1. YAZARLAR

  2. Fatma Gülbahar Mağat

  3. Bir Masal, Belki de Bir Tarih
Fatma Gülbahar Mağat

Fatma Gülbahar Mağat

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Masal, Belki de Bir Tarih

A+A-

‘Bir varmış, bir yokmuş. Çook eskiden olmasa da, yaklaşık 100 yıl kadar önce bir ülke varmış. Dünyanın dört bir yanına saldığı namıyla, halkına verdiği güvenle, komşu ülkeleriyle yaşadığı ilişkilerle, çok çeşitli milletleri bağrında barındırmayı bilmesiyle, sosyal düzendeki adaletiyle, kendine güveni ve cesaretiyle söz ettirmiş hep adından. Ancak, gel zaman git zaman sonra, kendi nefsine, azgınlıklarına ve kıskançlıklarına yenik düşen bazı kargavari insanlar, ekmeklerini yedikleri, kendilerine can güvenliği teminatı verdikleri bu ülke insanlarına ihanet etmeye, içten ve dıştan onları yıkmanın yollarını aramaya başlamışlar. (Besle kargayı oysun gözünü)

Tedbir elden bırakmayan ülke yöneticileri, bu tür belaları savmasını bilseler de başlarından, hep ummadıkları taşlarla karşılaşmışlar esefle. Ama direnmiş, her seferinde bertaraf etmeyi bilmişler bu tip çıkarcıları. Lakin bu içten ve dıştan kemirmeler o kadar uzun yıllar devam etmiş ki, sonunda çöküvermiş bu büyük imparatorluk. Ve üç küçük yavru çıkarmış içinden… Yamanistan, Tükenistan ve Sarayistan.

Her biri kendi yolunu çizmiş kendilerince. Herkes kendine birer tarih yazıcı ayarlamış yarınlar için. Gelecek nesiller geçmişlerini öğrensinler, vaktinde yapılan hataları tekrarlamasınlar, güzel olanları örnek alıp gerekirse geliştirsinler diye. Ancak bu yazıcılar kimseciklerle görüşmeyen, hiçbir liderin veya devlet yöneticisinin tesiri altında kalmayan, sadece gördüklerini aynen nakleden, kendilerine münhasır kişilermiş.

Bazen öyle anlar olur, öyle olaylara şahit olurlarmış ki, yürekleri parçalanır, içleri kan ağlar, Nietzsche misali, acıyla kıvrandıran baş ağrılarına tutulurlarmış. Ancak yine de kalkıp, “hayır! Bu böyle değildi ki” veya haksızlığa uğrayanlara “amaçları şu, sizler için şöyle şöyle planlıyorlar” diyerek çarpıtılan tarihe ve gerçeklere itiraz etmez/edemezlermiş. Çünkü onlar sadece yazıcılarmış. Yüreklerine taş basıp, hiç rahatsızlık duymadan tarihin köhneleştirilmesine, içinin boşaltılmasına, yarının insanlarına yalan dolu hikayecikler anlatılmasına suskunlukla yanıt verirlermiş.’

Ben kim miyim ve bunları nerden mi biliyorum?.. Çünkü ben son yazıcıyım. Atalarım gibi susmayı beceremedim ve belki de benden sonrakilere kötü örnek olacağım. Görevi kötüye kullanma işinin dozunu arttırmadan, sadece bazı gerçekleri paylaşmak ve insanların gerçeği görmelerine yardımcı olmak istedim. Biliyorum bu da suç ama, daha fazla susamazdım. Öyle acılar içinde kıvranıyorum ki, tahmin edemezsiniz. Beynim zonkluyor, başım çatlayacak gibi ağrıyor, midem bulanıyor ve ışık adeta gözümü kör ediyor. Beni ancak migreni olup şiddetli ağrılar çekenler, amansız hastalıklara düçar olup kahredici ağrılarla boğuşanlar (ki onların ağrılarını morfin bile dindirmekte zorlanır) veya gözlerinin önünde anası, babası, evladı veya sevdiklerinden her hangi biri katledilenler anlayabilirler. Anlatmakta zorlanıyorum belki ama, geleceğiniz, yarınlarınız korkutuyor beni. Her yanda hain tuzakçılar, ikiyüzlü çıkarcılar ve gözlerini kan bürümüş sırtlanlar dolaşmakta…

İşte bu yüzden bu kadar kızgın ve kırgınım yazmak zorunda olduğum bu tarihçiklere. Tarihçikler diyorum çünkü, öyle oyunların oynandığına, öyle düzenbazlıkların yapıldığına ve çıkarları uğruna halkın o biçim kandırıldığına, yıpratıldığına ve gerektiğinde yok edilmelerinden kaçınılmayacağına şahid oluyorum ki, susmak, görevimi bitiremeden şişirip öldürecek beni. İşte, anlatabildiğim kadarıyla buyum ben. Lafı fazla uzatmadan kaldığım yerden devam edeyim. İçimdeki kurt beynimi kemirip, beni tümüyle ele geçirmeden.

‘Evet, her ülkenin kendi tarih yazıcıları varmış. Her ülke kendine bir yol çizip, düşe kalka amaçları uğruna bu yollarda yürümeye başlamış. Lakin, Tükenistan bir türlü hangi yola girmesi gerektiğine karar verememiş. Aslında kimileri vermiş de, bazılarının itirazlarından dolayı hep tökezliyorlarmış.

Bağımsızlıklarını ilan edip, yeni devletlerini kurmak istedikleri sıralarda, pek çok ülkeyle savaş halindeymişler. Amma düşman o kadar güçlüymüş ki, tek başlarına haklarından gelemiyorlarmış. Çok renkli milletler şemsiyesi olan bir devletin içinden geldiklerinden, bu zenginliği değerlendirmek istemişler. Bazı ülkelerle anlaşmanın yanında, bu vatandaşlarından da yardım istemişler. Onlarla birlikte omuz omuza, canla başla savaşarak yenmişler düşmanları ve rahat bir nefes almışlar. Bazı vicdan sahipleri, kendilerine zor günlerinde destek olan farklı kültürden vatandaşlarına, kendilerine de insanca muamele edileceğinin, kendilerine tanıdıkları hakların aynını onlara da tanıyacaklarının, bu topraklar üzerinde kardeşçe yaşanması gerektiğinin vaatlerini verirken, ırkçı zihniyete sahip vicdansızlar ise, bu sözleri kale almayarak/hiçe sayarak, bu vatandaşlarına zulmetmeye, yok saymaya, susturup sindirebilmek için her türlü entrikaları çevirmeyi ahdetmişler. Kendi ırkları dışındakileri, insan dahi saymak adeta ahmaklıkmış onlara göre.

Dedik ya, yollarda daha zikzaklar çiziyorlarmış diye. Devletin kurulması aşamasında birlikte mücadele ettikleri arkadaşlarından, yanlış tutum içinde olduklarından dolayı itiraz sesleri yükselmeye başlamış. Onları kimse amaçlarından vazgeçiremez fikrinin sahibi olduklarından, arkadaşlarının savaşlardaki başarılarını, fedakarlıklarını, ülke için yaptıklarını tek kalemde silip, kimini sürgün, kimini faili meçhullere kurban, kimilerini de zindanlarda unutulmaya mahkum etmişler.

Daha yolun başında oldukları halde, savaştan yeni çıkmış, yorgunluklarını bedenlerinden ve ruhlarından atamamış halka maddi-manevi zulüm ve işkencelerin boyutu o noktalara gelmiş ki, halk isyan etmeye başlamış. Onlar ise ‘demokratik ve laik bir ülke’ söylemlerini ağızlarına sakız edip, tehditle halkı dize getirmeyi şiar edinmişler. Meclislerinde ilk yıllar ‘Din ve Bayrak gücümüzün kaynağı, dinsiz toplumlar yok olmaya mahkumdur’ söylemleriyle emeklemeye çalışırlarken, sonra dini büsbütün terk edip, onu tehlikenin kaymağı gösterip zorbalığa girişmişler.

