Bir kez daha, İslamcılık!

24.05.2013 07:01

Özlem Albayrak

Yine hoş bir İslamcılık tartışması yürüyor. Önce İhsan Dağı Zaman'da Nerede O Eski İslamcılar (07/05/2013) ve İktidar İslamcılığı (10/05/2013) başlıklı iki yazı yazdı. İktidar ve İslamcılık kavramlarının varoluşsal olarak birbirine koşut olduğu tezinden çıkan Dağı, 'iktidarda kalarak İslamcılık yapmak mümkün mü?' sorusunu sordu.

Ardından Mümtazer Türköne geçen yılki İslamcılık tartışmasında da öne sürdüğü 'İslamcılar iktidara geldi, İslamcılık öldü' anlamına gelebilecek İdeolojiler Çökerken (19/05/2013) ve İslamcılıktan Geriye Kalan (21/05/2013) başlıklı yazıları yazdı. Gazetemiz yazarı Yasin Aktay ise, 20 Mayıs'ta yazdığı 'İslamcıların Vaatleri Arasında Hep Muhalif Olmak Yok' yazısında, meramını net şekilde başlıktan anlaşılabileceği biçimde ortaya koydu.

Buna, karınca miktarınca katkıda bulunmak bendenizi memnun ederdi; zira bugün 'öldü mü kaldı mı?' diye tartışılıyor olsa da, akıl-vahiy diyalektiğinin, akide-ahlak-siyaset sacayaklarının tahkiminin; müslümanın post-modern kaos ve çelişkiler içinde İslam olarak ve İslam kalarak ayakta durabilmesinin şifrelerini bulabilmenin; yeryüzüne 'hikmet' penceresinden bakmakla, 'tasavvuf ehli' şeklinde, 'inziva' modunda mümkün kılınabileceğinden emin değilim.

Öncelikle, İslamcılığın serencamını iktidara gelmek ve devlete hakim olmakla açıklayan bakış açısının; devletin mutlaklığı üzerine kurulduğunu ifade etmek gerek. Dolayısıyla fazlasıyla Hegelci bu perspektifin siyaseti bir parti programına kilitlemek ve o partinin iktidara gelişi sayesinde İslamcılığın öldüğünü savlamaktan başka çaresi, çıkar yolu zaten yok. Çünkü aynı bakış açısı, İslamcılık hareketiyle hükümet etmeyi karşıt konumlandırmış. Bu bakış açısına göre İslamcılık itirazcı, eleştirel olduğu ölçüde var; devlet olduğun anda İslamcılık biter, sadece devlet olursun.

Kimse kusura bakmasın, ama bu biraz arkaik gibi gözüküyor. Zira, devletlerin giderek küçüldüğü, siyasetin sadece siyasi partilerle ilişkili olmaktan çoktan çıktığı, sadece parlamentodan ibaret bir siyaset türünün toplumun gündeminde günbegün daha az yer tuttuğu, kamusal alanın giderek genişlediği ortadaysa ve tarih de bu yöne doğru akacak gibi gözüküyorsa, 'İslamcılığa ne olduğunu ya da olacağını' Hegelci yerine, Weberci perspektifle düşünmek belki daha rasyonel sonuçlar verebilir elimize…

Weberci derken kastettiğim elbette İslam dininden bir Protestan ahlakı çıkarma sosyolojisi yapmanın yollarını aramak değil; ama İslamcılık'a ne olduğu ya da olacağı konusunun; devlet üzerinden değil; ancak sekülarizm, Kur'ani olmaktan giderek uzaklaşan yeni ahlak biçimleri, kapitalizm konuları üzerinden anlaşılabileceği gerçeği. Zira İslamcılık siyasal alanda büyük bir başarıya ulaşmış olsa da, siyaseti üretenin de toplumsallık olduğu gözden kaçmamalı. Sözün özü, bir İslamcıyı devlet ya da iktidar sahibi olmak bozmaz, onu bozan düzen önerisinin tevhidi olup olmadığı ve önerdiği adalet-ahlak anlayışıyla tutarlı olup olmadığıdır.

'İslamcılar bundan 15 yıl önce demokrasiyi tağut olarak görüyordu, ne oldu da demokrasi sevdalısı oldular?' sorusu kendi mantığı içinde elbette önemli, ama tarihi İslamcılıktan çok öncesine dayanan ıstılah geleneği olmasaydı bugün kendi halkını kurşuna dizen, kadın ve çocukların üstüne kimyasal bomba atan Esed rejimini 'ulul emre itaat' gereği; uzaktan izliyor ve sırat-ı mustakime dönmesi için dua etmekle yetiniyor olurduk.

Dolayısıyla masum insanları öldüren Suriye rejimine yönelik bir yaptırım için, gayet Kur'an-i olan adalet ve ahlak duygusuyla yeryüzünün vicdanını harekete geçirmeye çalışmak 'ABD'ye gidip yardım istemek, dolayısıyla İslamcılığı bozulmak' anlamına gelmeyebilir; bilakis İslam lehine ve İslamcı bir tavır olarak da okunabilir. Kaldı ki, bu böyle olmasaydı da 'İslamcılık öldü' diyebilmek, sosyolojik açıdan yine de çok büyük bir iddia olurdu.

Dolayısıyla İslamcılığı sadece siyasi proje-program olarak değerlendirmek; onu biraz hafifsemek gibi gözüküyor bana. Çünkü bu, İslamcılığı tek dertleri sınıf atlamak olan, gizli ajandası olan bazı uyanık dindarların Kemalist düzenin gadrinden kurtulur kurtulmaz kabak çiçeği gibi açılması olarak kodlamak anlamına gelebilir ki, herhalde Doğu'daki serencamı oldukça görkemli geçmiş İslamcılığın, Türkiye'deki varoluş gerekçesi bu kadar basit, nefsi, arızi isteklerle sınırlı olamaz.

İslamcılık konusunda bir de geleneğe dönelimci'ler var ki, sanırım ağırlığı oluşturmaktalar. Onlar da şundan emin olabilir: Geleneğin yeniden yorumlanması onu teolojik alandan alıp ideolojik bir alana taşıyacaktır. Bu yeni ideoloji içinde bulunduğumuz derin post-modern kaosun tam ortasında, Katolik değerlerini yeniden yorumlayarak onu bir çalışma ahlakına dönüştüren Kalvin'in yaptığından bambaşka bir şey olacaktır. Batılılar geleneklerini modenizmle çatışma oluşturmayacak biçimde yeniden dolaşıma sokarken, onu ideolojikleştirdiklerini; kendi elleriyle liberalizmi var ettiklerini biliyorlardı. Peki, aynı dönüşüm İslamcılıkta neye tekabül edecektir? Doğrusu bendeniz, doğu geleneğinin yeniden üretilmek yoluyla bir ideolojiye dönüştürüldüğünde ortaya hoşumuza gidecek şeyler çıkacağından çok emin olamıyorum; bu kadar emin olmayı da doğru bulamıyorum…

YENİ ŞAFAK

 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim