1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Bir ’İç-İktidar Sürtüşmesi’ne Doğru mu?
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir ’İç-İktidar Sürtüşmesi’ne Doğru mu?

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Önce bir  değini: Üsküdar Belediyesi’nin Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde geçen hafta tertib olunan ’1960-80  İslamcı Dergiler Sempozyumu’yla ilgili yazının sonunda, Süleyman Arslantaş beyin başkanlığını yaptığı ’Tanıklıklar’ oturumunda -geçirmekte olduğum ağır bir soğuk algınlığına rağmen- bir konuşma yapmak zorunda kaldığımı ve sorulan suallere de cevab vermeye çalıştığımı belirtirken şöyle demiştim:

’(…) ’ümmetin birliğinin yeniden kurulabilmesi için, ve şiîlik / sünnîlik arasındaki mezheb farklılıklarının nasıl giderilebileceği’ üzerine bir soruyu cevablandırmaya çalışırken, mezhebler arasında, temelde itiqadî bir farklılık olmadığını; meydana gelen ayrılıkların, siyasî, tarihî ve diğer sebeblere ve uzun asırlarımızı dolduran düşmanlıklara dayandığını söyleyip sözlerimi noktaladım.

Hemen ardından, Süleyman Arslantaş bey, ’Hz. Ebu Bekr, H. Ömer, Hz. Osman’a, Hz. Aişe’ye hakaret eden, İmamet’e bağlılığı imanın şartı sayanlarla benim itiqadî bir farklılığım vardır..’ şeklinde hışımlı bir beyanda bulundu.

’Fakir’ de hemen‚ ’Ben şahsî anlayışlardan değil, itiqadî farklılık olmadığından sözettiğimi belirtip, benzer konularda, şiî müslümanların içinden nicelerinin de aynı acıyı duyduklarına bir örnek olarak, Hâşimî  Refsencanî’nin (…)’IŞİD/ DAİŞ ve diğer radikal unsurlar nereden çıktı?’ diye hayıflanıldığından hareketle, (…) Hz. Fâtimâ’nın vefat günlerinde okunan mersiyelerde Hz Peygamber’in sahabelerine hakaret edildiği ve bunun bir âdet değil, bir ibadet gibi yerine getirildiği’ şeklindeki yakınmasını ve ’Kur’an bize, aranızda nizalaşmayın, gücünüzü yitirirsiniz..’ diye yol göstermişken, ’Buna riayet etmediğimiz için, onbinlerce km. uzaklardan gelen emperyalist güçlerin gelip, müslüman coğrafyalarını bombardıman edebildikleri ve müslümanların bu duruma karşı çaresiz kaldıkları’ şeklindeki eseflenişlerini örnek olarak gösterip  (…)sözlerimi noktaladım.’ dediğimi aktarmıştım.

*

Bu yazıdan sonra Süleyman  Bey’den gelen bir cevabî notta aynen şöyle deniliyordu:

’SÜLEYMAN ARSLANTAŞ

20 Mart 2015 Cuma 14:33

Evet tekrar ediyorum. İmameti, masumiyeti ve takiyyeyi itikadi bir mesele olarak addeden; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Osman'a hakaret eden Kur'an’a rağmen müminlerin annesi Hz. Peygamberin son nefesini verdiği yatağın sahibi, Nur Suresinde Beraati bildirilen Hz. Aişe validemize iffetsizlik isnad eden iffetsizlerle benim kavgam var. Biline...’

’Kavgasını sürdüreceği’ni beyan eden Süleyman Bey kardeşim sanıyorum, ’temel itiqadî farklılıklar bulunmadığı’ şeklindeki ifademde kasdolunan temel / aslî değerlerin neler olabileceğini gözönünde bulundurmamış..

Çünkü, bunlar bazı şia hocaları tarafından, ’şiî müslüman olmanın gerekleri’ olarak değerlendirilmiş olsa bile, bunların, müslüman olmanın itiqadî temeli olarak esas alındığını ben bilmiyorum. Nice şia ulemâsı da, bu gibi konularla meşgul olmayı tavsiye bile etmemektedir. ’Fakir’ de, kitleleri birbirine daha bir düşürecek ve yanlışları, tartışma uslûbuyla değil, kardeşce ikazlarla gidermeye çalışmayı tercih edenlerdenim.

