkezine oturmak ne kadar doğru? Hak ve özgürlüklerin kullanılması talebini ifade etmenin farklı etkili yolları bulunamaz mı?

Acaba ülkemizde çok az mı tatil yapılıyor? Bakalım 2008 de Türkiye’de ne kadar tatil günü var:

2008deki resmi tatil günleri:

Yılbaşı: 1 gün 1 Ocak Salı

Ulusal Egemenlik Çocuk bayramı 1 gün 23 Nisan Çarşamba

Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı 1 gün 19 Mayıs Pazartesi

Zafer Bayramı 1 gün 30 Ağustos Cumartesi

Ramazan Bayramı Arefesi yarım gün 29 Eylül pazartesi

Ramazan Bayramı 1. gün 30 Eylül Salı

                              2. gün 1 Ekim Çarşamba

                              3. gün  2 Ekim Perşembe

Cumhuriyet Bayramı yarım gün 28 Ekim Salı

Cumhuriyet Bayramı 1 gün 29 Ekim Çarşamba

Kurban Bayramı Arifesi yarım gün  7 Aralık Pazar

Kurban Bayramı 1. gün 8 Aralık Pazartesi

                          2. gün 9 Aralık Salı

                          3. gün 10 Aralık Çarşamba

                          4. gün 11 Aralık Perşembe

Hafta sonu tatilleriyle beraber toplam 115 günlük tatil yapılacak 2008.

Az değil. 365 günün yaklaşık üçte biri çalışmıyoruz kısacası. Bir de dünya ülkelerine bir göz atalım:

Görüldüğü üzere, kimi ülkelerde 5 gün resmi tatil iken, kimilerinde de 12-13 günü buluyor. Bu panodan 1 Mayıs’ı tatil ilan edenler ve etmeyenlerde görülebilir. Ancak dünyanın pek çok ülkesi bu günü tatil etmiş, biz de tatil olsun istiyoruz diyenlere şunu da sormak gerek. Gerçekten laik ve demokrat bir ülke olduğumuz veya kendilerinin isteklerinin demokratik düzlemde hak olduğunu savunanlar, başkalarının menfaatine olan hakları neden savunmaz, konuyu farklı platformlara çekerek ikilik yaratırlar.

Başka ülkelerde, devlet yöneticileri İncil üzerine yemin ederek göreve başlamak zorundadır, bizler bunu düşünemeyiz bile. Çünkü biz laik ve demokratız, onlar değil!

Başka ülkelerde kilisede evlenilir, bizler değil camide evlenmek, çalgısız olsun diye sohbetler, ezgiler eşliğinde evlensek şeraitçi oluyoruz. “Pis birer devlet bölücüler yani!” Çünkü bu ülke laik ve demokrat, ama onların ülkesi değil!

Bazı ülkelerde bir rahip veya din adamını herhangi bir yerde görseler hemen saygı ifadesi pozisyonu alırlar, bizler ise “pis Humeynici, tarikatçi, cumhuriyet düşmanı” olarak bir yığın küfür deryasında boğmaya çalışırız (pek çok küfürler içlerde yapılır elbet). Çünkü buralar laik ve demokratlarla doludur, oralarda yoktur böyleleri!

Dünya ülkelerinde başörtüsü serbesttir ama, Türkiye laik olduğu için burada yasaktır!

Laik ve demokrat bir ülkede, emekçi olduğunu söyleyenler, diğer emekçi kardeşinin iş yerinin kapısının, penceresinin, arabasının camını yere indirirken, taşıtları, mekanları ateşe verirken, istekleriyle tavırlarının tezat oluşturduğunu görmüyorlar mı acaba?

1 Mayıs kutlanırken yaşanan acı tablonun gerçekleşeceği önceden belli değil miydi? Tıpkı 1977 1 Mayısında olduğu gibi. Bakın o günleri yaşayanlar neler anlatıyor:

“CUMA YILMAZ (Emekli-Sen Aksaray şube üyesi, emekli Sümerbank işçisi, 1 Mayıs alanında görevli)

Birimler oluşturulurken de onlar birbirini tanırdı, buna özen gösterilirdi. Bu tedbiri aldık, çünkü biz içimize bazı şeylerin sızacağını biliyorduk. Bu örgütün birbirini iyi tanıması gerekiyordu… Bunu biliyorduk çünkü bir göz korkutması olmuştu. 77'nin olacağı Bayrak gazetesinde yazıyordu. Bu gazetede “DİSK ile Maocular Taksim meydanını kana boyayacak” diye manşet atıldı. Böyle bir hava yarattılar. Saldırı olacak gibi. Ama bu insanları daha kitleleştirdi. Biz de kendi iç düzenimizi kendimiz yaratalım, bu kitleyi kendimiz kontrol edelim dedik…

RIDVAN RODOPLU (Eski Türk Elektrik işçisi)

Türk Elektrik Fabrikası'nda '73 yılında işe başladım. Ben girdiğimde sarı bağımsız sendika olan Metal-İş vardı. İşe girişimin altıncı ayında sendika değişimi oldu ve DİSK Maden-İş sendikası fabrikaya girdi. Maden-İş'in girmesiyle beraber işçi kitlesi yetişmeye başladı. İşçi eğitimlerle, toplantılarla değişime uğradı. Sadece 1 Mayıslara değil, siyasi cenazelere yoğun kitlesel katılıyordu. Bu işçilerin siyasal yanını gösteriyordu. Fabrikada devrimci öncü işçiler sayesinde siyaset her an yapılıyordu. Bu, kitle kazandırıyordu…

