1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Bir Günde 4 Ülke ve Alpler’in Eteklerinde 4 Gün – 4
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Günde 4 Ülke ve Alpler’in Eteklerinde 4 Gün – 4

A+A-

14 MART: ALMANYA

Weilheim Fatih Camiî’nin misafirhanesindeki kanepenin üzerinde gözlerimi yeni bir güne açtığımda, ilk olarak sırtımda bir ağrı olduğunu hissettim ve saate bakmam gerektiğini düşündüm. Saat 09:30’tu. Bu durumda, sadece 1 saat 45 dakika uyumuştum demek ki. İyi de, nasıl oldu da böyle kendi kendime uyanabildim öyleyse? Normalde sabah uykusunu seven bir insanım, sanırım bende zaman mefhumu diye birşey kalmadı. Gündüzlerim gece oldu, gecelerim gündüz. Herkesin görebildiğini ben göremiyorum, hiç kimsenin göremediğini de ben görebiliyorum.

Gözkapaklarımda büyük bir ağırlık vardı, sanki şişmişler ve patlamak üzereydiler. Gerçi kendi suçum. Sabaha kadar MSN’in başından ayrılmazsan olacağı budur. Bir de kıyafetimle olduğu gibi uzanıp yatmışım, sadece montumu çıkarmışım ki sormayın. Öyle pısırık bir haldeyim ki, Türk Sineması’nın çektiği dinî filmlerdeki başrol oyuncular bile benden daha diri, daha canlı duruyorlardı, ekmek çarpsın ki.

Yerimden kalkar kalkmaz – bütün gece terlik olarak kullandığım, yani Elâzığlı olmanın tecrübelerinden yararlanarak topuklarının üzerine bastığım – ayakkabılarımın arkalarını tekrar düzeltip giydim ve hemen lokale doğru hareketlendim. Lokal ile benim yattığım misafir odası arasında mutfak vardı, önce o mutfaktan geçmem gerekiyordu. Mutfağa girince inanılmaz bir sürprizle karşılaştım: Karşımda muhteşem bir kahvaltı sofrası duruyordu. Belki hâlâ uyuyorum diye düşünerek parmaklarımla gözlerimi oğuşturdum. Hayır, gerçekti. İnanamadım, bu ne yaa?!

Hemen lokale koştum, kimse yoktu. Mescîde, büroya, her tarafa baktım. Camiîde hiç kimse yok. Her nasıl olduysa, yüzümü yıkamam gerektiğini akıl ettim. Sonra kahvaltı sofrasına geri döndüm. Sofrada ne yoktu ki? Yumurta, bal, reçel, peynir, kaymak, sucuk, çikolata ezmesi, pekmez, dilimlenmiş taze salatalık ve domates… Zengin mi zengin bir sofra! İnanın, Bolu şehrimizin Mengen ilçesinde bile bir yere misafir olsanız size böyle bir kahvaltı hazırlamazlar.

Sonra aklıma çay geldi. Ocağın üzerindeki çaydanlığa baktım, hemen gidip dokundum. Sıcacıktı ve içi çay doluydu, yeni demlenmişti. İnanamadım gerçekten.

Camiînin din görevlisi olan 59 yaşındaki Abdulaziz Ergün, evden benim için “kral sofrası” bir kahvaltı hazırlattırmıştı. Ardahan vilayetimizin Posof ilçesinden olan Abdulaziz Hoca, hemen bir üst katta oturuyordu, âîlesiyle birlikte camiînin üstünde ikamet ediyordu. Hayatımda yakından tanıştığım ilk Tatar kökenli insan olan Abdulaziz Hoca, bende, Tatar halkı ile ilgili çok müsbet intibâlar bırakmıştı. Bundan böyle yanımda Tatarlar’ın bahsi her geçtiğinde, aklıma mert, cömert ve iyi kalpli insanlar gelecek.

Karar verdim: Bir gün Tataristan bağımsızlık ilân ederse, bunu ilk tanıyan ben olacağım. Hatta böyle bir gelişmenin yaşanması halinde Haksöz’de “Tatarlar Bağımsızlık İlân Etti” adlı bir makale kaleme alacağım. Hem de gezdiğim Alp Dağları’nın tehlikeli yollarında, arabanın içinde yazacağım. Ola ki, Birleşmiş Milletler (BM) ve Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) makalemi sahiplenir,  yazımı İngilizce’ye tercüme eder ve “büyük bir talihsizlik” sonucu bu makalemi kendi yayın organlarında yayınlatmaya kalkarlarsa bundan büyük mutluluk duyacağım ve bu sevincimi beni seven – sevmeyen herkesle paylaşacağım.

Kahvaltımı yapıp sofrayı topladıktan sonra, not defterimi çıkardım ve içinden bir yaprak kopararak kâğıda şu notu yazdım: “Hocam, her şey için çok teşekkür ediyorum. İnşallâh günün birinde yolumuz bir şekilde yine kesişir. Bizi dûâlarınızda eksik etmeyin. Allâh’a emanet olun.” Bu notu sofraya bırakıp ayrıldım camiîden. 30 metre kadar öteye park ettiğim KIA marka (biz “kedi” diyoruz) arabama bindim ve doğuya doğru yolculuğa başladım. Yolda, Kardeşlik Çağrısı’nın “Nereye Bu Gidiş?” adlı CD’sindeki son ezgi olan “İmâm ê Me” isimli yanık Kürtçe eseri dinledim:

“Ey Zeyneba esraaa bistan,
Xwengaaa şehîîîd û mamostan,
Ey Zeyneba esraaa bistan,
Xwengaaa şehîîîd û mamostan,
Xwîn bıııbariiine ser destan,
Çu baaa Xwedaaa İmaaam ê me,
Çu ba Xweda İmam ê me,
Xwîn bıııbariiine ser destan,
Çu baaa Xwedaaa İmaaam ê me,
Çu ba Xweda İmam ê me.

Bêje bûlbûûûlan gûûûlên sor,
Bılaaa bıgrîîîn bı dor, bı dooor,
Bêje bûlbûûûlan gûûûlên sor,
Bılaaa bıgrîîîn bı dor, bı dooor,
Xweş bıııxwînım bı jêêêr, bı jor,
Çu baaa Xwedaaa İmaaam ê me,
Çu ba Xweda İmam ê me,
Xweş bıııxwînım bı jêêêr, bı jor,
Çu baaa Xwedaaa İmaaam ê me,
Çu ba Xweda İmam ê me.

Tû naaabêjiii İmam kanê,
Çımaaa nayiii Cameeeranê,
Tû naaabêjiii İmam kanê,
Çımaaa nayiii Cameeeranê,
Bıgriiin mezlûûûmê ciiihanê,
Çu baaa Xwedaaa İmaaam ê me,
Çu ba Xweda İmam ê me,
Bıgriiin mezlûûûmê ciiihanê,
Çu baaa Xwedaaa İmaaam ê me,
Çu ba Xweda İmam ê me.

Bavêêê feqîîîr û tûm jaran,
Dûjmııınê zûlm û zordaaaran,
Bavêêê feqîîîr û tûm jaran,
Dûjmııınê zûlm û zordaaaran,
Bûlbûûûlên gûûûlên baaaharan,
Çu baaa Xwedaaa İmaaam ê me,
Çu ba Xweda İmam ê me,
Bûlbûûûlên gûûûlên baaaharan,
Çu baaa Xwedaaa İmaaam ê me,
Çu ba Xweda İmam ê me.”


“Almanya’nın en bol suya sahip olan gölü” ünvanına sahip bulunan Starnberg Gölü (Starnbergersee), geceyi geçirdiğim Weilheim in Oberbayern kentine yalnızca 13 km mesafedeydi. Bugün ilk iş olarak, daha önce hiç görmediğim bu gölü görmek istiyordum. Weilheim ilçesine bağlı olan ve göl kıyısında bulunan Seeshaupt köyüne gittim, göl kenarında arabayı park edip başladım gölün tadını çıkarmaya. Göl kenarında biraz yürüdüm ve resimlerini çektim.

 Starnberg Gölü’nün güney kıyısında bulunan Seeshaupt, Bavyera (Bayern) eyaletinin, merkezi başkent Münih (München) olan Yukarı Bavyera (Oberbayern) ilinin Weilheim in Oberbayern ilçesine bağlı olan bir köydür. 2 bin 896 nüfûslu köy, 29, 97 km ²’lik bir alanı kapsar ve km²’ye 97 kişi düşer. Deniz seviyesinin 597 m üzerinde kurulu olan köy, gölün en güney kıyısında kurulmuş olan bir yerleşim birimidir. 740 tarihinde kurulan Seeshaupt, 1803 yılındaki “sekülerleşme”ye kadar yalnızca rahiplerin, papazların ve diğer kilise elemanlarının ikamet ettiği bir köy idi. Son 40 yıl içinde yapılan nüfûs sayımlarında köyün nüfûsu 1970’te 2 bin 92, 1987’de 2 bin 545, 2000’de 2 bin 727 ve 31 Aralık 2006’da ise 2 bin 896 olarak tesbit edildi.

Bavyera’nın güneyinde, eyalet başkenti Münih ile Avusturya sınırı arasında bulunan Starnberg Gölü, adını en kuzey noktasında bulunan Starnberg kentinden alır (Bizdeki Van Gölü’nün adını Van kentinden alması gibi). Gölün eski adı “Wirmsee” (Wirm Gölü) idi ve bu, göl sularını besleyen tek akarsu olan Wirm Nehri’nden (nehrin adı da değişti ve şimdi “Würm” oldu) geliyordu. 1962 yılında gölün adı değiştirilerek şimdiki ismi verildi. Göl üzerindeki tek ada, batı kıyısına yakın, Possenhofen köyü karşısında bulunan “Roseninsel” (Gül Adası) isimli minik bir adadır.

Deniz seviyesinin 596 m üzerinde bulunan göl, 56, 36 km²’lik bir alanı kapsar. “Almanya’nın en bol suya sahip olan gölü” ünvanına sahip ( 2, 998 km³) bulunan ve dikey bir şekli olan  Starnberg Gölü’nün uzunluğu 20, 2 km, genişliği ise yalnızca 4, 66 km’dir. En derin yeri 127, 7 m olan göl, aynı zamanda tüm Almanya’nın en derin gölleri arasında yer alır. Göl, 1976 yılında imzalanan “Ramsar Konvensiyonu” ile “doğal koruma alanı” ilân edilmiştir. Gölün diğer bir özelliği de, Almanya’nın en temiz beş gölünden biri olmasıdır.

Starnberg Gölü’nün adının Bavyera dışına taşması ve gölün dünya çapında meşhur olmasına yol açan olay, Kral II. Ludwig’in 1886 yılında bu gölde boğularak ölmesidir. Bu skandal, göl tarihinde yaşanmış en ilginç olaydır. Olay yerinde bugün II. Ludwig anısına küçük bir manastır inşa edilmiş, boğulduğu noktaya tahtadan bir haç dikilmiştir.

Göl zengin balık çeşitleriyle nam salmıştır ve buradaki balıkçılığın tarihi 30 bin yıl kadar geriye gider.

Gölden ayrıldıktan sonra yoluma devam ettim. Otoyolda değil, normal yolda araba kullanıyordum ve yerleşim birimlerinin içinden geçiyordum. Penzberg kentinin içinden geçerken, yolun sol kenarında gözüme çarpan çok ilginç bir yapı oldu; son anda gördüğüm bu yapı üzerine, 100 m kadar geçmiştim ki dönüş aldım ve binanın önüne gelerek park ettim. Ne Avrupa’da, ne de Türkiye’de benzerini gördüğüm, ilginç mimarisi olan bir camiîydi bu.

Ben bu kentte, burada böyle bir camiî olduğunu bilmiyordum, tesadüfen / tevafuken karşıma çıkmıştı. Minaresi betondan değil, demirdendi ve yazı şeklindeydi, Qûr’ân Alfabesi’yle “Ezan-ı Mûhâmmedî” yazılmıştı. Camiî, mimarî olarak Arap ülkelerindeki camiîlere benziyordu. Bu camiîyi araştırmalıydım, hakkında bilgi almalıydım. Fotoğraf makinem ve not defterim haricindeki her şeyi arabanın içinde bırakıp dışarı çıktım. Arabanın kapısını kilitledim ve önce dışarıdan camiîyi ve çevresini biraz süzdüm. Resimlerini çektim. Sonra “Bismillâh” deyip girdim içeri.

İçeride karşılaştığım herkesten “yetkili kişi” sora sora yönetim bürosuna ulaştım. Beni bir erkek ve bir de bayan karşıladı. Çok sıcak ve dostça bir “hoşgeldiniz”den sonra oturduk. Daha kim olduğumu bile öğrenmeden “Was trinken Sie?” (Ne içersiniz?) diye sordular. Canım da öyle bir çay çekiyordu ki, sormayın! Çay istedim. Telefon ahizesini kaldırıp üç bardak çay istediler. Hepsi bana diye sevinmiştim ama çaylar gelip masaya konduktan sonra anladım ki herkese bir bardak düşüyormuş.

Onlara kendimi tanıttım, ancak kendim hakkında neler anlattığımı açıklamayacağım (Haksöz’le aramdaki hukuktan dolayı yazı göndermediğim diğer siteler bile henüz buna hazır değil). Onlar da “nacizane” olarak kendilerini tanıttılar, tabiî ki.

Bu camiînin özelliği, yani “iç görünmeyentisi”, dış görüntüsünden daha ilginç. “Islamisches Forum Penzberg” (Penzberg İslam Forumu) adlı bu camiînin Makedonyalı müslümanlara ait bir camiî olduğunu öğrendim. Ben de kendime “gazeteci” deyip ortalıkta hava atıyorum, meğer bu camiînin ünü Almanya dışına bile taşmış durumda. Kurulduğu tarihten (2005) beri Alman ve göçmen medyanın birçok kez gündemine gelen, hatta kendisiyle birlikte Penzberg kentini de meşhur eden bu camiîden benim haberim bile yoktu bugüne dek. Gazeteciliğim de tıpkı yazarlığım gibi, anlayacağınız. Bu sıfatları taşıyoruz ama bunlardan başka her şeye benziyoruz.

Birlikte çay içip sohbet ettiğim iki kişiden, erkek olanı cemiyetin müdürü, bayan ise cemiyetin müdür yardımcısı. Penzberg İslam Forumu’nun müdürü olan 35 yaşındaki Bünyamin İdriz, Balkan coğrafyasından bir kardeşimiz. Kendisi, Makedonya’nın başkenti Üsküp’ten (BM, NATO ve Yunanistan’a inat ben “Makedonya Cumhuriyeti” diyorum). Bünyamin kardeş yalnızca cemiyetin müdürlüğünü yapmakla kalmıyor, aynı zamanda camiînin imâmı (Bunlar Türkler gibi “din görevlisi” demiyorlar, “imâm” diyorlar). Hem Almanca’yı, hem de Türkçe’yi mükemmel derecede güzel konuşuyor.

İslam Forumu’nun müdür yardımcısı olan 30 yaşındaki Gönül Yerli ise Türkiyeli. Gönül Hanım, Sivas vilayetimizden (O da Türkçe biliyor).

Gönül Hanım Sivaslı olduğunu söyleyince hemen “Bu sezon şampiyon olacak mıyız?” diye sordum. Böyle bir soruyu hiç beklemediği için şaşırdı tabiî ki, “İnşallâh” dedi. Ben ise, “Bir Anadolu takımı uzun zamandır şampiyonluğa bu kadar yaklaşmamıştı. En son Gaziantepspor insanları heyecanlandırmıştı, ama sonunu getirememişti. Bu sezon Sivasspor mükemmel bir futbol oynuyor. Mehmet Yıldız gibi çok yetenekli bir oyuncuları var. Vallâh niye yalan söyleyeyim, Sivasspor’un maçlarını dünya gündeminden bile daha fazla takip ediyorum. Sivasspor’a destek olmak için, bu sezona mahsus olmak üzere Beşiktaş’ı bile bıraktım” dedim. Güldük.

Açıkçası Sivaslı ablamız futbol muhabbetinden pek hoşlanmıyordu, futbola ilgisi yoktu. Fakat buna rağmen belli etmemeye çalışıyor, heyecanımı paylaşıyordu. Bana, “İbrahim Bey, lütfen daha gerçekçi ve önemli gündemlerle meşgul olunuz ve bizleri meşgul ediniz” demek  gibi bir saygısızlığı aklından bile geçirmiyordu. Çünkü Gönül Hanım erkekçe davranıyordu; “devrimci” ve “ıslahatçı” olmaktan daha öncelikli olan kişilik gelişiminin “ahlâklı bir müslüman” olmak olduğunun bilincine varmıştı.

Penzberg’i daha önce hiç duymadığımı ve bu camiîden ilk kez haberdar olduğumu söylediğimde, ikisi de çok şaşırmıştı. Zira “gazeteci” olduğumu tanışmamızın başında söylemiştim. Anlam verememişlerdi. Hatta, Penzberg’den bugüne dek haberim olmadığını söylediğimde, Makedonyalı Bünyamin Hocam, bana, “siz nasıl gazetecisiniz?” dedi. Eh, “siz nasıl gazetecisiniz?” lafını işitince dondum kaldım elbette ki. Sanırım bu, Balkan coğrafyasına özgü bir açıksözlülük olsa gerek. (Benim hakkımda böyle açıkyürekli bir yorumu, kendileriyle akraba olduğum Haksöz okuyucuları bile yapmadılar bugüne dek)

Benim “nasıl bir gazeteci” olduğum konusu üzerinde durmadık, bu camiînin “nasıl bir camiî” olduğu konusuna girdik. Kardeşlerim, bana camiînin her tarafını gezdirdiler ve bilgi verdiler.

Penzberg İslam Toplumu (Islamische Gemeinde Penzberg e. V.) cemiyetine bağlı olan teşkilât 1993’te kısa adı IGMG olan İslam Toplumu Millî Görüş (Islamische Gemeinschaft Milli Görüs) teşkilâtının yardımıyla kuruldu, fakat kısa süre sonra onlardan ayrıldı. Teşkilâtın merkezi olan Penzberg İslam Forumu (Islamisches Forum Penzberg) adlı bu camiî ise Bischler Caddesi üzerinde 2005 yılında ibadete açıldı. Teşkilât, kendisini “bağımsız bir İslamî kuruluş” olarak tanıtıyor. Kurucu üyeleri 9 ayrı ülkeden müslümanlardan oluşuyor. Bunlar Makedonya, Bosna – Hersek, Kosova, Almanya, Türkiye, Suriye, Pakistan, Afganistan ve Mısır’dan gelen müslümanlar. Toplam 3 bin m²’lik bir arsa üzerinde kurulu olan camiînin kullanım alanı 1700 m².

Camiî bünyesinde halka açık kütüphane, 2 ayrı okul, anaokulu, 2 büro, 2 büyük salon ve misafirhane bulunuyor. Kütüphanede birçok dilde olmak üzere 6 bin adet kitap var. Camiînin kütüphanesi, her şehirde bulunan ve devlete ait olan “şehir kütüphaneleri”nin (Stadtbücherei) haricinde, “Almanya’nın halka açık yegane kütüphanesi” durumunda. Tıpkı şehir kütüphanelerinde olduğu gibi burada da kitap kiralanabiliyor. Bu uygulama Almanya genelinde yalnızca devlete ait kütüphanelerde ve bir de bu camiînin kütüphanesinde var. Camiîde iki ayrı okul bulunuyor. Bu okullardan biri kurslar için kullanılıyor, diğerinde ise dinî eğitim veriliyor. Bunların haricinde ayrıca resmî olarak tanınan anaokulu (Kindergarten) mevcut ve okul öncesi çağdaki çocuklar bu anaokulunda müslüman eğitimcilere teslim ediliyor.

Görkemli bir mimarisi olan camiînin yapımı, tam 3 milyon 200 bin Avro’ya mal oldu. Bunun 2 milyon 500 bin Avro’luk büyük bölümünü tek başına, Birleşik Arap Emirlikleri şeyhlerinden, Eş- Şariqa Emiri Dr. Sultan bin Mûhâmmmed el- Qasımî karşıladı. Geriye kalan 700 bin Avro’luk tutarı ise toplam 117 kişi ödedi (erkekler 5’er bin Avro, kadınlar 2 bin 500’er Avro).

Camiînin minaresi yazı olarak tasarlanmış ve demirden. Minare aşağıdan yukarıya doğru Qûr’ân harfleriyle “Ezan-ı Mûhâmmedî” içeriyor. Camiînin dışına bir de anıt şeklinde yapılmış bir eser var ki, görenleri adeta büyülüyor. Betondan yapılmış olan bu yapıt, iki yana açılmış bir kitap. Kitabın sağ tarafında Arapça, sol tarafında ise Almanca olarak “Fâtiha Sûresi” yer alıyor. (İlgi duyan okuyucularımız, camiînin kendine ait internet sitesini ziyaret edebilirler: www.islam-penzberg.de )

Emir Dr. El- Qasımî, camiînin 2005 yılındaki açılış törenine bizzat katılmak üzere bu kente geliyor ve açılışını Penzberg Belediye Başkanı Hans Mummert (SPD) ile birlikte yapıyor.

Bavyera eyaletinin, merkezi başkent Münih olan Yukarı Bavyera ilinin Weilheim in Oberbayern ilçesine bağlı olan bir köy olan Penzberg, deniz seviyesinin 596 m üzerinde kurulmuştur. 16 bin 119 nüfûslu köy, 25, 73 km ²’lik bir alanı kapsar ve km²’ye 626 kişi düşer. Kömür madeni ile meşhur olan ve 1275 yılında kurulan köy, Starnberg Gölü’nün 10 km kadar güneyindedir. Köydeki kömür madenleri 1966 tarihine kadar devlet tarafından, bu tarihten sonra MAN firması ve 1970’li yıllardan itibaren ise Boehringer Mannheim adlı ilaç şirketler zinciri tarafından işletildi. Günümüzde ise bu işi Roche Diagnostics yapmaktadır.

Bünyamin İdriz ve Gönül Yerli ile vedalaşıp biribirlerimize telefon numaralarımızı ve mail adreslerimizi verdikten sonra ayrıldım onlardan. B 472 yolu üzerinde yolculuğuma devam ettim. Daha ikinci vitese geçer geçmez elim CD’lere gitti. Hemen müzik açacaktım. Dünyada 852 milyon insan açlık sınırının altında yaşarken, dünyanın 36 ülkesinde açlık varken, sadece Afrika'da her akşam 33 milyon çocuk karnı aç yatağa girerken, her 3 saniyede bir çocuk, her dakika 12 çocuk, her gün 25 bin çocuk, her yıl 5 milyon çocuk açlıktan ölürken, dünyada çoğu kız çocuğu olmak üzere 120 milyon çocuk "bir okulun içini" hiç görmemişken, kendine “müslüman” diyen bir Arap şeyhinin cüzdanından bozuk para çıkarıp çocuğuna harçlık verir gibi cebinden 2, 5 milyon Avro’yu çıkarıp bir camiî yapımına hediye edebilmesi gerçeği karşısında şaşkın haldeydim. Bu şaşkınlık sonucu olsa gerek, Kardeşlik Çağrısı’nı dinlemekten vazgeçtim ve o CD’yi çıkarıp kenara koydum. Yerine Grup Yürüyüş’ün “Umuda Yürüyüş” adlı CD’sini çaldırmaya başladım. İnsan olduğum için adeta utanıyordum; CD’deki en sevdiğim eser olan ve 4. sırada bulunan “Ben İnsanım” adlı ezgiye kaptırdım kendimi. Söz ve müziği sevgili Yaşar Burak’a ait olan bu şarkı, ne kadar da güzel bir parçaydı ve sözleri ne kadar da anlamlıydı. En önemlisi, sevgili kardeşim Mehmet Ali Aslan ezgiyi öylesine hoş okuyordu ki:

“Bak ülkeeeeeemeeeee, paramparçaaaaa,
Kim çizmiiiiiiiş buuuuuuuu sınıııııırlarıııııı?
Bak ülkeeeeeemeeeee, paramparçaaaaa,
Kim çizmiiiiiiiş buuuuuuuu sınıııııırlarıııııı?
Kavuuuuşacaaaaak bir gün elbeeeeeeet,
Ayrıııııı düşmüüüüüş ellerimiiiiiz,
Kavuuuuşacaaaaak bir gün elbeeeeeeet,
Ayrıııııı düşmüüüüüş ellerimiiiiiz.

Ben Çeçeeeeeenim, ben Araaaaaabııım,
Kürd’üm, Türk’üüüüm, ben insaaaaanım,
Düşmanımız biiiiiir, zâlimlerdiiiiiiiiir,
Ben ümmeeeeetim, müslümaaaanım.

Bak dağlaaaaaaaraaaaa, bak rengiiiiineeeee,
Kızıl kaaaaanaaaaa boyanmışlaaaaaar,
Bak dağlaaaaaaaraaaaa, bak rengiiiiineeeee,
Kızıl kaaaaanaaaaa boyanmışlaaaaaar,
Filistiiiiiin’deeee, ah Iraaaak’taaaaa,
Kürdistaaan’daaaaa, Çeçenyaaaaa’daaaa,
Ölen beeeeeniiiiim cephelerdeeeeeee,
Yanan beeeeeenim ateşlerdeeeeeee.

Ben Çeçeeeeeenim, ben Araaaaaabııım,
Kürd’üm, Türk’üüüüm, ben insaaaaanım,
Düşmanımız biiiiiir, zâlimlerdiiiiiiiiir,
Ben ümmeeeeetim, müslümaaaanım.

Ben Yasiiiiiiniiiiim, ben Yahyââââââ’yıııım,
Şikaaaaaakîîîîî’yim, Musaaaaawîîîîîî’yim,
Ben Yasiiiiiiniiiiim, Rantiiiiiisîîîîî’yiiiiim,
Şikaaaaaakîîîîî’yim, Musaaaaawîîîîîî’yim,
El- Hâliiiiiiiiiil’iiiiim, El- Aqsaaaaaaaa’yıııııım,
Felluceeeeeee’yim, Halepçeeeeeeee’yim,
El- Hâliiiiiiiiiil’iiiiim, El- Aqsaaaaaaaa’yıııııım,
Felluceeeeeee’yim, Halepçeeeeeeee’yim.

Ben Çeçeeeeeenim, ben Araaaaaabııım,
Kürd’üm, Türk’üüüüm, ben insaaaaanım,
Düşmanımız biiiiiir, zâlimlerdiiiiiiiiir,
Ben ümmeeeeetim, müslümaaaanım,
Ben Çeçeeeeeenim, ben Araaaaaabııım,
Kürd’üm, Türk’üüüüm, ben insaaaaanım,
Düşmanımız biiiiiir, zâlimlerdiiiiiiiiir,
Ben ümmeeeeetim, müslümaaaanım.”

Miesbach kentine varınca şehir merkezine doğru sürdüm arabayı. Carl Feichtner Dairesi 15 adresinde bulunan ve DİTİB’e ait olan Miesbach Mevlânâ Camiî’ne gittim. Camiîde din görevlisi Vanlı Mehmed Mehdi Kulaz ve cemaat ile tanıştım. Cuma namazına henüz bir buçuk saat vardı. Niyetim aslında burada yarım saat kadar kalıp yola devam etmek, Cuma’yı başka bir kentte kılmaktı. Fakat camiîdeki kardeşlerimizden aldığım bir bilgi üzerine planımı değiştirdim. Cemiyetin başkanı, Elazığ – Karakoçanlı’ydı. ALLÂH-Û EKBER!... Muhteşem bir sürpriz benim için.

Kendine ait işyeri olan başkanın şu anda işte olduğunu, fakat Cuma’ya mutlaka geleceğini söylediler. Hemen telefon açıp, ilk etapta bu şekilde tanışmamı istediler. Numarayı çevirip başkana olayı anlattılar, başkan da telefonu derhal bana vermelerini istedi. Aldım ve başladım hemşehrimle sohbete:

- Selâmun aleykum, başkanım!

- Ve aleykum selâm ve rahmetullâh!

 - Başkanım, tû kijan gûndê Dep’êyi? ( Başkanım, sen Karakoçan’ın hangi köyündensin?)

- Ez j’Qılotyan’ım. Tû? (Ben Çalıkaya köyündenim. Sen?)

- Ez ji j’Oxçîyan’ım. (Ben de Okçular köyündenim.)

- J’Oxçîyani? Xanıma mın j’Oxçî’ye. Tû jı mala kêyi? (Okçularlı mısın? Benim hanımım da Okçu’dur. Sen hangi âîledensin?)

 Ez kûrê Heci Resul’ım. Xwerziyê Hafız ê Kwîrım. Hafız xalê mıne. (Ben Hacı Resul’un oğluyum. Kör Hafız’ın yeğeniyim. Hafız benim dayımdır.)

- Na rast? Ser seran û ser çavan hati! Hemiyan nasdıkım, bavê te ji pır xweş nasdıkım. Setemê ziyareta bı xêr? (Ciddi misin? Başım gözüm üstüne gelmişsin! Hepsini tanırım, babanı da çok iyi tanıyorum. Sebeb-i ziyaretin hayırdır?)

- J’bo kar hatım. Rojnamewan û nviskarım. (İş için geldim. Gazeteci yazarım.)

- Maşallâh. Nımêja Înê ez mızgeftêdame. Bısekıne, nere. (Maşallâh. Cuma namazında camiîdeyim. Gitme, bekle.)

- Serseran. Dılşa dıbım. (Başüstüne. Memnun olurum.)

Cuma namazı için abdestlerimizi alıp mescîdde oturduğumuzda ve hocanın vaazını dinlemeye başladığımızda başkanımız henüz gelmemişti. Dört gün sonra (18 Mart) Çanakkale Savaşı’nın 93. yıldönümü olduğundan hutbenin konusu buydu. Bu arada peyderpeyh yeni insanlar gelip yerlerini alıyor ve cemaatin arasına karışıyordu. Herkes gibi pürdikkat hocayı dinlerken, son derece temiz ve şık giyinmiş, “tam bir beyefendi” diyebileceğim, takım elbiseli, kravatlı bir bey mescîde girdi. Bir yandan özellikle ön taraflarda kendine yer ararken, bir yandan gözlerini cemaatin arasında gezdiriyor, birini aradığını özellikle belli ettiriyordu. Ben de o gün, tıpkı her 21 Mart öncesi Cizre’ye gelen Reuters muhabirleri gibi “pejmurde” bir şekilde giyinmişim – misafir olmasam Ümmet-i Mûhâmmed bu kıyafetimle beni mescîde bile sokmaz – ve yetmiyormuş gibi, sanki çalıp götüreceklermiş gibi fotoğraf makinâmın çantasını sol kolumun içinde tutmuşum ya, başkan pozisyonu görür görmez bunun “9 kusurlu hareketten biri” olduğunu anladı tabiî ki. Hemen tatlı bir gülümseme gönderip selâm verdi ve olduğu yerde çömelip oturdu. Rüşvet kabul edip aldım selâmını.

Carl Feichtner Dairesi 15 adresinde bulunan Miesbach Mevlana Camiî’nin gerçekten hem iç, hem de dış mimarisi çok güzeldi.  Miesbach cemiyeti, 1989 – 2003 yılları arasında şehrin başka bir noktasına kiracı olarak kalıyordu. 2003 yılında mülkiyeti DİTİB’e ait olan Mevlana Camiî inşa edildi. Ancak camiînin resmî açılışı, yapıldıktan dört yıl sonra, Kasım 2007’de yapıldı. 1800 m²’lik bir alan üzerinde bulunan ve yapımı 1, 5 milyon Avro’ya mal olan Miesbach Mevlana Camiî’nin kullanım alanı 800 m². Camiî bünyesinde çay ocağı, kütüphane, 3 tane lojman, Qûr’ân kursu, yönetim bürosu, misafirhane, kantin, market, gençlik lokali, spor etkinlikleri için salon, bayanlar için konferans salonu, bilgisayar odası ve 25 araç kapasiteli park yeri bulunuyor.

150 kayıtlı üyesi bulunan Mevlana Camiî, hem Osmanlı, hem de Bavyera mimarisi örnek alınarak yapılmıştır. Yarı kubbe iç balkonu bayanlar için ayrılmıştır, kavisli bir kubbedir. Mescidin içi Türkiye’den gelen iki kardeş tarafından Osmanlı hat sanatı usulüyle boyandı. Minder, mihrab ve kürsü Türkiye’nin Yalova ilinden getirtilen çok değerli bir gül ağacından yapıldı. Cafer Altıntaş ustanın maharetli ellerince yapılan minder, mihrab ve kürsünün malzemeleri ise çok özel bir malzeme olduğu için Afrika’dan getirtilen, Güney Afrika’daki Kawazingo türü bir ağaç olan Mahagoni ağacından (Türkiye’de “gül ağacı” diyorlar) yapıldı. Mahagoni’nin sert ve dayanıklı bir özelliği vardır, yüzyıllarca dayanabilecek bir ağaçtır. Hepsi de işlemelidir, sanatsal motifler verilmiştir. Camiînin penceresi yine Türkiye’den çift katlı, içinde Osmanlı hat sanatı olan renkli cam olarak yapılmıştır. Abdesthane ise şadırvan şeklindedir.

Miesbach Mevlana Camiî, Avusturya sınırına 24 km, Schlier Gölü’ne 9 km, Tegern Gölü’ne 12 km ve Bavyera’nın başkenti Münih’e ise 46 km mesafede bulunuyor. (Daha ayrıntılı bilgi almak isteyen okuyucular camiînin kendi web sitesini ziyaret edebilirler: www.ditib-miesbach.de)

Namazdan sonra başkanla sarılıp merhabalaştık ve tanıştık. Başkan benim babamı, annemi, kayınbabamı, büyüklerimi çok iyi tanıyordu ama aramızdaki yaş farkından dolayı beni tanımıyordu. Miesbach Mevlana Camiî Başkanı Süleyman Kaynak, 50 yaşında ve Elâzığ vilayetimizin Karakoçan ilçesinden. Tam 35 yıldır bu kentte yaşayan başkan Kaynak, “gerçek bir Miesbachlı”dır. Ticaretle uğraşan başkanımız, çevresinde sevilen ve sayılan bir şahsiyet. Hangi kesimden ve hangi fikirden olursa olsun, herkesin hürmet ettiği ve sözüne güvendiği bir insan. Türk, Kürt, Laz, Alevî, Sünnî, sağcı, solcu, İslamcı, laik, Atatürkçü, “alt kimlik” olan etnik milliyetçi ve “üst kimlik” olan çetnik milliyetçi, herkes ama herkes O’nu seviyor, herkes O’nu sahipleniyor. Sözün kısası, tam bir Karakoçanlı! Zaten bu ilçeden çıkan insanlar genelde böyle oluyorlar (“Karakoçanlı olduğumuz için gurur duyduğumuz 3 şeyden biri” budur ancak “tevazu” olsun diye Ropörtaj’da buna değinmedik). Başkanın hanımı da benim köylüm ve uzaktan akrabammış zaten.

43 yaşındaki din görevlisi Mehmed Mehdi Kulaz ise Van ilimizin Gürpınar ilçesinden olup bir yıldır burada görev yapıyor. Mehmed Mehdi Hoca, Bursa Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu. 2 Ağustos 2007’de Almanya’daki görevine başlayan hocamız, evli ve iki çocuk babası olup burada âîlesiyle birlikte yaşıyor.

Namazdan sonra bol bol sohbet ettik. Başkan illâ “yemeğe gidelim” dedi ama eşeklik edip bu teklifi reddettim. Bu kez, “seni bırakmam, bu gece misafirimsin” diye tutturmaz mı? Ne diyeceğimi şaşırdım. Burada, başkanının Karakoçanlı olduğu bir cemiyetle karşılaşacağımı bilseydim, geceyi Weilheim’da geçirir miydim hiç? “Başkanım, çok isterdim ama gerçekten yapamam. Gezmem gereken bölgeler var. Ama söz, bu teklifine karşılık vereceğim ve başka bir zaman mutlaka senin misafirin olacağım” dedim. Bunun üzerine başkan, “tamam o zaman, en kısa zamanda seni tekrar buraya bekliyorum” dedi ve eve döndüğümde, kendisiyle aynı yaşlarda olan kayınbabama çok selâm söylememi tembih etti. (Başkana verdiğim sözü gerçekten de henüz bir ay bile geçmeden yerine getirdim ve 10 Nisan günü, İtalya’ya yaptığım seyahatten döndükten sonra özellikle bu kente uğrayıp başkanıma misafir oldum)

Avusturya sınırına 24 km mesafede bulunan Miesbach, 11 bin 149 kişilik bir nüfûsa sahip ve 32, 35 km²’lik bir alanı kapsıyor. Deniz seviyesinin 697 m üzerinde bulunan ve trafik remzi “MB” olan Miesbach, merkezi eyalet başkenti Münih olan Yukarı Bavyera ilinin bir ilçesi durumundadır. Güneyinde Tegern Gölü ve Schlier Gölü ile Almanya – Avusturya sınırı bulunan kent, Avusturya sınır kapısı ile Münih kentinin tam ortasında yer alır. Kent, 1114 yılında kurulmuş bir yerleşim birimidir. 1918’de Kral III. Ludwig tarafından kendisine “şehir” statüsü verildi.

Bu tür bilgilerin bizim sitenin okuyucularını pek ilgilendirmeyeceğini bildiğimden ayrıntıya girmiyorum ve hemen, onları çok yakından ilgilendirecek anekdotlara geçiyorum: ABD emperyalizmine ait savaş uçakları II. Dünya Savaşı esnasında bu kenti abluka altına aldı. Miesbach, 1940 yılında bir “garnizon kenti” statüsündeydi. Kent, 2 Mayıs 1945’te hiç savaşılmadan ABD’ye teslim edildi. (Buradan ABD emperyalizmini sıkılmış yumruklarımızla tel’in ediyor, mazlum ve mustaz’af Miesbach halkının yanında yer aldığımızı tüm dünyaya ilân ediyoruz)

 Miesbach’tan ayrıldıktan sonra rotamı değiştirmedim ve yine doğuya doğru yolculuk yaptım. A 8 otoyolu üzerinde araba kullanırken CD player’de Grup Yürüyüş çalıyordu. “Umuda Yürüyüş” adlı albümdeki o hoş ezgiyi, 7. eser olan “Senin İçin” adlı parçayı dinledim. O kadar güzel bir eser ki bu, bir kez dinlediniz mi üst üste yirmi defa dinlemek istersiniz. Yüreğine sağlık, Grup Yürüyüş:

“Güneşi aşk besler, güneşi kan,
Kalbin sustuğu her yer dört duvar,
Konuştuğu her yer gökyüzü,
Tijîya mın hona nikêni,
Atmışlar Yusuf’u zindana,
F tipi ülke, F tipi dünya,
Karanlık hücreler, kör kuyular,
Yüreğim ağzımda,
Kan ve et parçalarıyla örülmüş,
Cenk Kalesi,
Amerikan özgürlüğüymüş,
Ebu Ğureyb, Guantanamo,
Atmışlar Yusuf’u zindana,
Özgürlük demiş Yusuf,
Subhanellezi yesrâ,
Yürümektir aydınlığa.

Haykırışlaaaar seniiii çağıldar,
Senin içiiiiiin başladııııı kavgam,
Yüüüüüreğimeeee ektiğim tohum,
Yumruklarııııımda filizlendi heeeeey,
Hep senin iiiiiçin,
Haykırışlaaaar seniiii çağıldar,
Senin içiiiiiiin başladııııı kavgam,
Yüüüüüreğimeeee ektiğim tohum,
Yumruklarııııımda filizlendi heeeeey,
Hep senin iiiiiçin.

Bin aşk ileeee harmanlandı,
Bin aaaaacıyla hep kıvrandı,
Can eviiiiiiiiiiiiim,
Hep senin iiiiiçin,
Bin aşk ileeee harmanlandı,
Bin aaaaacıyla hep kıvrandı,
Can eviiiiiiiiiiiiim,
Hep senin iiiiiçin.

Dünya ve âââââhiret birleşti,
Kelepçeliiiiii ellerimde,
Yüreğimdeeeee mazlum çığlık,
İsyan tutuştuuuu damarlarımda,
Hep senin iiiiiçin,
Dünya ve âââââhiret birleşti,
Kelepçeliiiiii ellerimde,
Yüreğimdeeeee mazlum çığlık,
İsyan tutuştuuuu damarlarımda,
Hep senin iiiiiçin.

Kavgamın ooooorta yerinde,
Hücrelerdeeee hep dilimde,
Özgürlüğüüüüüüüüüüüüüüüüüüüm,
Hep senin iiiiiçin,
Kavgamın ooooorta yerinde,
Hücrelerdeeee hep dilimde,
Özgürlüğüüüüüüüüüüüüüüüüüüüm,
Hep senin iiiiiçin.”

Bu kez arabayı Rosenheim kentine sürdüm. Georg Aicher Caddesi 3 / 3 A adresinde bulunan Rosenheim Camiî’ne uğradım. Cemiyetin başkanı, din görevlisi ve cemaatten insalarla tanıştım.

Avusturya sınırına 20 km mesafede bulunan ve ismi “gül yuvası” anlamına gelen Rosenheim, 60 bin 465 kişilik bir nüfûsa sahip ve 37, 22 km²’lik bir alanı kapsıyor. Deniz seviyesinin 447 m üzerinde bulunan ve trafik remzi “RO” olan Rosenheim, merkezi eyalet başkenti Münih olan Yukarı Bavyera ilinin bir ilçesi durumundadır. Doğusunda Sims Gölü ve Chiem Gölü, güneyinde ise Almanya – Avusturya sınırı bulunan kent, Avusturya sınır kapısı ile Münih kentinin arasında yer alır.

Rosenheim Camiî Başkanı Yakup Tütüncü, 52 yaşında ve Konya vilayetimizin Kulu ilçesinden. 37 yaşındaki din görevlisi Sadi Alper ise Samsun ilimizin Vezirköprü ilçesindendir. 350 kayıtlı üyesi bulunan camiînin bayan din görevlisi ise Selma Arıcı’dır.

Cemiyet 1978’den beri var ve şu anda bulundukları arsayı yeni aldılar. Bundan önce şehir merkezinde küçük bir mekanları vardı. Kasım 2004’te mülkiyeti DİTİB’e ait bugünkü yerde Rosenheim Camiî inşa edildi. 9560 m²’lik bir alan üzerinde bulunan camiînin kullanım alanı 1200 m². Camiî bünyesinde çay ocağı, kütüphane, lojman, yönetim bürosu, gençlik için spor alanı, bayan hocanın çalışma odası, konferans salonu, 3 dershane, büyük faaliyetler için salon, eğlence salonu ve 500 araç kapasiteli park yeri bulunuyor. (Daha ayrıntılı bilgi almak isteyen okuyucular camiînin kendi web sitesini ziyaret edebilirler: www.ditibrosenheimcamii.de)

Rosenheim Camiî, Avusturya sınırına 20 km, Sims Gölü’ne 8 km, Chiem Gölü’ne 28 km ve Bavyera’nın başkenti Münih’e ise 65 km mesafede bulunuyor.

Rosenheim’dan ayrıldıktan sonra yüne A 8 otoyolu üzerinde yoluma devam ettim. Bu kez istikametim, Almanya’nın 3. büyük, Bavyera’nın ise en büyük gölü olan Chiem Gölü (Chiemsee) idi. Bu gölü daha önce hiç görmemiştim ve çok merak ediyordum. Gölün batı kıyısındaki Gstadt am Cheimsee köyüne varınca arabayı bir köşeye park ettim ve başladım gölün tadını çıkarmaya.

Rosenheim ilçesine bağlı Breitbrunn köyünün bir mezrası olan 1388 nüfûslu Gstadt am Chiemsee, 10, 70 km²’lik bir alanı kapsar ve km²’ye 130 kişi düşer. Deniz seviyesinin 538 m üzerinde bulunan yerleşim birimi, Rosenheim’a 32 km mesafededir. 18 . yy’da kurulan mezra, 1803 yılındaki “sekülerleşme”ye kadar yalnızca rahiplerin, papazların ve diğer kilise elemanlarının ikamet ettiği bir yerleşim birimi idi.

 “Almanya’nın en büyük 3. gölü” ve “Bavyera eyaletinin en büyük gölü” durumda olan Chiem Gölü (Chiemsee), deniz seviyesinin 518, 19 m üzerinde yer alır ve toplam 79, 9 km²’lik bir alanı kaplar. En derin yeri 72, 7 m, ortalama derinliği ise 25, 6 m olan gölün lakabı “Bavyera Denizi” olup dört adası vardır: Erkekler Adası (238 ha), Kadınlar Adası (15, 5 ha), Lahana Adası (3, 5 ha) ve Schalch Adası (22 m²).

Gölün en büyük iki adası olan Erkekler Adası (Herreninsel) ve Kadınlar Adası (Fraueninsel), yılda yüzbinlerce turist tarafından ziyaret edilir. En büyük adanın bulunduğu su parçasına “Erkeklere ait Chiem Gölü” (Herrenchiemsee), ikinci büyük adanın bulunduğu su parçasına ise “Kadınlara ait Chiem Gölü” (Frauenchiemsee) deniyor. Velhasıl, göl tam anlamıyla “haremlik – selamlık” bir vaziyettedir ve bendeniz laik – kemo’kratik bir ülkeden geldiğim için bu durumu bir hayli garipsedim. Hatta “gazeteci” olmanın fırsatlarından yararlanarak bir yerlere “TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ?” diye yazmayı bile düşündüm. Üstelik Arap Alfabesi’ndeki gibi harfleri sağdan sola doğru yazmak geçti aklımdan.

Adalara gitmedim ancak göl kenarından resimlerini çektim. Ben bugüne dek hayatımda 8 adaya ayak bastım: Büyükada (Marmara Denizi / Türkiye), Heybeliada (Marmara Denizi / Türkiye), Inselstadt Lindau im Bodensee (Konstanz Gölü / Almanya), Marken (Marken Denizi / Hollanda), Texel (Kuzey Denizi / Hollanda), Blumeninsel Mainau (Konstanz Gölü / Almanya), Canada (Eğirdir Gölü / Türkiye) ve Yeşilada (Eğirdir Gölü / Türkiye).

Bu göl ise benim şimdiye dek gördüğüm 13. göl oldu: Hazar Gölü (Türkiye), Van Gölü (Türkiye), Arin Gölü (Türkiye), Konstanz Gölü (Almanya – Avusturya – İsviçre), Ammer Gölü (Almanya), Eğirdir Gölü (Türkiye), Beyşehir Gölü (Türkiye), Rawal Gölü (Pakistan), Alp Gölü (Almanya), Forggen Gölü (Almanya), Bann Orman Gölü (Almanya), Starnberg Gölü (Almanya) ve Chiem Gölü (Almanya).

Chiem Gölü ile işim bittikten sonra kuzeye doğru yol aldım. Traunstein ilçesinin Trostberg köyüne varınca girdim içeri. Dr. Albert Frank Caddesi 5 adresinde bulunan Fatih Sultan Mehmet Camiî’ne uğradım.

Avusturya sınırına 18 km mesafede bulunan Trostberg, 11 bin 701 kişilik bir nüfûsa sahip ve 51, 36 km²’lik bir alanı kapsıyor. Deniz seviyesinin 493 m üzerinde bulunan Trostberg, merkezi eyalet başkenti Münih olan Yukarı Bavyera ilinin Traunstein ilçesinin bir köyü durumundadır. Güneyinde Chiem Gölü, doğusunda ise Almanya – Avusturya sınırı bulunan köy, Alz Nehri üzerinde yer alır.

Trostberg Fatih Sultan Mehmed Camiî’nin 80 kayıtlı üyesi bulunuyor. Trostberg cemiyeti 1990’dan beri var. Mülkiyeti DİTİB’e ait olan camiî binası 2005’te alındı. 200 m²’lik bir alan üzerinde bulunan camiî 3 katlıdır. Camiî bünyesinde çay ocağı, lojman, market, konferans salonu ve 5 araç kapasiteli park yeri bulunuyor.

Trostberg Fatih Sultan Mehmed Camiî, Avusturya sınırına 18 km, Chiem Gölü’ne 10 km ve Bavyera’nın başkenti Münih’e ise 87 km mesafede bulunuyor.

Buradan ayrıldıktan sonra yine kuzeye doğru sürdüm. Unterneukirchen köyüne vardığımda karanlık çökmüştü. Köyün herhangi bir yerinde arabayı durdurup Yavuz Sultan Selim Camiî’ne telefon açtım:

 - Selamun aleykum, ben İbrahim. Geldim, köydeyim.

- Aleykum selam, İbrahim Bey. Nerdesiniz?

- Valla bir kilisenin dibindeyim. Az ötemde de büyük bir fabrika var.

- Tamam, nerde olduğunuzu anladım. Siz arabanızın plakasını verin. Yerinizden ayrılmayın. Şimdi kadınlar kolundan iki hanım kardeşimiz gelip sizi alacaklar.

- Tamam.

Telefon konuşması bittikten sonra arabanın içinde beklemeye koyuldum. 20 dakika kadar sonra bir araba gelip bulunduğum fabrika parkına girdi. Tam karşımda durdu. İçindeki başörtülü iki bayan dikkatli gözlerle bakıp arabamın plakasını okumaya çalışıyorlardı. Derken, selektör yaktılar. Ben de aynı şekilde selektörle karşılık verdim. Kendisini takip etmemi isteyen araba dönüş aldı, ben de çalıştırdım kontağı. Bugün misafir olacağım, geceyi geçireceğim camiîye doğru yol aldık. Bu günkü memleketim, Avusturya sınırına 19 km mesafedeki Unterneukirchen köyüydü.

Yukarı Bavyera ilinin Altötting ilçesinin bir köyü durumunda olan Unterneukirchen’in adı Almanca’da “Aşağı Yeni Kiliseler” anlamına gelir. Bu durumda hemen yakınında ismi “Oberneukirchen” (Yukarı Yeni Kiliseler) olan diğer bir köy olduğunu anlıyorsunuz, tabiî ki. Avusturya sınırına 19 km mesafede bulunan Unterneukirchen, 2 bin 949 kişilik bir nüfûsa sahip ve 23, 26 km²’lik bir alanı kapsıyor. Deniz seviyesinin 460 m üzerinde bulunan köyün güneyinde Chiem Gölü, doğusunda ise Almanya – Avusturya sınırı vardır.

Sert Cadde 20 adresinde bulunan ve DİTİB’e ait olan Yavuz Sultan Selim Camiî’ne vardığımızda kalabalık bir grup tarafından karşılandık. Anadolu’nun toprağından mıdır, suyundan mıdır, bizim insanlarımız gibi misafirperver bir topluluk gerçekten dünyada yok. Köyde sanki hiç kimse bu gece evinde değil, benimle tanışmak için herkes camiîde toplanmış. Kalabalığın içinde erkek sayısı kadar kadın, kadın sayısı kadar da erkek var. Benim gelmemle birlikte kadınlar beylerini orada bırakarak toplu halde evlerine dağıldılar. Böylece “erkek erkeğe” kaldık.