Süleyman Bey de bilir ki, Tevhîd inancı ve Nübüvvet müessesesidir, aslolan.. Bunun dışında, hattâ edeb sınırlarını bile zorlayan büyük yanlışlar yapılsa bile, bunlar tarih dönemleri içinde,  o andaki özel şartların etkisiyle meydana gelmiş bir takım şahsî anlayışlardır. Ve bu hal, sadece tek taraflı da değildir, iki taraflıdır. Uzun tarih dönemleri içinde ortaya çıkmış anonim söylentilerin çirkinliklerine bakacak olursak, herbirimiz birbirimizle daha bir savaşmak zorunda kalırız, bugünkü durum yetersiz bile kalır.

Bir inanç sisteminin temelinde birleşen insanlar, eğer duygularının esiri, kölesi değillerse, bir çok farklılık ve hattâ düşmanlıkları o aslî inanç potasında eritip, kendilerini yeniden şekillendirebilirler.

*

Yoksa, sadece duygularımızla hareket edecek olursak, bakınız, o yazım üzerine gelen bazı yorumlarda da şunlar dile getiriliyordu.. (Aynen aktarıyorum):

’Edip Yıldız / 20 Mart 2015 Cuma 14:07

"mezhebler arasında, temelde itiqadî bir farklılık olmadığı" da ne demek Allah aşkına?

*

Halil / 20 Mart 2015 Cuma 11:46

Hz. Fatima'nın Hz. ömer tarafından şiddete maruz kaldığıyla ilgili anlatılanların tümü efsane, mit, şii akidesini güçlendirmek için üretilmiş palavralar.
Ama Ya Hüseyin, Ya Zehra diyerek birilerinin kafir Esed ve zalim İbadi rejimini ayakta tutmak için Suriye'de Irak'ta binlerce, onbinlerce masumu katlettiği aşikar bir gerçek!

*

ahmet / 20 Mart 2015 Cuma 09:02

hz Fatma’ya şöyle oldu hüseyine böyle oldu.... gibi "tarih sayfalarında" kalması gereken ve çoğunun yalan olduğu açıkça belli olan "rivayet"lerden din ve mezheb olur mu...bu hem şia/ cı hem sünni/ci anlayışlar için geçerlidir. oturmuş 200 sene 300 sen sonra masa başı haberciliği diyebileceğimiz "rivayet kültürü" ne dayanan inançlar insanlığın hangi sorununu çözmüş... ağlama ... sızlanma... vahlanma... yuhlama.. öldüler... bittiler.. üzerine kurulan ideoloji sadece o dönemda çakılmış kalmıştır... bu güne gelememiştir... kıyamet günü sorgulanacağım alan alinin fatmanın hüseyinin ne olduğu nasıl olduğu ve ya buharinin müslimin ne yazdığı değildir... sadece kurandır... beni ne ilgilendiriyor.. emevinin yaptıkları .. bana ne kazandırıyor.. emevi-abbasi diktatörlerinin öldürdüğü mazlumlar... "mazlum" insanlardan ideoloji türeceksen... dünyanın dört bir yanında milyonlarca topağa gömülmüş gitmiş mazlum var hepsi birer hüseyin hepsi birer Fatma... ne yapalım yani... sabah akşam hüseyin hüseyin diye ağlayalım mı.. ağlamak ne işe yarıyor.. ağlamaktan din mi olur.
geçelim bunu.... bana savaşlar nasıl sona erdirilir... kölelik nasıl bitirilir... yoksulluk nasıl kaldırılır.. eğitim ... sağlık... açlık.... cinayetler.... haksız kazançlar... çevre.... yığınla insanlık sorununa ne yapacaksın onu söyle bana ... kuran bunlardan bahseder... hüseyin den hsandan bilalden ömerden bahsetmez. onlar birer ümmetti gelip geçtiler... bizimle hiç bir ilgileri kalmamıştır..

*

selman kurtuluş / 19 Mart 2015 Perşembe 14:45

sn. selahattin bey siz hiç araştırdınız mı Peygamberimiz (saas) in biricik kızı ciğer paresi Fatım tu Zehra (sa) nın nasıl öldü(rüldü)ğünü? Nasıl evinin yakıldığını, nasıl kapıyla duvar arasında sıkıştırılarak kaburgalarının kırıldığını, nasıl Muhsin adında bir çocuğunu düşürdüğünü, nasıl sillelerin önüne katıldığını?... ve bunların sonucunda şehedete ulaştığını ve hiç kimsenin mezarını bile bilmemesi için gece yıkanıp, kefenlenip, cenaze namazı kılınıp ve defnedildiğini biliyormusunuz?

Gerçekten Fahri kainat efendimizin yegane kızı, onu inciten beni beni inciten Allah ı incitir dediği Fatıma tuzzehra selamullahi aleyhanın kabri nerdedir bilen varmı?

*

Evet, koklamasına tahammül edilmesi zor zakkum çiçeklerinden bir demet.. Bunlar elbette önemsiz değil, ama, bunlar temel itiqadî değerlerimizin önüne geçer mi ve geçmeli mi? Eğer geçerse, herkes kılıcını bileylesin, kavga meydanına atılsın demekten başka bir yol kalmıyabilir.

(Bu acı konulara değindikten sonra, biraz da günlük bir mes’eleye eğilebiliriz..)

***

Bülend ve Tayyîb Bey sürtüşmesi’ne doğru mu?

Bülend Arınç, hissî / duygusal tarafı ağır basan bir siyasetçi olarak bilinir. Sık sık duygulanıp gözyaşını tutamaması bazan muhaliflerince alay konusu yapıldığı gibi, işlerine geldiği zaman da ’AK Parti’nin vicdanı..’ gibi ifadelerle övdükleri de biliniyor.

’Gezi Hadiseleri’ denilen o büyük karışıklık günlerinde, Kuzey Afrika ülkelerinde resmî bir ziyarette bulunan Tayyîb Erdoğan’ın yerine, Başbakan Vekili olarak o krizi nasıl zayıf yönettiği hatırlardadır. Neredeyse, ringe havlu atılıyordu..

*

Daha önce de, 2010 tarihinde Mavi Marmara Gemisi hadisesi patlak verince, yine resmî bir ziyaret için Latin Amerika ülkelerinde bulunan Tayyîb Erdoğan’a Başbakan Vekili olarak vekalet ederken, ilk anda ne diyeceğini kestirememiş, bu saldırıdan dolayı ilk tepkisini, ’Bundan dolayı, kimse bizden İsrail’le savaşacağıımızı beklemesin..’ gibi acaib bir lafla ortaya koymuştu; güya, kontrol dışı bir durum olmasın diye tedbir mahiyetinde..

F.G. konusunda ise, ikircikli tavırlarıyla dikkati çekiyordu, Arınç.. ’Muhterem Hoca Efendisi’nin kendileri aleyhine yaptığı onca hakaret ve bedduaları bir kenara koyuyor ve ’keşke M. Hoca Efendi bu tartışmaların dışında kalsa.. Ayrıca, bize yine beddualar etmiş; etmese de, bir-iki cümle cümle ile memleketi huzura kavuştursa.. ’ gibi, kendi yönetim yetkisini yetkisiz birisinin himmetine bırakmak gibi bir zaaf sergiliyordu.

*

AK Parti’nin Kızılcahamam’da yaptığı medyaya kapalı toplantılardan birinde, Başbakan Erdoğan’ın öğrenci evleri konusunda söylediği ileri sürülen sözler -sadece- Zaman’da yer alınca, Bülend Bey, hemen, ’Bu gibi asparagas / uydurma haberlerle meşgul olacak vaktimiz yok bizim..’ diyecekti.

Ama, ertesi gün, Tayyîb Erdoğan, ’Ben bilinen siyasetçi tiplerinden değilim. Bir söz ki, benden sâdır olmuştur, onun bedeli ne olursa olsun, onu kabullenirim.. Ben o öğrenci evleri hakkında konuştum ve aktarılanlar az bile.. Doğrusunu benden dinleyin şimdi..’ kabilinden bir açıklama yapıyor ve Arınç, müthiş açığa ve de muhalefetin diline düşüyordu.

Ve birkaç gün sonra, Erdoğan, Polonya’da, kendisi de Belgrad’da iken, Arınç, kendisine bağlı TRT’ye verdiği canlı yayında, ’Ben özgül ağırlığı olan birisiyim.. Benim yıpratılmamam gerekir.. Ben elbette o biliyordum  konuşmayı.. Ama, Hükûmet Sözcüsü olarak, bu gibi durumlarda hem ülkenin iç dengelerini düşünürüm, hem Hükûmetimizi, hem de Başbakan’ın yıpratılmaması gibi durumları.. Ve sonra sorulara, bütün bunları gözeten bir dikkatle, bir paket cevab veririm..’ diyerek, kendi tutumunu te’vil etmeye çalışıyor ve neredeyse istifa edebileceğinin işaretlerini veriyordu.

Ama, Arınç, Tayyîb Bey’in Polonya’dan dönüşünde yaptığı bir görüşmeden sonra ikna olmuş gibiydi ve doğması beklenen bir parti içi kriz atlatılmıştı. Denildiğine göre, Tayyîb Bey, ’O zaman eğer o konuşmayı yapmasaydım, mâlûm Cemaat’in adamları, Tayyîb Erdoğan’ın halka doğruları söylemediği, içerdeki konuşmayı reddettiği gibi iddiaları güçlendirecek video görüntülerini yayınlayacaklarının belgeleri’ni ortaya koymuş, Arınç da bir çok kere, Erdoğan’ın kendisini ikna ettiğini açıkça dile getirmişti.

*

Şimdi Bülend Arınç, yine öne çıkıyor.

Çünkü C. Başkanı Erdoğan, Ukrayna dönüşü uçakta medya mensublarına yaptığı açıklamada, özellikle ’Çözüm Süreci’ diye isimlendirilen konu etrafındaki bazı  rahatsızlıklarını, özellikle izleme heyeti oluşturulması konusundaki rahatsızlığını dile getirmiş ve psikolojik unsurlara dikkat edilmesi gerektiğini belirtmiş ve bir takım gelişmelerden haberinin olmadığını, medyadan takib ettiğini biraz da bir sitem veya serzeniş halinde ortaya koymuştu.

Bülend Arınç, yine hemen devreye girdi ve ’Çözüm süreci konusunda bugüne kadar atılan adımların bir noktası da izleme heyetinin oluşturulmasıdır. Hükümetimiz bunu uygun görmektedir. Kimin hangi görevleri yapacağı konusunda bir yol haritamız mevcuddur. Ülkeyi yöneten hükümettir, sorumluluk da hükümettedir.’ deyiverdi.

Bu, bir bakıma, Cumhurbaşkanı’na bir ayar vermek tavrı idi, her ne kadar bunu kendisi ’Cumhurbaşkanına nezaketsizlik sayarım..’ diye geçiştirmeye çalışsa bile, yaptığı odur.

’İzleme Komitesi oluşturulmasını (…)  Hükümetimiz uygun görmektedir. Kimin hangi görevleri yapacağı konusunda bir yol haritamız mevcuttur. Ülkeyi yöneten hükümettir, sorumluluk da hükümettedir.’ şeklindeki ifadelerin başka bir mânâsı yoktur herhalde..

Arınç, ayrıca, Tayyîb Erdoğan’ın sözlerini yalanlamak istercesine, ’Bugün yapılanlardan, yarın geleceğimiz noktadan sayın Cumhurbaşkanımızın habersiz sayılması mümkün değildir, her şeyi çok iyi bilmektedir Millî Güvenlik Kurulu toplantılarında veya bakan arkadaşlarımız tarafından ne zaman emretmişse kendisine bilgi sunulmaktadır. Ekran önünde konuşmasını uygun bulmuyorum..(...) Cumhurbaşkanımızın böyle konuşması hattâ hükümetimizi eleştiriyor noktaya gelmesi elbette hükümetimizi de yıpratabilir.(...) Dolayısıyla bu konuşma,  yani, 'Ben bundan hoşlanmadım' veya 'Bu hoşuma gitmedi', 'Ben bunu soğuk karşıladım' , 'Bunu sıcak karşıladım' şeklindeki beyanları kendi hissi beyanlarıdır, kendi düşünceleridir. Hükümetimizin yürüttüğü süreç, sorumluluk olarak hükümetimizin üstündedir..’  demeyi de ihmal etmiyerek..

Erdoğan ise  şöyle diyor: ’Bakın. Hükümetle Cumhurbaşkanı her an her konuyu görüşüyor diye bir şey yok. Yani olaya böyle abartılı yaklaşım doğru değil. O dediğiniz başkanlık sistemine geçtiğimiz zaman olabilir. Başkanlık sistemine geçmeden olmuyor. Orada kendi tasarruflarını kullanmışlar. ‘Hayırlı olsun’ demek düşer bana. Ama ben de, bu durumdan rahatsız olduğumu söyleme hakkına sahibim. Bunu söyledim.

Âkil insanlardan böyle bir grubun gönderilmesi konusu benim Başbakanlığım zamanında da gündeme gelmişti. Bana bunu sordular ve ben dedim ki ‘doğru bulmuyorum.’ Şimdi bu bilindiği halde, şu an böyle bir şey yapılıyorsa, konu bana sorulduğunda ben yine aynı şeyi söylemek durumundayım.

Nitekim, yine aynı şekilde, buna katılmadığımı söylüyorum. Niye katılmıyorum? Çünkü birileri hep bundan geçmişte prim yapmışlardır. Hatırlarsınız. görüştüğümüz bazı köşe yazarları dağa gitmiştir. Dağa gittikten sonra da kitabını yazmıştır ve o görüşmeden prim yapmıştır. (…), vakıa bu; şöhret basamaklarını daha kolay tırmanmak için böyle bir şey içerisine giriyorlar. Dolayısıyla bu husus istismara açık bir olay. Mesele, ne dediğini öğrenmek değil mi? Bunu öğrenmek için bunun siyasi temsilcisi olan parti üç temsilci seçiyor ve muntazaman kendisiyle konuşuyorlar. Başkalarının da gitmesine ne gerek var? Mesele, bilgi almak ve mesaj vermekse zaten bu yapılıyor.’

Evet, Erdoğan da bunları söylüyor.. Hükûmet’te olanların bu konuları onun kadar iyi tesbit edebileceklerini sanmıyorum, bir şahsî kanaat olarak.. Kaldı ki, Erdoğan, bu ’çözüm süreci’ne kendi hayatını bile koyduğunu söyleyecek kadar bağlı birisidir. Ama, bir yol kazasına uğramamak dikkatindedir de.. Çünkü öyle bir durum, herkes için bir facia olabilir.

S. S. Önder ve HDP’lilerin show yaparak ve gerekirse aba altından sopa göstermek istercesine laflarla netice elde etme havalarına aldırmayacak tek isim de Erdoğan’dır ve o sanırım, ülkenin tamamını düşünmekte arkadaşlarından daha geride değildir.

Anlaşılıyor ki, Hükûmet, C. Başkanı’nı, geçmişte o alışılmış cumhurbaşkanları gibi, ’Sen noter olarak tasdik etmekle mükellefsin, otur oturduğun yerde..’  diye frenlemek istiyor.

Bu yanlış.. Üstelik Erdoğan bunu meydanlarda söyleye söyleye, yüzde 52’nin oyunu alarak gelmişti. Eğer ülkenin yönetiminde söz sahibi olamıyacaksa, hesabını veremiyeceği uygulamaları sadece temaşa edecekse, o zaman o seçimin mânâsı nedir ki? Ki, o, devamlı olarak, alışılmış cumhurbaşkanı olmayacağını, konu mankeni durumuna düşmeyeceğini söylüyordu ve fiilen de Yarı Başkanlık sistemini uyguluyor.

Durumu, ’Başkanlık bize gelmez..’ diye eleştiren, hele de bunu mevcud kemalist-laik rejim adına söyleyenler,  ilk 27 yıl boyunca, M. Kemal ve İsmet İnönü’nün CHP liderliğini terketmeden, Cumhurbaşkanı yaptıklarını nasıl da hatırlamazlıktan geliyorlar?

’O da yanlış idi..’ diyorlarsa, öyle söyleyen siyasetçiler önce, kemalist yönetim tarzını reddetmelidirler. Tayyîb Erdoğan Başkanlık sisteminin gerekli olduğunu görmüş olup,  halktan yetki almış bir lider olarak, bu ihtiyacı, kendi düşünceleri doğrultusunda düzenlemek istemektedir. Bu da, öncekilerin hakkının olmadığı derecede onun hakkıdır. Çünkü, öncekiler halk tarafından seçilmemişlerdi.

Ama şimdi asıl ilginç ve tehlikeli olan, AK Parti yönetiminin Erdoğan’ın etki alanından çıkarak, kendiliğinden yönetim gücünü sergilemeye çalışmak istemesi ve bu yolda patinaj yapmaya başlamasıdır.

Bu da her bir siyasetçinin arzusu olabilir, ama, AK Parti’nin en büyük zaafı, hâlâ da, Tayyîb Erdoğan’ın yerine ikinci bir ismi koyamamış olması, onun  karizmasıyla durumu götürmesi ve sonra da ondan kurtulmaya çalışması.. Ve gelişigüzel konuşmak durumu bilinen Bülend Arınç’ın öne sürülmesi ise, yanlışın da ötesinde tehlikelidir. Çünkü, onun ve arkadaşlarının özgül ağırlığı her ne olursa olsun, Tayyîb Erdoğan’ın himayesi üzerlerinde olmasın, kendileri yok hükmüne düşüverir ve o özgül ağırlık iddialı balonlar  havada uçuşuverir.. Bu da Tayyîb Erdoğan’ın hareketinin en büyük zaaflarından birisidir. 

Sıkıntı, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini sağlamakla birlikte, anayasada gerekli yetki düzenlemelerinin yapılamaması ve yetki çatışmasına doğru gidilmesinden kaynaklanıyor. Bu durum, yeni Türkiye’nin eski elbisenin içine sığmamasının da bir yansıması olduğu kadar, yeni Türkiye’yi AK Parti’deki eski siyasetçilerin henüz tam kavrayamamış olmasının da neticesidir.  

YAZIYA YORUM KAT

6 Yorum