Demokratik ve laik dedikle rejimle, iktidara gelen yöneticileri, kendileri gibi düşünmeyip halka destek olmaya çalıştıkları ve onlar için bir şeyler yapmayı çabaladıkları için idam edip, pek çok bakanlarını, milletvekillerini cezaevlerine göndermişler. Bundan sonra, ülkede iki noktanın altını koyu kırmızı kalemle çizmişler:

1- Askerlerin eliyle kurulan bir ülke olduğu için, askeri disiplin dahilinde hareket etmek, halkı birer asker gibi görüp, ‘üstüne’ itaate zorunlu olan, sorgulamayan, düşünmeyen ve itiraz etme hakkı olmayan toplum oluşturmak ve

2- Din ve Allah lafzını ağzına alan, almaya teşebbüs eden, yahut aklından geçirenler için ‘katli vaciptir’ düsturunca hareket edilmesiymiş. Çünkü kendi fikirlerini ve düşüncelerini kabul ettirmek için din, Allah, kitap, çarşaf, hak, özgürlük, şapka, Kürtçe, yeşil, kırmızı, adalet gibi kelimeler yasaklanmış ve kendilerinin dışında kullanılması ve tasarruf edilmesi suç sayılıyormuş.

Halkın sessiz çığlıkları arasında başbakan ve bakanların idama götürülmesi, alimlerin sürgünlere gönderilmesi, düşünen ve akleden aydınların, yazar ve düşünürlerin zindanlarda haykıran yığınlar oluşturulması, başını camdan çıkaranın potansiyel suçlu ilan edilmesi, halkı çok korkutmuş ve boyun eğmesine neden olmuş. Şimdilik onların istediği gibi olmuş halk. Gerçi arada seslerini yükseltenler çıkıyormuş ama, onların da kafaları hemen eziliyormuş askerlerin postalları altında.

Keşfettikleri mucize fikirlerinden dolayı (o iki madde) kendilerini tebrik edip duruyormuş devletin gönüllü hamileri! Çünkü canları sıkıldıkça, köşeye sıkıştırıldıkça veya rahatları tehdit edildikçe hemen ortaya fırlayıp ‘din dediler, Allah dediler, ülkeyi bölmek istediler’ diyerek öttürüyorlarmış borularını…

Ama yıllar geçtikçe unutulacağını sandıkları ölümler, idamlar, sürgünler, ihanetler ve kahpece davranışlar hiç unutulmamış, her doğan güneşle tazelenerek hatırlanmaya devam etmiş. Bu olanlara çok üzülen halk, elbette biliyormuş ki, bazı şeyleri elde etmek bedel ödemeyi gerektirirmiş. Çünkü başbakanlarının ve arkadaşlarının idamı ve daha bir çok yaşanan işkenceler, bugün seslerinin eskiye oranla daha gür çıkmasına yardımcı olmuş. Maskelerinin ardında gizlenmeye çalışanların çirkin yüzleri çıkmış ortaya. Ürküp geri çekildikçe, seslerin iyice kısılacağını, direnip dikildikçe, hakkı söylemekten çekinmedikçe, hapisleri, sürgünleri göze aldıkça, birer birer kazanılacakmış istenen haklar ve özgürlükler.

Bu ülkede birileri çıkıp yoklukla, yolsuzlukla, adaletsizlikle, haksızlıklarla mücadele etmeye kalkışsa, o bazıları kendi menfaatleri için ülkelerinin aleyhine çalışmaktan geri kalmazlarmış. Ekonominin sarsılması, halkın korkulara duçar olması onlar için hiç önemli değilmiş. O kadar azgın ve inatçılarmış ki, bu uğurda yirmiden fazla partiyi kapattırmışlar. Bu şekilde her fırsatta halka, “sizler kimi seçeceğinizi bilmiyorsunuz. Biz egemenlik milletin dedik diye tepemize mi çıkacaksınız? Size yüz vermeye gelmiyor. Siz seçin derken, bizim istediğimiz kişileri seçin demek istiyoruz” mesajını veriyorlarmış.

Ancak halk sıkılmış, yorulmuş artık bu kendini beğenmiş; çoğunluğun, yasaların ve hukukun üstünlüğünü hiçe sayarak ‘tek söz sahibi biziz’ diyen azınlığın azgınlıklarından. Onların inadına, hep kendileri için iyi olacağını düşündükleri kişileri getirmişler iktidara. Lakin gelin görün ki gün gelmiş, bir yanda iç çatışmalar, bir yanda devlet içi terör estirenlerle mücadele, bir yanda da diğer dünya ülkeleriyle boy ölçüşme yarışları sürerken, yeterince düşünülecek ve tartışılacak konular varken, ülkeyi geriletecek, ekonomiyi alt üst edecek açıklamalar ve eylemlerde bulunmuş sözde devlet hamileri!

Ülke yıllardır çektiği sıkıntılardan yeni yeni toparlanmaya, kendisine bir yol bulup ilerlemeye, askerlerin postallarının gölgesinden kurtulmaya başlamışken (her ne kadar eksiklikler ve yanlışlıklar olsa da), sırf halk böyle istiyor diye, halkı ve bundan önceki iktidarları dize getirdikleri(!) gibi, daha doğrusu bunları da siyaset sahnesinden silmek için kollarını sıvayarak, ülkeyi düşünceler denizinde top ateşine tutmuşlar. Amaçları, dinin ufacık kırıntıları dahi olsa yaşamak isteyen, istemeye çalışan, kendilerine ters düşmemek için ağırdan alarak da olsa dini ön plana, halka özgürlük ve haklarını teslim etme gayretine giren bu fikirdaşların topunu ortadan kaldırmak ve bir daha bellerini düzeltemeyecek şekilde tarumar etmekmiş.

Bu arada ekonomi iflas etmiş, borsa inişe veya çıkışa geçmiş, işsizlik artacakmış, dış piyasa ürküp ülkeyi terk edecekmiş, komşuları kınayıp küçümseyecekmiş, enflasyon yine insanları yutacak boyutlara ulaşacakmış, hiiiç umurlarında değilmiş. Çünkü gözlerini kan bürümüş, hırsları kalplerini köreltmiş. İnsanlığa olan düşmanlıkları, şeytanın ağzını bir karış açık bırakacak cihetteymiş. Kamunun odak noktalarına sızdırdıkları adamlarıyla, ha bire insanları ısırıyorlarmış ve bunlarla tatmin olmuyorlarmış. Bu ülke küçücükleşmeli, belli seviyelere kadar konuşan insanların dışında düşünmeyi bilmeyen insanlar topluluğu oluşturulmalı, etlilerine, sütlülerine karışmayacak, kendi özerk cumhuriyetlerini kurmalıymışlar. Onlar efendi, geriye kalan herkes köle olmalıymış.

Yine böyle bir günde, sekiz on azgın bir araya gelip, korku filmlerindeki vampirleri aratmayacak gibi kan damlayan dişlerini göstererek “Ya kazanacağız, ya kazanacağız” diye yemin etmişler.

Gel zaman git zaman sonra, gökten iki elma düşmüş. Her birinin içinden birer name çıkmış:

‘Birincisinde: Direnen, hakkını istemeyi bilen ve inandığından vazgeçmeyenler kazandılar.

İkincisinde: Ürkenler ve korkanlar, zalimler önünde hep boyun eğdiler’ yazıyormuş.’

Selam ve dua ile.

YAZIYA YORUM KAT