Önce yemek yenilmesi gerektiğine karar verildi. Hep birlikte camiîden ayrılıp köy ortasındaki bir pizza salonuna gittik. Sahibi Türk’tü, Avusturya’da ikamet ediyordu ama burada işyeri çalıştırıyordu. Evi Avusturya’da, işyeri Almanya’daydı ve her gün işe gelip giderken bir ülkeden diğer bir ülkeye gidiyordu. (O da birşey mi? İstanbul’da yaşayanlar her gün işe gidip gelirken bir kıt’âdan diğer bir kıt’âya geçiyorlar)

Hepimiz pizza siparişi verdik. Ben ton balıklı pizza istedim. Ancak pizzacıdan, iki yumurta kırmasını, bu çiğ yumurtaların beyazlarını ayırıp sadece sarılarını bir kahve fincanına boşaltmasını ve kaşıkla çalkalamasını, sonra da pizzamın üzerine dağıtarak dökmesini istedim. Bunu da pizzayı fırına atar atmaz değil, yani en başından değil, pizzanın pişmesine ve fırından çıkarılmasına 20 saniye kadar kala yapmasını söyledim. Bu yumurta sarısının birazcık pişmiş bir şekilde pizzamın üzerini tamamen kaplamasını istediğimi ilettim. Adamın kafası karıştı ama istediğim tarifi yapmayı başardı. (“Reklâm yapmak” gibi olmasın ama pizza ustasıyım, gerçek bir hamur ustasıyım, İtalyan mutfağında uzman bir aşçıyım, fakat Anadolu mutfağından anlamam, sadece yemesini biliyorum)

Pişen pizzalar tek tek masalarımıza kondu. Mis gibi kokuyorlardı. Hepsi de kocaman kocamandı. Her bir pizzayla iki kişi bile rahatça doyabilirdi. “Biz omuzlarına güneş yüklemiş kahramanlar”, bu büsbüyük pizzaları birkaç dakika içinde silip süpürdük.

Yemeklerimizi afiyetle yedikten sonra tekrar camiîye döndük. Önce abdestlerimizi alıp cemaatle yatsı namazını kıldık. Namazdan sonra camiînin sohbet odasına geçtik, güzelce çay kaynattık, çünkü geceyarısına kadar “kaynatacaktık”.

120 kayıtlı üyesi bulunan Unterneukirchen Yavuz Sultan Selim Camiî Başkanı Beydullah Şahin, 40 yaşında ve Trabzon vilayetimizin Çarşıbaşı ilçesinden. 43 yaşındaki din görevlisi Nail Coşkun ise Aksaray ilimizin Ortaköy ilçesinden ve 2,5 yıldır burada görev yapıyor. Nail Hoca, 2005 yılında göreve başladı ve bu yaz Türkiye’ye geri dönecek.

Unterneukirchen cemiyeti 1987’de kuruldu. Mülkiyeti DİTİB’e ait olan camiî binası 2004’te satın alındı. 5000 m²’lik bir alan üzerinde bulunan camiînin kullanım alanı 1000 m². Camiî bünyesinde spor salonu, Qûr’ân kursu, kadın konferans salonu, kütüphane, mutfak, futbol kulübü, 3 adet balık havuzu, arı kovanları, voleybol sahası, lojman, cemaat lokali ve 30 araç kapasiteli park yeri bulunuyor.

Avusturya sınırına yakın ve büyük kentlerin uzağında bulunan küçücük bir köy olan Unterneukirchen’de bulunan Yavuz Sultan Selim Camiî, birçok büyük şehirlerin büyük camiîlerinin bile sahip olmadığı özellikleri bünyesinde taşıyan çok kullanışlı bir camiîdir. Camiînin geniş bir arsası olduğu ve bu arsa da kent yerleşme biriminden uzakta, orman içinde olduğu için her türlü etkinlik için kullanışlı bir mekandır. Bazı hafta sonları camiî bahçesinde Almanlar da dahil olmak üzere bütün köy halkının davetli olduğu barbekü ve piknik etkinlikleri düzenlenir, kermesler organize edilir. Camiî bahçesinde 3 tane balık havuzu var ve bu havuzlarda yaklaşık 6 bin alabalık bulunur. Balık havuzları camiîye ait. Bakımını da yönetim üyeleri ve din görevlisi yapıyor. Camiîde balıkçılığın yanı sıra arıcılık da yapılıyor. Arı kovanlarından bal üretiliyor.

Camiînin ayrıca kendine ait futbol kulübü vardır ve Unterneukirchen’da müsabakalara ve turnuvalara katılır. Bununla birlikte yine camiîye ait bir voleybol sahası vardır. Sadece spor ve doğa etkinlikleri sahasında değil, müzik alanında da faaliyetlerde bulunan camiînin kemençe ekibi de vardır ve bu ekip misafirlere Karadeniz kemençe kültüründen unutulmaz hoş dinletiler sunar. Camiî sanki tek başına bir kent.

Unterneukirchen Yavuz Sultan Selim Camiî, Avusturya sınırına 19 km, Chiem Gölü’ne 30 km ve Bavyera’nın başkenti Münih’e ise 105 km mesafede bulunuyor.

Mescidin avizeleri Türkiye’den getirtildi. Çiniler ve halılar da bizzat Kütahya’dan. Camiî bünyesinde bulunan Qûr’ân kursunda 50 kadar öğrenci vardır ve bunlar “Münih Bölgesi Qûr’ân-ı Kerim Güzel Okuma Yarışması”nda 1. oldular.

Mescidin bütün iç mimarisini cemaatten bir inşaat ustası olan 63 yaşındaki Samsun – Vezirköprülü Hasan Özdemir tek başına yaptı. Mimarî planını da kendisi çizdi. Unterneukirchen köyünde yaşayan Hasan Özdemir, bu konuda hiçbir eğitim almamış olmasına rağmen, camiinin bütün iç planını kendisi çizdi ve kendisi yaptı. Camiînin duvarlarına bir de Mescid-i Nebewî panosunun ışıklandırmasını kendine özgü stiliyle gerçekleştiren Hasan Usta'nın maharetli ellerinden doğan eseri görenler hayranlıklarını gizleyemiyorlar. Hobi olarak yapmasına rağmen hatasız bir şekilde tamamladığı iç inşaat için hiçbir ücret almayan Hasan Usta, bunu hayır için yaptığını kaydetti. Camiînin başkanı Beydullah Şahin, "Hasan Usta bizden tek kuruş bile talep etmedi, hatta bazı malzemelerin masrafını bizzat cebinden ödeyerek karşıladı" açıklamasında bulundu. Hasan Özdemir, camiinin planını kendisi çizdi, yıkımını kendisi yaptı, inşaatını kendisi gerçekleştirdi ve dekorasyonuna da kendisi imza attı. Tek başına gerçekleştirdiği bu inanılmaz başarıda insanları hayrete düşüren diğer bir nokta da, Hasan Usta'nın bütün bu çalışmaları 2 ay gibi kısa bir sürede tamamlamasıydı.

O gece camiîde sohbet, neşe, kaynatma, her şey vardı. Öylesine güzel bir gece geçirdik ki, bütün yorgunluğumu attım üzerimden. Din görevlisi Nail Coşkun ve başkan Beydullah Şahin haricinde orada hazır bulunan Hasan Özdemir (63, Samsun – Vezirköprü), Harun Akkaya (27, Çankırı – Çerkeş), Şenol Gürler (30, Yozgat – Aydıncık), Kadir Can (30, Trabzon – Yomra), Ayhan Korkmaz (47, Giresun – Tirebolu) ve Kemal Yardım (41, Trabzon – Tonya)’dan oluşan kalabalık ile birlikte gecenin geç saatlerine kadar sohbet ettik, fıkralar anlattık, kemençe dinledik, şarkılar söyledik.

Cemaat içindeki Ayhan Korkmaz isimli şahıs geceye damgasını vurmuştu. Hepimizi gülmekten kırıp geçirdi. Türkiye’deyken sinemada “yardımcı aktör” rollerinde oynayan bu kardeşimizin Ahu Tuğba’nın bir filminde “karakter oyuncusu” olarak, bir sahnede sırf havuz dolu görünsün diye havuza girdiklerini ve suyun içinde beklediklerini söylemesiyle kahkahalar gecenin siyâh semalarına yükselmişti. Hele bu filmde, “yoldan geçen adam” rolünde oynadığını söylemesi yok muydu, artık gülmekten yerlere uzanmış ve halının üzerinde karnımızı tuta tuta gülüyorduk.

Yıllar önce Günaydın gazetesinin Saklambaç adlı ekinin Türkiye çapında düzenlediği "İkizler Yarışması"nda ikiz kardeşi Aydın Korkmaz ile birlikte katılarak birinci olan ve sesini duyuran 47 yaşındaki Korkmaz, bugüne dek iki sinema filmi ve bir fotoromanda oynadığını belirtiyor, "Almanya'ya yerleştikten sonra mesleğimden uzak kaldım. Fakat içimdeki beyaz perde aşkı hiç sönmedi. Tekrar kamera önüne geçmeye karar verdim. Tekliflere açığım" diyordu. Türkiye'de yaşayan ikizi Aydın'ın halen sinemaya devam ettiğini de belirten Giresun - Tirebolulu sanatçı, Semra Türel'in başrolde olduğu "Suskun Duvarlar" adlı sinema filminde "kriminal polis" rolünde oynadığını, Ahu Tuğba ile Atilla Saral'ın başrollerde olduğu "Havuz" filminde "yoldan geçen adam" rolüyle Türk sinemasına hizmet ettiğini dile getirerek, bunların yanı sıra İnci Engin ile birlikte "Korkusuz Gazeteciler" adlı fotoromanda da oynadığını sözlerine ekliyordu. Unterneukirchen'de ikamet eden kardeşimiz, "Lakabım Ayhan Işık'tı, herkes beni bu isimle çağırıyordu" diyordu.

Yavuz Sultan Selim Camiî’nin yönetimi ve cemaatin büyük çoğunluğu Karadenizli idi, Karadeniz insanının neşeli ve espirili karakterini üzerlerinde taşıyorlardı. Eh, camiîyi Karadenizliler idare eder de kemençe eksik olur mu? Olmaz tabiî ki. Camiînin kemençe ekibi de vardı. Bu ekibin başını ise Kadir Can ve Kemal Yardım çekiyorlarlardı.

Kardeşlerim bu gece için bana çok hoş bir sürpriz hazırlamışlardı. Kemençeler hazırda bekletilmişti, bana kemençe ziyafeti çekeceklerdi. Kadir ve Kemal arkadaşlar kemençeleriyle birkaç kısa esinti yaptıktan sonra benden çalmalarını istediğim bir şarkı olup olmadığını sordular. Misafirim ya, ben ne istesem o olacak!

Ben bu sürpriz karşısında inanılmaz mutlu olmuştum. Hem kemençeyi, hem de Karadeniz şarkılarını çok seviyordum ama bugüne dek canlı olarak hiç kemençe dinlememiştim. Şimdi bu gece kemençe ziyafetinde bulmuştum kendimi. Üstelik bu ziyafet, özel olarak benim için veriliyordu. Hangi şarkıyı çalmalarını bana sordular ya, bu fırsatı kaçırır mıydım hiç?

Karadeniz sevda türküleri bir başkadır, içtendir, yürekten söylenir. İçinde derelerin akıntısı, tarlalardaki alınteri, denizin hırçın dalgaları, yaylalarda başörtüsünü dalgalandıran rüzgâr, sevgilinin cepte ömür boyu saklanan bir tutam saçı vardır. Onlara dedim ki, “Karadeniz şarkıları arasında ayrım yapılabilir mi? Hepsi de biribirinden güzel. Ama bir tanesi var ki, güzelin de ötesinde. Onu istiyorum, bana canlı olarak çalarsanız çok sevinirim. “Ben Seni Sevduğumi Dünyalara Bildurdum’. Bunu istiyorum.” Güldüler. Oradaki herkes bu şarkıyı seviyordu ama şaşırmadım bu duruma.

Ancak kemençeci arkadaşlar bir şart koştular: “Bunu sana çalacağız İbrahim. Fakat şartımız var, şarkıyı sen söyleyeceksin.” Bunu seve seve yapacağımı söyledim.

Kemençeler çalmaya başladı, herkes sustu. Canlı yayın vardı camiîde, “Karadeniz Sıra Gecesi” programı yapılıyordu. Gecenin assolisti ise bendim:

“Ben seni seeevduğumi da dünyalaraaaaa bildurdum,
Ben seni seeevduğumi da dünyalaraaaaa bildurdum,
İndurduuun kaşlaruni, babaniii, babaniii, babaniii mi öldurdum?
İndurduuun kaşlaruni, indurduuun kaşlaruni, babaniii, babaniii mi öldurdum?

Birinci kıtayı okuduktan sonra kafamı kaldırıp cemaati süzdüm. Herkes dalgın bir halde yere bakıyor, gözlerini bir noktaya dikmiş düşünüyordu. Bazılarının ellerinin masadaki sigara paketlerine gittiğini gördüm. Demek ki şarkı o kadar güzeldi ki, benim gibi karga sesli biri bile okusa dinleyeni etkileyebiliyordu. İkinci kıtaya geçtim:

“İn dereyeee dereye de, al deredeeen daşlari,
İn dereyeee dereye de, al deredeeen daşlari,
Geçti bizdeeen sevdaluk, al cebum, al cebum, al cebumden saçlari,
Geçti bizdeeen sevdaluk, geçti bizdeeen sevdaluk, al cebum, al cebumden saçlari.”

Şarkı geceye duygu yüklü bir anlam katmıştı. Herkes dalmış, herkes efkârlanmış, sadece düşünüyorlardı. Sanki az önce gülmekten yerlere yatan bu insanlar değildi. Sanki onlar gitmiş, yerine başkaları gelmişti. Şarkı devam ettikçe hüzün de devam ediyordu:

“Kiz evunuuun onine de sereceğuuum kilimi,
Kiz evunuuun onine de sereceğuuum kilimi,
Oldi haaayli zamanlar, görmeduuum, görmeduuum, görmeduuum sevduğumi,
Oldi haaayli zamanlar, oldi haaayli zamanlar, görmeduuum, görmeduuum sevduğumi.

Yaz geldiii bahar geldi da açti yeeeşil yapraklar,
Yaz geldiii bahar geldi da açti yeeeşil yapraklar,
Ben sana doyamaduuum, doysun kaaara, doysun kaaara, doysun kaaara topraklar,
Ben sana doyamaduuum, ben sana doyamaduuum, doysun kaaara, doysun kaaara topraklar.”

ibrahim.sediyani@hotmail.de

 

FOTOĞRAFLAR

 

“Ülkenin en bol suya sahip olan gölü” ünvanına sahip bulunan Starnberg Gölü (ALMANYA)

 

 

Penzberg İslam Forumu adlı camiînin minaresi yazı olarak tasarlanmış ve demirden. Minare aşağıdan yukarıya doğru Qûr’ân harfleriyle “Ezan-ı Mûhâmmedî” yazıyor. (ALMANYA)

 

      

Camiînin dışına bir de anıt şeklinde yapılmış bir eser var ki, görenleri adeta büyülüyor. Betondan yapılmış olan bu yapıt, iki yana açılmış bir kitap. Kitabın sağ tarafında Arapça, sol tarafında ise Almanca olarak “Fâtiha Sûresi” yer alıyor. (ALMANYA)

 

Penzberg İslam Forumu (ALMANYA)

 

Camiînin kütüphanesi, her şehirde bulunan ve devlete ait olan “şehir kütüphaneleri”nin haricinde, “Almanya’nın halka açık yegane kütüphanesi” durumunda. Tıpkı şehir kütüphanelerinde olduğu gibi burada da kitap kiralanabiliyor. Bu uygulama Almanya genelinde yalnızca devlete ait kütüphanelerde ve bir de bu camiînin kütüphanesinde var. (ALMANYA)

 

Penzberg İslam Forumu’nun mescîdi (ALMANYA)

 

Mescîdin içindeki sütûnlar olağanüstü (ALMANYA)

 

Görkemli bir mimarisi olan camiînin yapımı, tam 3 milyon 200 bin Avro’ya mal oldu. Bunun 2 milyon 500 bin Avro’luk büyük bölümünü tek başına, Birleşik Arap Emirlikleri şeyhlerinden, Eş- Şariqa Emiri Dr. Sultan bin Mûhâmmmed el- Qasımî karşıladı. Geriye kalan 700 bin Avro’luk tutarı ise toplam 117 kişi ödedi (erkekler 5’er bin Avro, kadınlar 2 bin 500’er Avro). Bu tabelada camiîye yardım eden 117 kişinin ismi yazılı. En alt satırda ise Şariqa Emiri’nin adı var. Dikkat: Yazı altın kaplama. (ALMANYA)

 

Camiî içindeki okul (ALMANYA)

 

Camiî içindeki anaokulu (ALMANYA)

 

Miesbach Mevlânâ Camiî’nde Cuma namazı (ALMANYA)

 

 “Bavyera Denizi” olarak anılan Chiem Gölü (ALMANYA)

 

Erkekler Adası (ALMANYA)

 

Kadınlar Adası (ALMANYA)

 

 

Kadınlar Adası’ndaki evler (ALMANYA)

YAZIYA YORUM KAT

6 Yorum