Eski bir Grundig işçisi

Hazırlıklarımız henüz bitmemişti. Kendi güvenliğimizi de biz sağlamalıydık. Yine her fabrikadan onar kişiden oluşmak üzere, çok sayıda işçinin katıldığı vurucu tim oluşturduk. Bunlar mitingin güvenliğinden sorumluydu. Ben de bunların içindeydim. Çeşitli fabrikalardan birçok işçi hep aynı önlükleri giymiştik. Önlüklerimizin üzerinde Öncü Güçler yazılıydı. Ellerimizde sopalar vardı. Biz kortejlerin etrafını sarmıştık. Aslında ben sopalara karşı gelmiştim, çünkü bizim karşımıza silahlarla çıkacaklardı, biliyordum. Bu yüzden bizim de silahımız olmalıydı ama bu önerim kabul edilmedi…

Biz '77 1 Mayısı'nda saldırının olabileceğini biliyorduk. Zaten o dönemin hükümeti açıktan söylüyordu, “Hiç kimse sokakları sahipsiz sanmasın, kimse sokaklarda istediğini yapabileceğini sanmasın” açıklamaları yapılıyordu. Bu ne demekti? Sokağa çıkanlara saldıracağız demekti. Biz de buna hazırlıklı olmalıydık. O dönem işçi kendine çok güveniyordu. Bu güveni ta 15-16 Haziran hareketinden alıyordu. O ruh, Türkiye işçisine DGM'leri yenmeyi, MESS'leri yenmeyi öğretti. Bizi '77 1 Mayısına getiren de o ruhtu. '77 1 Mayısını da kazanma ruhuyla hazırlanmalıydık. Talebimiz 1 Mayıs'ın yasallaşmasıydı…

HÜSEYİN ATAÇER (Eski Profilo işçisi)

…Mesela Levent-Şişli, ondan sonra Levent'ten Zincirlikuyu Yıldız'a doğru. Diğer tarafta Saraçhane'den, Kasımpaşa'dan. Çatışmanın olacağını tahmin ediyorduk ama o denli bir şey beklemiyorduk. Sadece Türkiye Maden-İş Sendikası'nın 20 bin tane koruması vardı…

Çalıştığımız anlarda bile 1 Mayıs marşını söylüyorduk…

Üzerlerimizde kırmızı önlük ve göğsümüzde çark amblemi olan giysilerimiz vardı. 20 bin kişi el ele tutuşarak kortejin güvenliğini alıyorduk. Ellerimizde barış çubuğu dediğimiz kalın sopalarımız vardı. Yeri geldiğinde bunları da kullanıyorduk. Coşku, bize saldırı olacak düşüncesinden uzaklaştırıyordu…”(alınteri.net)

Dikkat edilirse 1 Mayısın asıl çıkış amacı ne bir günlük tatil, ne de her yıl tekrarlanması gibi bir beklenti doğrultusunda… Talep ve istekler dillendirilirken savaşı aratmayacak tavırlar sergilemek zorunlu mu? ‘Emekçilerin hakkı’ derken, diğer emekçilerin hakkını ve malını taciz etmek, onları zarar uğratmak ne kadar doğru? Haklarımızı isterken hem yıkıcı ve saldırgan mı olunmalı? Yolda duran araçların, işyerlerinin, evlerin, okulların, kamu alanlarının taşlaması, yakılması, mülklere zarar verilmesi nasıl bir zihniyetin ürünüdür?

Niçin hep bu tip kitlesel eylemlerde kaos ortamları yaratılıyor? Aynı zihniyetlerin uzantıları üniversitelerde de kendilerini bariz ele veriyor zaten.

Haklarını, özgürlüklerini sessizce, kimselere zarar vermeden dile getirmeye çalışan kitlelerin tavırlarını örnek almak neden çok zor geliyor? Haftalardır, aylardır, yıllardır kişisel haklardan olan örtünme hakkını edinmek için eylemler düzenleyen kız öğrencilerin takdire şayan tutumlarını örnek almak gerekmez mi?

22 Temmuzdan bu yana, ülkenin üstünde kara bulutlar oluşturan zihniyetler, görülüyor ki sadece kendi menfaatleri için çırpınmaktadır. Her nevi gelişmeyi, atılımı, özgürlükçü kararları protesto edenler, ekonominin bozulmasını, iktidarın adım atamaz hale gelmesini hiç önemsemez, bilakis mutlu olurlar. Çünkü onlar, kendi tiranlıklarını sürdürebilecekleri, küçük ölçekli bir ülke hayal etmektedir küçücük beyinlerinde.

Gönlümüz, böylesi zihniyetlerin tükendiği, sosyal, sosyal olduğu kadar da demokrat olduğunu dillendiren hakiki temsilcilerin var olduğu günleri özlemektedir. Ümitvar olmaya da devam edecektir.

Arzı geniş, lütfu geniş, rahmet ve merhameti bol Allah’a emanet olunuz.

Selam ve dua ile.

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim