Bir Kürt daha öldü

20.03.2012 13:56

Melih Altınok

 

Belçika hükümeti trafik kazasında ölen 28 vatandaşını askerî törenle defnedip ulusal yas ilan ettiği saatlerde, biz Esenyurt’ta henüz katledilen 11 işçimizi çoktan unutmuştuk bile.

Derken İstanbul’daki Newroz kutlamalarında Hacı Zengin isimli bir vatandaşımızın ölüm haberini aldık.

Arkadaşları Zengin’in polisin kullandığı gaz bombasının başına isabet etmesi sonucu öldüğünü söylüyorlar.

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ise iddiaları şöyle yanıtlıyor: “Saat 13:30’da Arnavutköy’de evinde vatandaşımız. Hastalandığı saat 15:30. Hastanede yapılan değerlendirmelerde vücudundan herhangi bir işaret fişeği ya da farklı şeylerden dolayı herhangi bir iz emare yok.”

Olayın ayrıntıları yakında netleşir. Polisin bu tarz eylemlerdeki fütursuzluğu ortada. Ancak, son yıllarda, hangi örgütün elinin hangi sivil-askerî bürokratın cebinde olduğuna dair nice skandala şahit olmuş bir Türkiyeli olarak olayın kriminal boyutu hakkında şimdi de peşin hüküm veremiyorum.

Ama yine de tıpkı Hopa olaylarında Ahmet Hakan’ın programında söylediğim ve görüntüler ortada olmasına rağmen çarpıtılan cümlemi yine tekrarlıyorum:

“Yolda yürürken başıma taş düşse Başbakan’dan, hükümetten bilirim.”

Şimdi de “Başınıza taş düşse Başbakan’dan bileceksiniz” demiyorum yani.

Doğrudur, Bazı BDP yöneticilerinin “Bu Newroz 90’lara benzeyecek” açıklamaları hafızlarımızda.

Haziran seçimleri öncesi, dağa henüz çıkmış “acemi” çocukları bir Sabbah fedaisi gibi bile bile ölüme gönderip siyasi rant peşine düşen Kandil’den Newroz öncesi gelen “Ateşi en yüksek noktalara yakın” türünden talimatları da unutmadık.

Dolaysıyla “şehit” ilan edilen ama aslında yalnızca bu savaşın kurbanlarından olan Hacı Zengin’in ölümünün, Kürtleri amaçları için sıradan bir araç olarak görenlerin ne üzüntüsü ne de derdi olduğunu düşünüyorum.

Ama Zengin’in ölümü ister polis elinden olsun isterse bir komplonun neticesi, sonuç değişmez. Zira tüm bu gerginliğe neden olan restleşme oyununa gelen hükümettir. Ve kendilerinden sorulan güvenlik bahane kaldırmaz. Devretmedikleri bu tekel varlıklarının en temel hakkı olduğu gibi, ödevleridir de.

Öncelikle, sorumuz şudur: Newroz etkinliğini, katılımı arttırmak için pazar günü düzenlemeyi talep eden tertip komitesine valilikçe verilen erteleme kararının gerekçesi nedir?

Bu sorunun yanıtını Vali Mutlu’dan almaya çalıştım, ancak telefonuma dönmedi. Dolayısıyla elimizde “Nevruz’un tarihi 21 marttır, öncesinde kutlanamaz” şeklindeki akla ziyan fermanından başka bir şey yok. Valinin dün akşam saatlerindeki açıklamalarına da baktım, aynı tas aynı hamam.

Oysa mülki amir, görüşlerini aldığım polis kaynaklarının “pazar günü nevruz için toplanacak kalabalığın, salı gününe göre fazla olacağı öngörüldü. İl genelindeki polis gücü gözönünde bulundurulduğu için bu erteleme gündeme geldi” açıklamasını yapsa, daha makul ve anlaşılır sayılabilirdi, değil mi?

Böylece hem haklı olarak “devlet bayram gününe ne karışıyor” tartışmaları başlamaz hem de yaşanan ölüm karşısında ceberut devletin olası “kastı” bu denli yüksek sesle dillendirilmezdi.

Demokratik batı devletlerinde de idareciler bu tarz “teknik” kararları bizzat göstericilerin güvenliğini sağlamak için alır.

Ama “terör örgütü karşısında acz içinde görünmeyelim” kompleksiyle hareket ettiği anlaşılan devlet, İstanbul’un göbeğinde bir vatandaşının canına sahip çıkmayarak daha büyük bir acz sergiledi.

Teknik bir sorunu politik imalarla yüklü bahanelere sarılarak eline yüzüne bulaştırdı.

Tüm bu restleşmenin, böbürlenmenin içinde olan da yine bir yoksul Türkiyeliye oldu.

Başsağlığı mesajlarına karşılık verilen intikam yeminlerine de bakmayın siz. Hacı Zengin’in canı, canınız, canımız, onların da umurlarında değil.

Neyin umurlarında olduğunu anlamak istiyorsanız da, onlarca Kürt’ün ölüm emrini verdiği iddiasıyla yargılanan Albay Temizözlerin davalarında gönüllü avukatlık yapan Ergenekon muhiplerinin dün köşelerinde bol keseden “w” kullanıp “Newrozlu, pirozlu” başlıklar atmaları size yol gösterecektir.
 

Yasemin eriyor, sesimizi duyan yok mu!


Narin bir kadın 42 yaşındaki Yasemin Karadağ ve çok hasta. 1,60 olan boyu 1,53’e düşmüş. Çünkü bir böbreği yok, diğeri ise yüzde 18’den az çalışıyor. Bu yüzden kemikleri eriyor. Ama hâlâ sekiz aydır kaldığı Bakırköy Kadın ve Çocuk Cezaevi’nden hastaneye nakli yapılmıyor.

Günden güne eriyor Yasemin.

Görüşlerini aldığım Adalet Bakanlığı kaynakları, Yasemin tutuklu olduğu için konunun inisiyatifleri dışında kaldığını, kararın hâkime ait olduğunu ve mahkemenin bu kararı “pekâlâ” alabileceğini söylüyorlar.

Tabii ki pekâlâ. Ama hâkimler üç beş rapor daha bekliyorlarmış, Yasemin’in en temel hakkını kullanabilmesine kanaat getirmek için.

Yasemin’in kardeşi Olcay Hanım’la konuştum. “Ablamı her görüşe gittiğimizde halsiz, ayakta duramaz buluyoruz. Yakın zamanda beyin kanaması geçirdi. Bir böbreği de yok. Mahkemeye sunulan raporlar da çok açık, bir çocuk bile okusa anlar ağır hasta olduğunu. Daha neyi bekliyorlar” diye dert yanıyor.

Talebimiz çok net sayın hâkimler, sesimizi duyuyor musunuz?

melihaltinok@gmail.com

TARAF

 

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim